Biraz da ada senfonisi: Burgaz

Burgazada’yı anlatmak benim için pek kolay değil. Daha yazsam mı diye düşündüğüm anda, anılar peşime takıldı. Şu an ekrandan başını uzatmış beni izliyorlar. O yüzden ara ara tuzağa düşebilirim, baştan söyleyeyim.

Adalar’ı sevmeyenimiz yok tabii; ben de hepsini ayrı ayrı çok severim. Ama Burgaz’ın yeri başka. Zaman zaman kesintiye uğrasa da üniversitenin ilk yıllarından bu yana Burgaz’la ilişkim ve hatta iletişimim devam ediyor. Hiç sıkılmadım mı peki? Hem de hiç. Zaten gerçekten sevdiğim yerlerden öyle kolay kolay sıkılan biri değilim.

Yanılmıyorsam ilk olarak 2000 yılında gelmiştim Burgaz’a (epey olduğunu size söylemiştim). Öğrenciliğe henüz adım atmış bir arkadaş gurubuyla adada olmak, o zaman için hayli fantastikti. O bir günlük kaçamağın her saatinin hakkını vermiştik. Sonrasında etkisinden kurtulmak da pek mümkün olmadı zaten. Bütün Burgazada yolculuklarımın rotasını o meşhur ilk gün belirledi. Büyükada ve Heybeli’ye göre daha az popüler olmasına karşın o gün Burgaz’ı seçmiş olmamızın bir sebebi vardı tabii. İki sevgili hocam Ünsal Oskay ve Kayıhan Güven, birer Sait Faik hayranıydı. Biri dilinden, ötekisi elinden hiç düşürmediği Sait Faik öyküleriyle daha görmeden sevdirmişlerdi bize Burgaz’ı. Bir hoca olmanın sorumluluğunu, böylece yerine getirmişlerdi.

Hep sevdiğim insanlarla geldim Burgaz’a; hep sevdiğim şeyleri yaptım. Buraya dair tek bir sevimsiz anımın olmaması, Burgaz’da bulduğum huzuru hep korudu. Kişisel tarihime bakıyorum da şimdi, bu ada havası eksik olsa sanırım hayat biraz daha zor olurdu benim için. İstanbul’un belli yerleriyle zaten böyle garip bir bağım var; saçma bir duygu sevicilik falan değil, bütün o yerlerin en güzel zamanlarını dolu dolu yaşadığım için. Biraz daha zaman geçsin, Aydın Boysan’dan rol çalabilirim, ama henüz o kadar yaşlanmadım! Neyse, soğukkanlılığımı yitirmeden bugüne geri döneyim en iyisi.

Nisan’la birlikte benim için ada sezonu açılıyor. Yıl sonuna kadar da değerlendirmediğim her fırsat, suç işlemişim duygusu veriyor. Eskiden Eminönü Adalar İskelesi’nden atlardım vapura. Şimdilerde çoğunlukla Kabataş İskelesi’ne gidiyorum.  Vapur yolculuğu biraz daha manzaralı oluyor sanki. Yaz sezonunda İDO da bir seçenek. Ada vapurunu anlatmadan Burgaz’ı anlatsam olur mu? Bence olmaz. Çünkü bildiğiniz gibi kendisi gerçek bir fenomen! Buradaki yolcu profili, adeta küçük bir İstanbul özeti. Vapurda hiç ummadığınız birileriyle karşılaşmaksa, kaçınılmaz bir ada vapuru geleneği. Zira dünya gerçekten küçük demek isterdim ama hayır; İstanbul gerçekten kalabalık ve artık herkes Adalar’da demek daha uygun olacak sanırım.

Olmazsa olmaz ada vapuru eğlencesi ise tartışmasız işportacılar! Philippe Starck’ın efsane tasarımı limon açacağını gölgede bırakacak türevleri, İstanbul’un renkli işporta dünyasını bir çırpıda gösterecektir size. Ve Ankara’nın Bağları’nın bitmek bilmeyen popülerliğine, hiç kuşkunuz olmasın ki bu vapurda bir kez daha tanık olacaksınız. Herkes vapurda yerini aldıysa, artık Burgaz’a uzanabiliriz.

Ada kültürünü sonuna kadar yaşatan, kendi halinde, samimi, huzurlu bir ada Burgaz. Geldiğinizde, kaynaşmakta hiç zorlanmayacaksınız.  Adaya vardığımda beni ilk mutlu eden şey, yıllar önce gerçekleşen o uğursuz yangının yaralarını sarmaya başlamış olması. Hatırlarsınız belki, o yangınla birlikte içimiz de nasıl yanmıştı. Az daha istilacılara kurban veriyorduk Burgaz’ı, neyse ki korkulan olmadı. Uzun bir süre bozkırlaşan tepeler yeniden yeşille buluştu. Bence buna içilir!

