Baksı Müzesi’nde bir yaz…

Geçen yaz, hayatımın en unutulmaz yazlarından biri olarak kayıtlara geçti. İçindeyken hiç bitmeyecek sanıyordum, ama geçti işte. Üstelik bana sonradan hatırladıkça gülecek bazı fantastik anılar bile bıraktı. Uzak bir dağ köyünde, tanımadığım insanların arasında yeni bir başlangıç yapmaya çalışmanın hiç de eğlenceli olmayan bir tarafı da vardı tabii. Ama söyler misiniz bana, yıldızlarla kaplı, lacivert bir gökyüzünün altında her gece ip atlamak, sizce de gülümsemeye değer bir anı değil mi? Dört kız arkadaş olarak, Baksı günlerine sığdırdığımız en büyük eğlencelerimizden biri buydu. Bir de Lhasa del Sela ile bitmeyen müzik seansları… Ve sırf bunlar için bile Baksı Müzesi’ni geçen yazın kahramanı ilan edebilirim. Neyse ki elimde daha fazlası da var…

Sahi, aranızda hâlâ Baksı Müzesi’ni bilmeyeniniz, duymayanınız kaldı mı? Zira son iki yıldır herkes Baksı’dan söz ediyor. Koşa koşa Baksı’ya gitmeye; kıyısından köşesinden geçmeye; bir şekilde dahil olmaya can atıyor. (fenomenler henüz Baksı’ya sızmış değil!) Ama illa ki bilmeyenler de vardır diye, kısa bir özet geçeyim. Kendisi Bayburt’ta, dağın başında kurulmuş bir müze. Hatta Bayburt’ta dağın başında kurulmuş bir çağdaş sanat müzesi. Ve hatta Bayburt’ta dağın başında kurulmuş ve Avrupa’nın “en iyi müzesi” seçilmiş bir çağdaş sanat müzesi. Dahası bu unvanıyla Miro’nun “Femme aux beaux seins” isimli o küçük, bronz heykelciğini 1 yıllığına bozkıra getirip sergilemiş bir çağdaş sanat müzesi… Ve dahası… Tamam, böyle olmayacak, baştan anlatıyorum!

Birkaç yıl önce -tam olarak 2014- çok sevdiğim gezi dergileri için içerik ararken karşılaşmıştım Baksı ile. Hiç ummadık bir şekilde Avrupa’nın En İyi Müzesi Ödülü’nü almıştı ve bu haber yurda adeta bir sevinç dalgası olarak yayılmıştı (biraz abartıyorum tabii, çoğunluğun haberi bile yoktu). Fotoğraflarına bakınca “Bayburt’la ne alaka!” etkisi yaratan bu garip yapının, hikâyesi de gerçekliğin biraz dışındaydı. Bayburt’un bir köyünde, köyün boz bir tepesinde uzay üssünü andıran bir müze, konsepti çağdaş sanat&zanaat, mottosu kültürel demokrasi! Konumu şaşırtıcı, mimarisi şaşırtıcı, içeriği şaşırtıcı; ne tarafından bakarsan bir delilik hali sanki!

Nitekim de öyle. Prof. Dr. Hüsamettin Koçan’ı tanıyınca bu adamın zaten deli olduğunu anlıyorsunuz. Bazıları ondan ‘cadı’ diye söz ediyor, gerisini siz düşünün artık! İşte bu deli adam, Bayburt doğumlu bir sanatçı. Gurbetçi bir babanın oğlu olarak büyüyor. Bir sanatçı olarak sadece Türkiye’de değil dünyada da adından söz ettiriyor. Hem sanatçı hem de akademisyen kimliğiyle (Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Eski Dekanı) Türkiye’de sanat adına pek çok önemli işe imza atıyor vs. vs. Ama ülkenin en çok göç veren bu küçük şehrinde baba yolu gözleyerek büyümek, onu bambaşka bir hayalin peşinden sürüklüyor. Asıl hikâye de burada başlıyor işte. Gel zaman, git zaman derken Baksı Müzesi yoğun çabalar sonucunda (hikâye gerçekten uzun), nihayet boşlukta yerini alıyor.

Dediğim gibi hikâye uzun, bir yerlerden bulup (mesela buradan başlayabilirsiniz) okursunuz nasılsa. Sonuç olarak bugün Bayraktar Köyü’nün bir tepesinde, boşluğa konulmuş bir işaret gibi duran kocaman bir müze var karşımızda. Göçe karşı, kültürel erozyona karşı, sanatın merkezde olmasına karşı, kadının evde kalmasına karşı, çocuğun sanatsız büyümesine karşı, turizmin popüler trendlerin tekelinde olmasına karşı ve daha pek çok şeye karşı olarak dimdik ayakta.

Baksı’nın sevdiğim yanı, kendisini sadece seyirlik bir müze olarak konumlandırmaması. Köylü kadınların ehram dokuduğu atölyeleri, her yıl düzenlenen çocuk sanat festivali, konuk evleri  ve durmadan zenginleşen koleksiyonuyla hayatın tam ortasında, yaşayan bir müze Baksı. Bu yüzden daha adımınızı attığınız ilk anda içinde fasulyelerin, biberlerin, salatalıkların bulunduğu bir bostanla karşılaşmak, sizi şaşırtmadığı gibi sevindiriyor da.

