Toplum içinde yaşamak – sohbet edisyonu

Doc Martin dizisini hiç izlediniz mi? Cevap hayırsa mutlaka izlemelisiniz, çok başarılı ama huysuz (ve yine de House gibi olmayan) bir doktorun birden bire kan görmeye dayanamaması üzerine bir sahil kasabasına taşınıp orada doktorluk yapmasını konu eden bir dizi. İngiliz mizahının en güzel örneklerinden biri, Doktor Martin soğuk, huysuz ve nemrut olmasına rağmen kendinizi sık sık ona hak verirken buluyorsunuz. İşe başladığı ilk günde hastalar muayenehanesine gelmeye başlıyor, son derece eften püften problemlerin ve şikayetlerin arkasındanda hep aynı soru “Bir fincan çay ikram etmeyecek misiniz?”. Ortada bir kültür çatışması var, doktor şehirli, vakit kaybından hoşlanmıyor ve iş için ayrılmış saatlerin (ve aslında öteki saatlerin de) sohbet için harcanmayacağı görüşünde. Az nüfuslu ve neredeyse hiçbir şeyin olmadığı sahil kasabasındaysa vakitten bol şey yok ve yalnız ihtiyarlar her fırsatta bunu çay içip konuşarak harcama derdinde.

Şimdi, bu çatışma elbette anlaşılabilir bir şey. İzlerken her ne kadar doktoru tutsam da hatalı olan kendisi, küçük kasabalar ve köylerde iletişim farklıdır. Hasta sayısı azdır, kimse kimsenin vaktini çalmadığından sorun zaten olmaz, doktorla edilecek 15 dakikalık sohbetse onun teşhis ve tedavilerine güveni arttırır. Peki neden inatla doktorun tarafındayım öyleyse ben? Çünkü farkettim ki şehirde yaşıyor olmama rağmen hala kasaba kurallarıyla yaşaayan insanlar tarafından çevrelenmiş durumdayım. Eğer hayatınızın boyunca bir yerden başka bir yere yetişmek durumunda kaldıysanız eminim siz de farketmişsinizdir.

Bankada halletmeniz gereken bir iş mi var? Giriyorsunuz içeri, önünüzde 3-4 kişi. En fazla 15 dakikada bitmesi gereken işler. Ortada büyük paralar, yatırımlar yok. Ama sohbete aç insanlar deseniz muhakkak bir tane var. Veznedarların isteksizlikleri kimseyi durduramıyor, sohbet yoksa soru sormak var. Sorular bitince anlamamış gibi tekrar edilebilir, bunlar kullan-at türünden sorular değil, çevreye duyarlı sohbetkar insanlarımız tekrar tekrar sorulabilir sorular üretmiş. İşi bitip de kışkışlandıktan sonra hiç de gitmek istemediğini kapıya yönelmeyip etrafta dolaşmasından anlayabilirsiniz, hatta biraz hızlı davranırsa kendinden sonraki müşterilerin arasına girip birkaç soru daha sorabilir. Yazık yalnızlık diyenler olacaktır, yazık bekleyenler, yazık sabahtan akşama kadar çalışan veznedarlar diye cevap veririm.

Dolmuştaki, servisteki konuşkan genç adama ne demeli? Şoföre gösterdiği yakınlık tamamen otorite aşkıyla alakalı, yarım saatlik yolda herhangi bir bağ kurmak peygamberlik manasına geliyor. Selamınaleyküm, dayı, abi gibi kelimelerle girişip ağzından iki laf alabilirse kar sayılır. O sırada yolcular sadece kendisinin camdan uçtuğu bir kazanın hayalini kurmaktadırlar. Kimi zaman sohbetin sınırları zorlanır, delikanlı yüksek sesle kadınların kıyafetleri hakkında yorum yapar, politikaya kaymaya çalışır; şoför de bunlara meyilliyse toplu taşımadan tiksinirsiniz, değilse ön koltuk delisi, çenesi düşük genç adamlardan.

Bir de şehirlerarası yolculuklar var, bayan yanı adı altında sizi korumaya yönelik koltuklar sohbete meraklı olmadığınız için saatlerce sizi azarlayacak, kulağınızda kulaklık olduğu halde susmayacak teyzelerle buluştururlar. Sohbet dedikleri ise her daim tek taraflı, oğlunun ve torununun maceralarıyla kalmayıp bütün sülalesini karşısında bez bebek varmış gibi anlatmak onlar için sohbet demektir. O da olmadı sizi tanımak adına babanızın, eşinizin aldığı maaşı, evinizin adresini sorarlar. Bunlara gösterilen gönülsüzlük başka bir teyzeyle gençlerin telefonlarına yapışık olması konferansıyla sonuçlanacaktır.

