Tavuk Suyuna Çorba

Ben hiç doğup büyüdüğüm şehir olan İstanbul’dan uzakta yaşamamış, hatta iki haftadan uzun süre yurtdışında kalmamıştım. Bu da yetmezmiş gibi, İstanbul’da üniversiteye gitmiş, yani ailemin kucağından 25 yaşıma dek ayrılmamış; yurt hayatını, bekar evi hayatını ancak çok içilen gecelerin eve dönmekte zorlanılan (ya da o halde eve gitmenin tartışma yaratacağı) sabahlarında, bir kulüp aktivitesi ya da önemli bir final için sabahladığımız gecelerde ucundan kıyısından tecrübe etmiştim… Ta ki, çalıştığım şirketin global gönüllülük aktivitesine kabul edilip, 6 aylığına Gana’ya gidene kadar.

Bana “nasıl yaptın bunu be, hangi akla hizmet Afrika’ya gittin, vay arkadaş” yorumu yapanlara zaman zaman katılıyorum. Şimdi, öyle bir şansım olsa yine uça uça gideceğim halde kendi kendime “vay be, nasıl gittim hakikaten” diye sorduğum oluyor. Bir yandan da, olabildiğince güvenli ve steril bir 6 ay geçirdiğimi kabul ediyorum ama: Kendimi bariz bir tehlikeye atmadan, görece iyi bir maaşla, bir misafir evinde kalma lüksüne sahip olarak… Yani ev kiralama – araç sahibi olma problemlerini yaşamadan, yolsuzluğa baştan aşağı teslim olmuş ve işlerin rüşvetle yürüdüğünü çoktan kabullenmiş bir halkın arasında, tüm bu saçmalıklara teğet geçerek yaşadığımı reddetmiyorum.

En zoru yalnız olmaktı. Acayip arkadaş canlısı insanların arasında ama kimseyle gerçekten arkadaş olmadan geçen ilk zamanlar özellikle zorlayıcıydı benim için. Çünkü orada obroni, yani “beyaz insan”dım ve Ganalılar benimle hep bana bir hizmet vermek, bir şey satmak, benden bir şeyler öğrenmek, hatta onları ülkeme götürmemi istemek üzere konuşuyor gibiydiler. Kaldığım yerin işletmecisinden restorandaki garsona, üzerinde çalıştığım projeyi anlatmak üzere gittiğim STK yetkililerinden bilmemne otelindeki görevlilere kadar herkes için ben, ithal olduğu için kaliteli addedilen bir mal gibiydim.

Dolayısıyla, sadece beraber çalıştığım insanlarla arada bir görüşerek ve kalan zamanda yalnız başıma etrafı gezerek ya da kitap okuyarak geçirdiğim birkaç hafta içinde ilk kez hasta olduğumda canım feci şekilde sıkıldı. Korktuğumun aksine sıtma olmamıştım, bir kan damlası ile yapıverilen “sıtma mısınız?” testinden memnuniyetle eksi not almıştım. Muhtemelen sürekli sabit olan nemli sıcakta dışarılarda dolanmak ve sonra buz gibi klima havasına maruz kalmaktan ötürü basit bir soğuk algınlığı geçirdiğimin farkındaydım; ama bu durum kendimi yataktan kaldıramamama yetiyordu. Üstüne bir de, etrafımda bana bakacak, çok ihtiyaç duyduğum şefkati gösterebilecek ya da naz yapabileceğim kimse olmadığı kafama dank ettiğinde kendimi olduğumdan da kötü hissettim.

Kaldığım yerde bir mutfağım ya da yemek yiyebileceğim herhangi bir yer olmadığından, yürüme mesafesindeki tek yere sürükledim kendimi. Daha önce tost ya da pilav gibi basit şeyler yediğim bir yerdi; en azından bir portakal suyu içerim de biraz vitamin alırım diye düşünüyordum. Üstüme bulduğum ilk elbiseyi geçirdim, saç baş darmadağın, surat bembeyaz çıktım yola. Mekana girip oturdum, biri dikiliverdi başıma. Mis gibi gülümseyen Ganalı bir delikanlı. Üstünde dizi çıkmış eşofmanla çöpü atmaya inip de hayatının aşkıyla karşılaşmış birinin çaresizliğiyle surat asıp, bir portakal suyu istedim çocuktan. “İyi misin?” diye sordu. “Değilim” dedim, “hastayım ve yalnızım.” Bir şey yemediğimi öğrenince, “ben sana önce bir çorba getireceğim” dedi çocuk, “tavuk suyuna çorba.”

Oracıkta ve birdenbire ağlamaya başladım. Burnumu çeke çeke içtim çorbamı. Üstüne de zencefilli, limonlu bir çay. İçim ısındı. İçim çaydan mı yoksa bu beklenmedik şefkatten ötürü mü ısındı, bunu hiç bilemeyeceğim. O çocuk da, hala kendisiyle irtibatı koparmamış olmamın asıl sebebinin kendisine bu denli müteşekkir olmam olduğunu bilemeyecek.

Bundan yaklaşık altı ay sonra, bir dostum aniden Londra’ya yerleşmeye karar verdi. İş miş bulmadan, ev bark ayarlamadan, öyle birdenbire. Gitmeden iki gün önce, bir sabah buluşup çay içerken anlattı nasıl karar verdiğini. Dünya üstünde belki en çok evinde hissettiği yer olan Kaş’ta birileriyle tanıştığını, bir kızla çok iyi anlaştıklarını, onun da Londra’da yaşadığını söyledi. Kıza “peki hastalansam bana çorba yapar mısın?” demiş, kız da “yaparım tabi ki” demişti. Kaş’tan İstanbul’a döner dönmez istifa etmişti dostum. Kimisine saçma ya da fevri gelebilecek bu hikaye bana o kadar tanıdık geldi ki, sadece gülümsedim.

Tavuk Suyuna Çorba’ların zorlama hikayelerine hiç gözyaşı dökmemiş olabilirsiniz, ama sizi ağlatacak bir tavuk suyuna çorba mutlaka dünyanın bir yerinde karşınıza çıkar. O çorbayı pişirecek insanlar oralarda bir yerdedir. Bunu bilmek ve böylece gitmek, gidebilmek gerek belki de. 

Yazar: bellatrixbegins

twitter, instagram: @bellatrixbegins kişisel blog: www.bellatrixbegins.blogspot.com Daha ne diyem, Mahmut mu diyem? (DEDİ)

7 thoughts

  1. Ben hollanda’da okurken feci bi hastalanmistim, sesim cikmiyordu. Hava da firtina, anca makarna yiyorum filan. Arkadasim ertesi gun sinavi oldugu halde saatlerce, o havada corba aramis, bulamayinca tavuklu noodle corbasi getirmisti. Sonra da aceleyle birakip gitmisti, sinavi oldugu icin. Corba kahramanlari unutulmuyor.

    Beğen

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s