Freelance: Dost musun, düşman mısın?

featured_freelance

Merhaba sevgili Mahmutseverler, Mahmut’a hak ettiği değeri verenler ve “Bu Mahmut adı da nereden geliyor?” diye sorgulamadan bizleri bağırlarına basan gönül dostları,

Gruba en son katılan Mahmutter olarak önce bir “Ne yazsam?” telaşı kapladı içimi. En sonunda son iki senedir içli dışlı olduğum çalışma tarzımla başlayayım dedim. Genelde yakın çevremden sık sık, “Yahu evden çalışmak zor olmuyor mu, ben olsam tüm gün yatarım,” ile “Oh, hayat sana güzel valla. İki saat çalışıp sonra da aylaklık ediyorsundur,” arasında gidip gelen türlü yorumlara alışkın olduğum için, sizlere de evden çalışmanın (Freelance yazınca daha havalıydı ama) artılarını ve eksilerini masaya yatırmak isterim.

Önce iyi haberler mi, yoksa kötü haberler mi?

Haydi kötüden başlayalım da yazının sonunda ağzımızın tadı kaçmış olmasın.

  • Ofisten evde çalışmaya geçiş süreci saçmalamaları: Ofiste 9-6, belki de daha uzun saat dilimlerinde çalışırken, aslında işini üç saat evvelden bitirmiş ama sırf çalışıyor gibi görünmek zorunda olup, boş boş sosyal medyada gezinmekten illallah gelmişken bir anda sıcak kumlardan serin sulara durumu yaşanıyor, evet. Gün senin günün, ama en başta idrak edemiyorsun. Bir saat çalış, sonra bir kahve almaya çık, eve gel azıcık kitap karıştır, ay oradan müzik dinle, köpeğini mıncıkla, çık bir balkona etrafa bak, arkadaşlarınla konuş, bir saat daha çalış derken, o yeni gelen özgürlükle eski çalışma disiplini bir bilek güreşi yapıyorlar sanki. Biraz yorucu bir süreç, ama sabrın sonu selamet. Çok da kötü değil yani eğer yetiştirmeniz gereken çok acil bir iş yoksa!
  • Money, money, money, must be funny in a rich man’s world: Beni en çok zorlayan kısım bu olduğu için başta yazıp, aradan çıkarayım dedim. Evde çalışma düzenine geçmeden evvel size nacizane tavsiyem biraz birikim yapmanız. Çünkü işi teslim ettikten sonra bazen aylarca paranızı almayı bekleyebiliyorsunuz. O arada da sadece peynir ekmek yemediğimize göre, zulaya azıcık bir şeyler koymak önemli. Bir de Türkiye’de çalıştığınızı düşünecek olursak, emeğinizin karşılığı bazen gecikir, belki hiç gelmez durumları yaşanabiliyor. Ben hiç yaşamadım, ama yine de azıcık muhasebecilik oynamak ileride sıkıntıya düşmemek için iyidir. Sonra korpırıt arkadaşlarınıza gizliden gizliye kinlenmeye başlayabilir, işte de motivasyonunuzun düştüğünü fark edebilirsiniz.
  • Nerede benim motivasyonum?: Bir süredir evden çalışıyorsunuz, hayatınızdan memnunsunuz, iş güç de teslim tarihine göre ayarlı güzel güzel gidiyor. Evet, belki ‘writer’s block’ denen şey yalnızca yazı yazanlara özgülenmiş bir tabir olabilir, ama çok benzeri her işte yaşanabilir bence. Gitti motivasyon! Adımlarını on metre öteden duyduğunda içinin kasıldığı patron yok, senin işinde gözü olan hain stajyer yok, sırtını pıt pıtlayan tatlı iş arkadaşların da yok. Nasıl geri gelecek peki bu meret? Bazen sıkıntı bu oluveriyor. Ama hiçbirimizin kimsiz kimsesiz olmadığını öngörüyor ve bu meseleye de, “Tüm sevdiklerinizi arayın, bir iki yakının ve ardından sizi motive etmelerini isteyin,” diyerek bir yardım baloncuğu konduruyorum. En kötü ne olur? Kimse yeteri kadar motive edemez sizi, bu durumda siz edersiniz. İmkansız değil. Teslim tarihine on gün kala ben kendi kendimi bir hayli motive edebiliyorum doğrusu.
  • İş gelmiyor öteden: Bazen işler üst üste yığılır, bazen de bir bakarsınız elinizde hiçbir iş yok. Ve o bir miktar stres yaratır, hele ki bakmakla yükümlü olduğunuz birileri varsa. Evden çalışmak demek tamamen eve kapanmak değildir o nedenle, sosyalleşmek, arayıp sormak, iş kovalamak için zaman zaman canla başla didinmek anlamına da gelir. Ofisten ayrılıp, bir süre sonra iş alamadığı için yeniden ofislerin kapısını aşındıran tanıdıklarım oldu. O yüzden hem biraz girişken (ve çalışkan) olmak, hem de gerekiyorsa biraz zorlamak gerekiyor istenen işleri.