Sohbet isteğinin sınıfla, sosyal statüyle pek alakası yok; zengin semtlerinde torun anlatmak nutuk çekmeye dönüşüyor. Alacağınız 200 gram zeytin için televizyon dizilerinden tanıdığınız süslü kadının bütün markete kaliteli zeytinin özellikleri konulu konuşmasının bitmesini beklemeniz gerekir (içinin kahverengi olması gerektiği dışında bir şey öğrenemedim). Semt marketindekilerle dostluk yerlilik seviyesini gösterir, marketin berbat çalışma şartları iki haftada bir bütün çalışanların yenilenmesine neden olduğu için hızlıca dostluk kurulmaya çalışılır. Sen kelimesi vurgulanarak kasa sırasında bekleyen insanlar umursanmadan hızlıca bir soyağacı, doğum haritası, nüfus bilgileri toplanılır, bir dahaki sefere “Senin yeğen nasıl?” diyebilmenin keyfi bambaşkadır çünkü.

Bir diğer rahatsız edici konu, şu üst sınıfın çalışanlarla sohbet etmeyi lütuf olarak görmesi hakkında. Ben şahsen garsonlarla, kasiyerlerle, taksiciyle sohbet etmem, çünkü öküzler lütfen alınmasın ama biraz öküz bir insanım ve tanımadığım insanlarla konuşmaktan hoşlanmıyorum. Bunun üstüne bir de o anda benim için iş yapmak zorunda olan biriyle sohbet açmanın ayıp olduğunu düşünüyorum, bu devirde çalışıp para kazanmak işkenceyle eşdeğer hale gelmişken benim sohbetime meraklı olup olmadığından emin olmadığım bir insanı beni dinlemek zorunda bırakmak son derece terbiyesizce geliyor. Saçımı boyayan kalfaya ballandırarak son Avrupa seyahatimi anlatmayı, 20 saattir uyumamış taksiciyi trafikte kalmışken hükümetin inşaat politikaları konusunda sıkıştırmayı, elliyi aşkın meyve ve sebzenin onar haneli numarasını ezberinde tutan kasiyere “Siz de iyisiniz yine ha.” demeyi sınıf farklılıklarına karşı verilmiş onurlu bir savaş olarak görmüyorum. Tanımadığım bir doktorun ya da CEO’nun ofisine aniden girip “pijamalı eşeğe ne denir hehe” demiyorsam bana maden suyu getiren garsona da espri yapma gerekliliği hissetmiyorum, bunu burnu büyüklük, kibir olarak görenlerle anlaşmaya varmayı vakit kaybı olarak görüyorum.

Ayaküstü sohbetler konusunda inadınız inatsa birkaç öneri: sohbetinizin başka insanların vaktinden çalmadığına emin olun. Banka gibi yerlerde numara almış olmanız sonsuz süreli hizmet hakkı kazandığınız anlamına gelmez. Muhatabınızın sohbete istekli olduğundan emin olun, kısa cevaplar, asık surat isteksizlik belirtisidir, zorlarsanız ya terslenirsiniz ya da karşınızdakini feci rahatsız edersiniz. Muhabbet etmek isteyen taksici ya da masöz zaten konuşmayı kendisi başlatır, ilk adımı atmanıza gerek yok. Benim gibi konuşmak istemeyen türden biriyseniz ve sohbeti bitirmek istiyorsanız onun için de kendi yöntemlerimi anlatayım, konuşmayı kendi istediğiniz yöne çekin ve nefes almadan konuşun. Gerçekten can sıkıcı bir konu olsun, geçen burnunuzda çıkan ve banyodan sonra sıktığınız sivilce örneğin. Elbette hoş karşılanıp muhatabın kendi örnekleriyle devam etme riski de var, bunu da göz önüne alın. Sizlere yalnızlıktan ölün demiyorum ama muhabbet etmek için habersiz insanları kuytuda sıkıştırmak yerine benim gibi yakın arkadaşlarınızın (Merhaba Su!) kafasını şişirin, arkadaşlar ne güne duruyor diyoruz ya, işte bugünler için.

Resim bestbritishtv.com’dan alındı.

One thought

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s