Vapurdan inip karşıya doğru ilerlediğinizde Ergün Pastanesi’yle karşılaşacaksınız. Burası sadece Adalar’ın değil, İstanbul’un da en güzel pastanelerinden biri. Ergun Pastanesi’nin sokakla buluşan masalarından birine oturup o meşhur çilekli-vişneli milföy pastasının tadına bakmak, benim için gelenekselleşmiş bir ada aktivitesi. Ola ki sonrasında fırsat bulamazsam diye bu geleneği hiç bozmam, yoksa fena halde gözüm arkada kalıyor.

Burgaz’ın en sevdiğim özelliklerinden biri kültürel renkliliğini hâlâ koruyor olması. Camisi, manastırı, havrası, Cemevi, daha ilk bakışta bu renkliliği görünür kılıyor. Ama adaya ruhunu veren elbette ki Rumlar. O günlerden yadigâr Barba Yani’nin bendeki yeri, ilk rakılı günler, bu yüzden hatrı büyük! Adanın ilk Rum meyhanesi olan Barba Yani’nin mezeleri bir zamanlar çok meşhurdu. Bizim keşfettiğimiz yıllarda Rahmetli Yani ile daha bir keyifliydi sanki. Artık yoluna onsuz devam etse de varlığı Burgaz severler için sembolik değerini koruyor. Ama elbette ki bu değerini sadece anılara borçlu değil; güzel bir ada meyhanesi arayanlar için de iyi bir seçenek. Özellikle lakerdası mutlaka denenmeli.

Burgaz’ı anlatmak ne kadar zorsa, Sait Faik’i anlatmak o kadar zor. Çoğumuzun Sait Faik’le kurduğu bağ, bir nevi arkadaşlık ilişkisi gibi. En azından benimkisi öyle. Hayatımın bir dönemi sahaflardan Varlık ve Bilgi’nin ilk baskı Sait Faik’lerini bulmakla geçti. Kütüphanemdeki Sait Faik külliyatı, en büyük mal varlıklarımdan biri olabilir. Bununla da yetinmedim, sevdiğim herkese bir Sait Faik kitabı hediye etmeyi görev bildim. Hâlâ da devam ediyor bu romantik hareketim. Kötü mü? Bence değil. Hiç üstüme gelmeyin, bu konuyu fazlasıyla abartabilirim!

Sait’i biraz tanıyor ve seviyorsanız, adada peşinize takılan köpekler bile size onun varlığını hissettirebilir. Ama doğruca yazarla buluşacağınız bir mekân arıyorsanız orası elbette Sait Faik Sokağı ve Sait Faik Müzesi. Eskiden bu evde yaşadığını bilmek bile beni mutlu ediyordu; şimdi içeri girip eşyalar üzerinden adım adım onun yaşantısını izleyebiliyorsunuz. Fotoğrafları, mektupları, kitapları, koltuğu, masası, yatağı, pijamaları, terlikleri ve sergilenen daha bir dolu eşya, bu yalnız adamın dünyasına kapı aralıyor.

Müzenin kendisi kadar konumunu da çok seviyorum ben. Hemen aşağısında çocuk seslerinin eksilmediği bir park var. “Hişt Hişt” sesinin, bugünkü karşılığı bir nevi; tam da Sait Faik’in isteyeceği gibi… Karşısında ise Aya Yani Kilisesi. Evet, bildiniz, hani adanın hemen her yerinden görünen o meşhur kubbeli kilise. Dışı ayrı, içi ayrı güzel kilisenin. Her defasında gidip bir mum yakmak gibi bir alışkanlığım hala devam ediyor. Dilek tutmak için değil, bundan vazgeçeli çok oldu. Kilise sakinlerinin bundan hoşnut kalan hallerini seviyorum.

Bisiklete binmeyi, bol bol yürüyüp sokaklarda kaybolmayı, tembellik hakkınızı kullanmak istiyorsanız sadece kafe keyfi yapmayı, macera arıyorsanız yukarılara doğru tırmanıp manzaraya karşı biralarınızı yudumlamayı size bırakıyorum. Bunları zaten biliyorsunuz. Bütün bu anlarda karşınıza zarif ahşap konakların, gösterişli köşklerin çıkacağını da ben söyleyeyim. Sürprizlerle dolu sokaklar kalıbını da, müsaadenizle bir kez olması şartıyla tam burada kullanmak istiyorum. Çünkü bazen gerçekten şaşırtıcı şeyler çıkıyor karşınıza.

Mesela: En son ziyaretimde tepelere doğru yürürken bir ara sokakta karşılaştığım manzara, hayatımı sorgulamama sebep olacak kadar güzeldi. Kuytuda kalmış bu sokağa atılmış şenlikli bir masa, etrafında toplanmış gençler, elde kadehler, sokağa yayılmış şarkılar… Benim de payıma buz gibi bir kadeh beyaz şarap düşmüştü. Ve kesinlikle şiir gibi bir görüntüydü. Bir an için hayatın asık suratlı, çatık kaşlı, kaba, hoşgörüsüz gerçekliğinden uzaklaşmıştım o gün.

