Neden sadece normal beslenmek yeter?

Artık yeter. Kilo vermek, formumuzu korumak ya da sağlıklı olmak uğruna glutensiz, laktozsuz ya da herhangi bir şeysiz beslenmeyi savunan eleme diyetlerinden, karbonhidratı kesip, proteine yüklenen Dukan’lardan, juice’lardan, detokslardan, sadece çiğ ya da alkali beslenmeye çalışmaktan, her sene başka çeşit bir şekerin, tatlandırıcının ya da süper yiyeceğin peşine düşmekten, amino asit, antioksidan, vitamin ya da mineral desteklerinden bıktık. BIKTIK. Neye inanacağımızı şaşırdık. O güzelim süper yiyeceklerin sonradan kanser yaptığını öğrendik. Paket paket agave şuruplarını daha bitiremeden çöpe attık, Türkiye’de chia tohumu yok diye ellerimiz titredi. Biz böyle böyle neler çektik. Yazık değil mi bize?

Gerçekten de yazık çünkü bilimsel araştırmalar diyor ki: eğer tıbbi olarak öyle bir ihtiyaç yoksa herhangi bir besin grubunu hayatımızdan çıkarmanın ya da herhangi bir takviye almanın anlamı yok. Örneğin selenyum. Her yerde çarşaf çarşaf selenyumun kanseri önleyen, mucizevi bir antioksidan olduğu yazıyor. Haksız da değiller ama eğer vücutta selenyum eksikse. Eksikliği olmadığı halde selenyum takviyesi alan erkeklerinse tam tersi prostat kanserine yakalanma riski artıyor (Kristal ve arkadaşları, 2014).

Keza çölyak hastası olmayan insanlarda gluten intoleransı olabileceğini öne sürerek, mahalledeki fırına savaş açmamıza ve ekmek yiyenleri aşağılamamıza sebep olan araştırmacılar, takip araştırmalarında kendi kendilerini çürüttüler (Biesiekierski ve arkadaşları, 2013). – Gluten üzerindeki kavga hala devam ediyor, sular durulmadı. – Detoks ise bambaşka bir hikaye. Vücuttan toksinleri atmakla görevlendirilmiş bir organımız hali hazırda var ve onun adı böbrek. Böbrek yetmezliği çekmediğimiz sürece, istesek bile detoks yapamayız. Dolayısıyla vücudu temizlediği iddia edilen formüllerin fiziksel olarak bizi arındırdığı filan yok.

Screen Shot 2016-07-09 at 15.00.37

Hepsinden de öte, “sağlıklı olmak uğruna” bu yaptıklarımızla evrimin bize armağan ettiği, milyarlarca yıllık bilgelik ile dolu biyolojik saatimiz, sirkadiyen ritmimiz de bozulabiliyor. Sirkadiyen ritim, gün ışığı ya da sıcaklık gibi ipuçlarına bakarak, salgıladığı hormonlar sayesinde biyolojimizi ve davranışlarımızı 24 saatlik döngülere senkronize etmekle yükümlü. Sirkadiyen ritim, daha çok uykumuzu düzenlemesi ile meşhur ama aslında çok daha fazlası var. Görevlerinden bir tanesi de insulin aracılığı ile günün farklı saatlerindeki enerji ihtiyacımıza göre yeterli besin aldığımızdan emin olmak. Kendisi kulağımıza tatlı tatlı neyi, ne zaman, ne kadar yiyeceğimizi fısıldıyor.

Sağlıksız beslenmek tabii ki sirkadiyen ritmi bozuyor. Ancak sağlıklı besleneceğim ya da kilo vereceğim diye paralanırken doğruluğundan ve etkisinden emin olmadan yaptığımız diyetler, aç olmadığımız halde sırf yemek saati olduğu için yediğimiz yemekler de sirkadiyen ritmi bozabiliyor. Hani o kız var ya, bazı günler aklına yemek yemek gelmeyen, hayatında hiç rejim yapmamış, canının istediğini yiyen o kız… İşte o kız, sirkadiyen ritim. İyi niyet sebebiyle de olsa bozulan sirkadiyen ritim de obezite ve diyabet gibi birçok metabolik ve de kardiyovasküler rahatsızlığa davetiye çıkarıyor (Shi ve arkadaşları, 2013). Madem sonumuz sağlıksız beslenenlerle aynı olacaktı, neden yemedik biz de o pizzaları, makarnaları?

