Hak edilmiş bir Beyoğlu nostaljisi…

Yanılmıyorsam Marmara İletişim’deki üçüncü yılımdı. Okulun haber ajansı MİHA, koca fakülteye fazla gelmişti de apar topar bizi yerimizden çıkarmışlardı. Kayıhan Hoca’mız, tabii ki ortada bırakacak değildi bizi. Fakülte yönetimine mis gibi restini çekip tüm ajansı Beyoğlu’ndaki İletişim Araştırmaları Derneği’ne taşımayı başardı. Biz de bu sayede bir anda Beyoğlulu oluvermiştik. Hem de öyle böyle değil; semtin en güzel binalarından birinde, alt komşumuz Gazeteciler Lokali falan… Önceleri öğrenci merakıyla gezmeye gider gibi gittiğimiz Beyoğlu, artık gecesini gündüzünü bildiğimiz, esnafıyla selamlaştığımız, kendi mekânlarımızı bulduğumuz, hepsinin üstüne bir de ilk haberlerimizi yaparak gazeteciliğe başladığımız mahallemiz olmuştu. Ama yine de adımlarımız bizi en çok Galatasaray’a kadar götürüyordu. O noktada Beyoğlu bizim için bitiyordu. Çünkü Galatasaray’dan ötesi tekinsiz bölgeydi; iti kopuğu, kazası belası eksik olmazdı. Korkumuz merakımıza baskın gelince de daha fazla ilerlemeye çekiniyorduk.

Hiç unutmuyorum bir gün çok sevgili arkadaşım Türkan’la İstiklal’i turlarken ortak arkadaşımız Örgüt’le karşılaşmıştık. Odakule’ye doğru yürüyeceğini söylediğinde ona eşlik etmeye karar verdik. Ve ilk olarak o gün Tünel’e kadar gitmeyi başardık. Çok değil kısa bir süre sonra da Tünel ve civarı, tam anlamıyla hayatımın merkezi oldu. İLAD’la başlayan, Kallavi Sokak Ece Han’la devam eden Beyoğlu maceram, 2003 yılının sonlarına doğru General Yazgan Sokak’taki Çubukçu Han’a taşındı ve orada uzun yıllar (yaklaşık 13 yıl) kesintisiz bir şekilde devam etti.

Beyoğlu, hemen herkesin hayatına bir şekilde dokunmuştur. Benim içinse hayatın kendisiydi. Bu kadar güçlü bir şekilde kendimi ait hissettiğim bir ikinci yerim daha olmadı. Tam da öğrencilikten çıkıp dünyaya açıldığınız bir dönemde General Yazgan Sokak’taki Çubukçu Han’da yaşasaydınız, ne demek istediğimi belki daha iyi anlardınız. Hâlâ bile bu sokağın, Beyoğlu’nun en güzel sokaklarından biri olduğunu düşünürüm. O zamanlar Hazzo Pulo’nun Mustafa Amca’sı gibi General Yazgan’ın da Mesut’lu Karamuk’u vardı. Kıçımız ağrıyana kadar o taburelerde oturup saatlerce sohbet etmekten bıkmazdık. İstanbul’da öğrenci olup da Mesut’un bir demli çayını içmeyen var mıdır, bilmiyorum. Bu sokak kahvehanesi, tipik bir arkadaşlar zirvesi mekânıydı. Yolu oradan geçen kim varsa gün boyu gruba eklenirdi. Okul sıralarında o kadar sosyalleştiğimizi hatırlamıyorum. Bugün uzun yıllara dayanan dostluklarım varsa, tohumları kesin Mesut’ta atılmıştır. İlk sevgili heyecanı orada yaşandı, 1 Mayıs yürüyüşleri orada planlandı, işsizlik günlerinde teselli yine o tabureler üstünde bulundu. Beyoğlu’nun meşhur sivil polisleriyle bile ilk Karamuk’ta tanışmıştık…

Köşedeki Badehane, gece hayatını keşfettiğimiz mekânlardan biriydi. İyi müzik, güzel insanlar ve paramız yettiğince bira. Bütün eğlencemiz bundan ibaretti. Çarşambaları Selim Sesler’in neşesiyle tüm mahalle coşardı. Badehane’nin daimi misafiri olan ressamı hatırladıkça bugün bile gözlerim dolar. Gerçek adı Erdem miydi, emin değilim. Bazıları İbo diye de seslenirdi. Gazetelerse ondan, üstü başı boyalı, uçuk ressam diye bahsederdi. Bütün gün köşesine çekilerek yaptığı resimler, sadece sokakta değil, Asmalımescit’te bir yerlerde mutlaka karşımıza çıkardı. Pek konuşmazdı ama Erdem’i her gün sokakta görmek, bize bir çeşit güven duygusu verirdi.