O yüzden sokaklar önemli diyorum ve bu kez yönümü Hristos Tepesi’ne çeviriyorum. Adanın tek tepesi Hristos’un iki çekici yanı var. Biri tabii ki manzarası, diğeri de manastıra bakan Sivaslı Aile.  Sizi bilmem ama bu türden hikâyeler beni çok etkiliyor. Adadaki bir Rum manastırının yıllardır, Sivas’tan İstanbul’a göç etmiş bir aileye emanet olmasına bir kitap bile yazılır. Alın size hikâye içinde hikâye! Tepenin sunduğu panoramayı zaten anlatmama gerek yok, hani insanın ömrünü uzatır derler ya o türden. Ama ilginç olan bu tepenin bir Rum mezarlığına ev sahipliği yapıyor olması. Dünyanın en güzel manzaralı mezarlıklarından biri herhalde; gayrimüslim mezarlıklarının tüm güzelliklerini taşıyor. İnsan mezarlığa da imrenir mi demeyin, vallahi imreniyor!

Mevsim yaz, konumuz da ada olunca bir yüzme önerisi vermeden geçmeyeyim. Nitekim aramızda Marmara’da denize girecek maceracılar var hâlâ. Ben kesinlikle değilim, ama Marta Koyu buraya not düşmeye değer. Koya adını veren Madam Marta, hikâyesiyle tam bir özgür ruh! Döneminin en ilginç ve sıra dışı kadınlarından biriymiş Marta. Yaz kış demeden, kimseyi umursamadan bu koyda çıplak yüzermiş. Denilen o ki ilk doğum sancısı bile denizde gelmiş. Hikâye ilham verici olsa da deniz pek değil. Ama yüzmek dışında bir koyda yapılabilecek başka güzel aktiviteler pekâlâ bulunabilir; keyfinize ve yaratıcılığınıza kalmış.

Adada rotanızı belirleyecek yerlerden biri de Gönüllü Caddesi. Yolunuzun üstünde Burgazada Öğretmen Evi’yle karşılaşacaksınız. Hem ada turuna mola vermek (bahçesi ve manzarası hoş, sessiz sakin bir yer) hem de geceyi adada geçirmek için tercih edebilirsiniz. Fiyatlar nispeten uygun. Tabii boş yer bulmak kolay değil, özellikle yaz sezonunda okullar tatilken. O nedenle rezervasyon şart. Ayrıntılar hemen şurada!

Öğretmen evini geçtikten sonra adımlarınızı biraz sıklaştırıp Kalpazankaya’ya doğru yönelebilirsiniz artık. Kocaman ağaçlar, mis gibi kokular, mutlu kediler ve köpekler, günün keyfini çıkaran insan manzaraları eşliğinde yürümeye devam edin. Biraz yorulacaksınız belki ama Kalpazankaya’ya vardığınızda eminim iyi ki gelmişim diyeceksiniz. Buradaki lokantada, erik ağaçlarının gölgesi altında mükellef bir sofra kurdurun kendinize ve felekten bir gün çalın! Karşınızdaki manzara, tüm çirkinliğiyle yükselen yeni şehre teslim olmadan önce hayatın keyfine varın. İnanın bu saatlerde her şey, iyilikten güzellikten yana olacak…

photos by simitagaci

12 thoughts

    1. Özellikle Büyükada’da kabus gibi :( ama takip ettiğim kadarıyla faytonsuzlaşmaya doğru gidiliyor yavaş yavaş, tabii neredeyse mafyalaşmış bir sektör, kolay olmayacak.

      Liked by 1 kişi

  1. Ah nasıl özlemişim adaları, içim açıldı! Burgaz’i pek bilmem, ama Sait Faik’i çok severim. Istanbul’a giden yabancı arkadaşlarımı direkt adalara yönlendiriyorum ben artik. Burgaz’i vurgulayayım ^^

    Liked by 1 kişi

  2. Burgaz en çok gittiğim ve sevdiğim ada ama müzeyi ben de gezmedim :( utandım şimdi, Kalpazankaya’yı çok severim, öğretmen evinde de çok rakı içmişliğimiz var, servis çok gecikiyor çok şapşal bir sistemleri var içeride ama ağaçların altındaki masaları o kadar keyifli ki ve garsonların umursamazlıktan değil yoğunluktan yetişemediklerini görünce pek de takılmıyorsunuz gecikmeye, bir de genelde öğretmenler geldiği için sürekli “hocam” diye hitap etmeleri gülümsetiyor :)

    Liked by 1 kişi

    1. Yeni bir müze sayılır, 5 yıllık mazisi anca var, yolun düştüğünde bir bak. hatta keşke fırsat olsa da bir mahmut zirvesi yapsak burgaz’da :) öğretmenevi’ne tam dadediğin sebepten ben de pek takılmıyorum, büyük londra otel’de de benzer bir yavaşlık var, ama orası da kurtarılmış bir bölge olduğu için bu aksaklıklara sempatiyle baktığım bile oluyor :)

      Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s