Bütün bunların, kendilerine fiziksel olarak olmasa da psikolojik olarak iyi geldiğini savunanlarımızı ise bambaşka bir tehlike bekliyor: orthorexia nervosa. Tıpkı anoreksia ya da bulimiya nervoza gibi bir yeme bozukluğu olan orthorexia henüz bu ikili kadar meşhur değil. Orthorexia, sağlıklı beslenmeyi, doğru ve yanlış yiyecekleri takıntı haline getiren kişilerin müzdarip olduğu durum. Orthorexia’da kişi takip ettiği ya da etmesi gerektiğini düşündüğü yeme düzeninin azıcık dışına çıksa kendini kontrolden çıkmış gibi hissediyor, hayatı adeta kendisine zindan ediyor. *Kıps*

vintage-woman-opening-gift.jpg

Sağlıkta felaket tellallığı üzerine yazdığım doktora tezimi daha fazla uzatmayacağım. Asıl mesele biz – herhangi bir rahatsızlığı olmayan, sağlık bilinci yüksek kişiler – ne yapalım da sağlıklı olalım? Nasıl beslenelim?

Bence Ellyn Satter‘ı dinleyelim ve normal beslenelim; vücudumuzdan gelen sinyalleri dinleyerek, ona uygun bir şekilde. Yemek saati olduğunu düşündüğümüz için değil de, acıktığımız için yiyerek. Canımız tatlı bir şeyler çektiğinde dehşete düşmeden, o an, o ihtiyacımızı karşılayıp, anında iç bacaklarımızın dolduğunu hissetmeden. Ya da bir çatal pasta yedim, nasıl olsa rejim bozuldu, bugün önüme gelen her şeyi kusana kadar yiyebilirim demeden. Kendimize o tatlı ile verdiğimiz zarardan çok daha büyüğünü psikolojik olarak vermeden. Sağlıklı beslenme üzerine kafa yorarak ama da yediklerimizin içeriğindeki her şeyi takıntı haline getirmeden, yediğimiz yemekten keyif alarak.

Hepsinden de önemlisi kimseye değil de vücudumuzun bize söylediklerine kulak asarak. Elbette hepimizin biyokimyası birbirinden farklı. Herhangi bir sağlık problemimiz olmasa da hepimiz aynı yiyecekleri, aynı rahatlıkla sindiremiyoruz. Haliyle normal beslenmek demek, bunları da fark etmek demek. Fark edip, o gıdalardan uzaklaşarak, bize iyi gelenlerin peşine düşmek demek.

Şimdiki aklımız olsa tabii o sirkadiyen ritmi hiç bozmazdık ama olan oldu. Şimdi vakit, vücudumuzdan gelen sinyalleri yeniden okumayı öğrenme vakti. Yıllarca vücudumuzdan gelen açlık sinyallerini görmezden gelmek, tatlı krizlerini bastırmak, o sırada takip ettiğimiz diyet hangi saati buyuruyorsa, o saatte yemek ya da ara öğün yemek için kendimizi eğitmiş biz zavallılar için bu hiç de kolay bir şey değil. Ancak bu bilimselmiş gibi yapan “fad” diyetlerden de yeteri kadar çekmedik mi?

Hal böyleyken, kahve eşliğinde, bir dilim pastayı paylaşabildiğimiz, sonrasında vicdan azabından ölmediğimiz ya da kendimizi üç gün aç bırakarak cezalandırmadığımız mis gibi bir öğlende buluşalım Mahmutters.

Not: Döne döne belirtmek isterim ki bu yazı, herhangi bir sağlık problemi sebebiyle, doktor tarafından reçete edilmiş vitamin, mineral ya da antioksidanları ya da tavsiyeleri kapsamaz.

Bir not daha: Bu yazı tavsiye niteliğinde değildir.

Referanslar:

Biesiekierski, J.R., Peters, S.L., Newnham, E.D., Rosella, O., Muir, J.G., & Gibson, P.R. (2013) No effects of gluten in patients with self-reported non-celiac gluten sensitivity after dietary reduction of fermentable, poorly absorbed short-chain carbohydrates. Gastroenterology, 145(2), 320-328.

Kristal, A.R., Darke, A.K., Morris, J.S., Tangen, C.M., Goodman, P.J., Thompson, I.M., Meyskens, F.L., Goodman, G.E., Minasian, L.M., Parnes, H.L., Lippman, S.M., and Klein, E.A. (2014) Baseline selenium status and effects of selenium and vitamin e supplementation on prostate cancer risk. Journal of the National Cancer Institute, 1-8.

Shi, S., Ansari, T.S., McGuinness, O.P., Wasserman, D.H., & Johnson, C.H. (2013) Circadian disruption leads to insulin resistance and obesity. Current Biology, 23(5), 372-381.

 

Yazar: gemiolanbeagle

Neden? İşte çünkü evrim.

6 thoughts

  1. çok sevdim bu yazıyı, tam bana göre. şimdi usulca yerimden kalkıp hemen şurada duran kestaneli çikolatadan bir tane alacağım ve bundan dolayı hiç pişmanlık duymayacağım :)

    Liked by 1 kişi

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s