Kötüler bu kadar efendim. Bakın, o kadar da kötü değilmiş, öyle değil mi? Şimdi işin bal börek kısmına geçelim:

  • Benim işim, benim kurallarım: Ah, işte en sevdiğim yanı bu evden çalışmanın. Ne idüğü belirsiz insanların sırf benden beş yıl önce çalışmaya başlamışlar diye caka satmalarını sineye çekmek yok, iki hafta tatile gideceğim diye kıvrana kıvrana tatil günlerimi ayarlamaya çalışmak yok, tam anlamıyla bir introvert olduğum için öğle aralarında tanımadığım 1532 kişiyle nerede yemek yiyeceğiz muhabbeti yapmaya gerek yok… Onun yerine rahat rahat kahvaltı yapmak var, ‘öğlen arası’nda evde bir saat yoga yapmak var, belli bir kıyafet koduna bağlı kalmaksızın bir gün çiçekli elbise giyip, ertesi gün on yıllık tişörtle bilgisayar karşısında geçebilme lüksü var, -beni pek açmıyor ama- çalışırken bir yandan da şarabından bir yudum almak var, ofise götürdüğünü anca rüyanda görebileceğin kedini, köpeğini bir yandan çalışırken bir yandan da mıncıklayabilme durumu var… Sizin işiniz, sizin kurallarınız yani. Kimseye zorla gülümsemek, doğum günlerinde pasta üflemeye çağırmasınlar diye o gün hastalık izni kullanmak zorunda değilsiniz. (Amma dolmuşum.)
  • Zaman yönetimi is an art, I do it exceptionally well: Güzelim Sylvia Plath şiirini rezil ettim ama bu maddeyi düşünürken aklıma girdi, çıkmadı. Elbette bir ofiste çalışırken de zaman yönetimi çok önemli, ama ben bu meretin tam olarak ne olduğunu evden çalışmaya başlayınca anladım. Yalnız olduğunuz için her şey size bakıyor. Eğer yemeği, ev tertip ve düzenini filan siz yapıyorsanız, bir yandan çalışırken bir yandan yıkanan çamaşırları asmak, o sırada tencerede kaynayan yemeği karıştırmak filan baya ilginç bir düzenin oluşmasına sebep oluyor. İlginç derken, kotarmaya başladığın anda acayip keyifli bir şey. Aslında bir gün içinde ne kadar çok şeye vakit ayırabileceğini görüyorsun. (Çevirimi teslim etmeden önceki üç günü bu maddeden ayrı tutuyorum.)
  • Trafik mi, o da ne?: Trafik çilesi bitmeyen bir şehirde yaşıyorsanız, bu maddede gözleriniz dolabilir. Metrobüste kimsenin ter kokusunu çekmemek, “İlk kim binecek?” isimli maratonda ipi göğüslemeye çalışmamak, iş yerinin servisinde bir buçuk saat boyunca köprü trafiğine sövmekle uyuyakalmak arasında gidip gelmemek güzel. Evdeyken en fazla bisikletle çıkıp az dolanırsınız, ya da bir yürüyüş yapıp, fırından bir şey kaparak eve döner ve masanızın başında yerinizi alırsınız.
  • İster metal dinlerim, istersem sakız çiğnerim: Her ofisin yüksek sesle gülen bir elemanı, bir adet gıybetçisi, çalışmaya gelmiş gibi yapıp kız/erkek keseni var sanırım. Ya da ben insan sevmiyorum da bunu yazıyorum. Yan masanda oturanın yüzde yüz ses geçiren kulaklıklarıyla sabah akşam Serdar Ortaç dinlemesi (ve onunla beraber on beş kişinin daha 2016 yaz şarkılarını öğrenmesi) ya da cips pakedini hışırdatması yetmiyormuş gibi bir de ağzını açarak çiğneyen iş arkadaşınızı boğazlamak isterken kendinize hakim olmaya çalışmak kolay değil. Sinemada mısır yenmesinden bile rahatsız olan ben, şimdi sessizlik içinde çalışmanın, en fazla Spotify’dan ‘Perfect Concentration’ playlisti ile huzurlu alemlere adım atmanın keyfini sürüyorum. Ses konusu mühim, ihmale gelmiyor.