Tuhaf bir müze olduğunu zaten söylemiştim. Çağdaş sanat müzelerinin o bildik, üstten bakan kurallarına burada yer yok. Dolaşırken, kimse sizi arkanızdan kovalamıyor. Eserler, keskin akademik ayrımlara göre değil hikâyelerine göre yan yana geliyor. Ünlü bir çağdaş sanat eseri ile el dokuması otantik bir kilim aynı duvarda izleyiciyi karşılıyor. Miro heykelinin bulunduğu kaidede bir bakmışsınız çocuk sanat şenliğinde birinciliği alan Zeynep’in boyalı kuşu yer alıyor… Ki bence bu bile kendi başına “ayrımsız sanat” anlayışının en güzel ifadesi!

Bir ilginçlik de müze koleksiyonunda yer alan hemen hemen tüm yapıtların bağışlardan oluşması. Müzecilikte nadir rastlanan bu durumu, sanatçıların müzeye gösterdiği bir iltifat olarak yorumlayabilir miyiz?  Yorumlarız tabii, neden olmasın! Eserlerle izleyici arasındaki mesafeyi belirleyen tek şey ise merak! Bu nedenle bazen fotoğraflarda gördüğünüz türden komik ama bir o kadar samimi görüntüler çıkabiliyor ortaya.

Haftanın hemen hemen her günü Baksı’da ziyaretçi görmek mümkün. Kapalı olduğu saatlerde (18.00) ve hatta kapalı olduğu günlerde (pazartesi) bile müzeyi gezmekte ısrar eden ziyaretçilerle karşılaşabiliyorsunuz. Tam da bu sebepten az mesai yapmamıştık geçen yaz! Yanılmıyorsam aynı dönem ne İstanbul Modern’in ne Pera Müzesi’nin ne de Sabancı’nın bu kadar yoğun bir ziyaretçi trafiği olmamıştı. Bu kadar zengin bir ziyaretçi profiline sahip olduklarını da sanmıyorum. Çünkü dünyanın bir ucundan kalkıp gelen o meraklı gezginleri gözlerimle gördüm!

Eeee, başkaaa? Bir kere sizi Baksı’ya getirecek yol, bir nevi “Bir Zamanlar Anadolu’da” yolculuğu gibi. Bu şurda dursun. Contemporary’i kıskandıracak zenginlikteki çağdaş sanat eserleri ile tarihsel olduğu kadar etnografik açıdan da önemli yerel yapıtlardan oluşan bir koleksiyon da zaten sizi fazlasıyla şaşırtacak. Bu da cepte! Üstüne heykellerle, lavantalarla, çiçeklerle, böceklerle, ağaçlarla süslü devasal bir bahçenin günün her saati değişen atmosferini koyun. Çoruh Nehri’ne bakan harika bir manzara ve mis gibi bir hava da bonus olsun. Fırsatınız varsa gelmişken en azından bir geceyi de Baksı’da geçirin; yıldızların sektirmeden her gece kaydığı bir gökyüzü altında çocuklar gibi sevinin.

Yürümeyi seviyorsanız etrafta pek çok patika sizi bekliyor olacak. Bayraktar Köyü 15 dakikalık yürüme mesafesi uzaklığında, gidip misafir olun. Çok yakınlarınızda bir de dilek ağacı var ki bence dallarına bağlanmış o rengarenk çaputları görmek için bile ziyaret etmelisiniz. Müzeden ayrılmadan bir de mağazaya uğrarsanız Baksı hatırasını da halletmiş olursunuz. Ünlü tasarımcıların Baksı’ya özel hazırladıkları tasarımların çoğu saklanmaya değer… Tüm bunlara daha fazlasını eklemeyi becerirseniz, o da sizin ödülünüz olsun artık!

Özetle Bilbao için Guggenheim neyse, Bayburt için de Baksı Müzesi o. Şehrin kaderi Guggenheim ile nasıl değişti, hepimiz biliyoruz. Baksı da kısa bir zamanda dikkatleri Bayburt’a çekmeyi başardı. Hatta bu rüzgârla Bayburt’a, Paris’in kardeş belediyesi unvanını bile kazandırdı! Sahi, bunu da mı duymadınız yoksa? Paris-Bayburt eşleşmesi üzerinden dönen onca espriyi kaçırmış olamazsınız! O zaman ilk iş haritayı açın ve Bayburt’un nerede olduğuna şöyle bir bakın. Sonra bütün bu hikâyeyi bir daha düşünün. Size de biraz tuhaf gelecek mi bakalım?

Not: Benim koca bir yaza yayılan Baksı anılarım, ayrı bir yazının konusu… Belki bir gün onları da anlatırım.

Photos by simitagaci 

 

6 thoughts

  1. Ay içim açıldı. Sahiden. Ankara için yıllardır hayalim olan şey, Bayburt’ta gerçek olmuş. Bence sanat en çok bozkıra yakışıyor, yeşillendiriyor. Bilmiyordum Baksı’yı, iyi ki tanıştım. Bir de hikayesini okuyayım.

    Beğen

  2. Hiç bilmiyordum. Aklım çok fena kalacak belli ki. Bir yıllık kalkınma planıma ekleyeyim de çatlayıp kalmayım.

    Beğen

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s