Sizin de yorumlarınızı merak ederek yazımı sonlandırırken, bu yazının her ne kadar bir freelance güzellemesi gibi göründüğünün farkında olsam da, en güzel iş insanın yaparken mutlu olduğu iştir diye de eklemek istiyorum. Benim için ev mutluluk veriyor, kimisi topluluk içinde, ofiste çalışmaktan müthiş haz alıyor olabilir. Seçenekler türlü türlü, ben yalnızca birini anlatmak istedim. <3

Yazı görseli: tık tık.

7 thoughts

  1. Kendi calisma saatini belirleyebilmen de sahane bence. Mesela be geceleri cin gibiyim, o yuzden gece los isikta calismaya bayilirim. 9-6 herkese uyan bir saat araligi degil. Bir de dedigin gibi her seyi yonetebilmek cok guzel.

    Liked by 1 kişi

  2. Ayda 2 gün evde çalışma ‘hakkı’ bulunan bir ofis çalışanı olarak sanırım en zorlandığım nokta evdeki ‘ya herkes iş yapmadan yalakalık yaptığımı’ düşünürse endişesi oluyor. Aslında yapmam gereken her şeyi yapıyorum iş takibimde eksik yok ama o garip paranoya peşimi bırakmıyor bir türlü :/

    Liked by 1 kişi

  3. Sanırım en çok ilgimi çeken kısım, kendi kendinin patronu olma mevzuu oldu. Geçtiğimiz hafta tatile gittim. Tatil için plan yapmadan ve şefimden izin almadan evvel 40 takşa attım, içim sıkıldı, uykularım kaçtı! Ekip arkadaşımı “zor durumda bıraktığımı” düşündüm (ki yoğun bir haftaydı da…) ve tatil boyunca mail okuyup durdum. Bu arada sorun tamamen bende; şefim çok tatlı bir bey, iş arkadaşlarım da harika hanım ve beyler, ama ben kendimi gerdim durdum. Keşke cesaret edip ben de freelance olabilsem…

    Beğen

  4. Kendi düzenini kurmana, halinden memnun olmana çok sevindim. Darısı başıma diyeceğim, ama ne yazık ki evden yapıp satabileceğim (kurabiye dahil!) bir meziyetim yok.

    Benim de en yaratıcı ve dağılmadan üretebildiğim saatler sabahın ennn erken saatleri. O saatlerde yoğun bir şekilde çalışıp, öğlen gönlümce goy goy yapabileceğim bir düzenim olmasını çok isterdim. E sabahın 7’sinde de ofise gelip çalışamayacağıma göre bize dayatılan 9-6’ya mecbur durumdayım.

    Faydalı bir yazı olmuş, teşekkür ederiz. :) Ve de hoş geldin :)

    Beğen

  5. Hayatı boyunca evden çalışmaya imrenen biri olarak eksilerini okumam çok iyi oldu :/ davulun sesi uzaktan neden hep hoş gelir?

    Beğen

  6. beni de galiba en çok zorlayan şey şu bahsekonu verimli saatler. ben en iyi ihtimalle öğlene kadar hayati fonksiyonlar dışında pek bir hizmet veremiyorum. ama el ayak çekilince kafa tır tır tır motoru çalıştırmaya başlıyor.
    hmm, acaba karadenuzlilikle bir alakası var mı?

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s