Tünel Meydanı’ndaki Cafe Gramofon’u bir ben mi hatırlıyorum? Gecenin ilerleyen saatlerinde bile piyano sesleri Gramofon’dan etrafa yayılırdı. İlk söyleşilerimin çoğunu o kafade yaptım, zaten ne zaman ünlü bir konuğumuz olsa koşa koşa Gramofon’a giderdik. Çünkü en güzeli oydu. Şimdi aklıma gelince internetten bir bakayım dedim. Karşıma çıkan linklerden birini tıkladım ve 2006 yılında yazılmış bir haberde şu satırlara rastladım: “Sahnesinde Aydin Esen, Milt Jackson, Slide Hampton, Grady Tate, Scott Hamilton, Ted Curson, Pet Metheny, Charlie Haden, John Nugend gibi dünyaca ünlü ismi ağırlayan Cafe Gramofon, 2006’da da birçok müzisyene ev sahipliği yapmaya devam edecek…” İşte böyle bir yerdi Gramofon. Bize sokağın bir köşesinde oturarak caz konserleri dinleme lüksü yaşattı. O dönemin Beyoğlu’suna çok yakışıyordu, sanmıyorum ki bugünün Beyoğlu’su böyle bir mekânı kaldırsın.

Tünel Geçidi’nin de galiba en güzel zamanlarıydı. Pasajdaki kafelerden birinde keyifle oturan insanları izlemek bile eğlenceli geliyordu bize. Ama nasıl havalı kafelerdi onlar ve ne kadar da havalı müdavimleri vardı. Evet, müşteri değil, müdavim; o zamanki mekânların ayrıcalığı buydu. Çoğunun da müşteri ağırlamak dışında ürettiği bir değer vardı. Kakule’de ücretsiz tango dersleri verilir, bazen tavla turnuvaları düzenlenirdi. Kino’nun bahçesi ne güzeldi. Kum Saati, kesinlikle mahellenin en cool abilerinden biriydi. İşletmecisi Mehmet Öktem, her defasında mekân değiştirmek zorunda kalsa da blues sevdasından neyse ki vazgeçmedi.

Her ne kadar hop diye kapısından dalmaya çekinsek de (tümüyle saygıdan) Eren Kitapevi’nin köşedeki varlığı içimize su serperdi. Ottomania’nın vitrinleri her zaman çok albeniliydi. Babylon, o küçücük haliyle dünyanın müziğini Şehbender’e taşır, ruhumuza dokunurdu. Cep Sanat, iki adımda kendini galeride bulmak demekti. Contemporary Art Marketing, ta Nişantaşı’nı bırakıp buralara gelmişti, iyi ki de gelmişti. Çitlembik Kültür, adı gibi tatlış bir yayıneviydi. Defne Sabun, Timurlenk Çerçeve ve Antik Avize’nin her biri mahallede ayrı bir kültürel dokuydu. Flamm, her önünden geçişimizde ‘kim var içeride’ diye başımızı kapıdan sokmak isteyeceğimiz kadar merak uyandırırdı. Asmalımescit Balıkçısı ve Refik ise henüz ağzına rakı değmemiş biz çaylaklar için dışarıdan bakınca bile baş döndürücüydü. Şimdi Cafe’nin sahibi Aydın Kandemir’in günaydın’ları olmadan, mesaiye başlamak acaba nasıl olurdu? İstisnasız her sabah selamlaşırdık çünkü…

Bir uçtan bir uca toplasanız 300 adımda gezecebileceğiniz bu küçük mahalle, sanki İstanbul’a hayat veriyordu. Gün geçmiyordu ki yeni bir şey olmasın… Bir sabah karşımızda Helvetia’yı gördüğümüzde nasıl da şaşırmıştık. Hatta deli mi bunlar, ne işleri var bu köhne binada bile demiştik. Ama Müfferra ve Zeynep kısa zamanda harikalar yaratmayı başardı. Öğlen molalarında gittiğimiz yemekçimiz, bize hep torpil geçen mahalle mutfağımız oldu. Helvetia’nın estirdiği rüzgârla sokak hızla hareketlenmeye başladı. House Cafe, Tünel Geçiti’nin girişindeki yerini aldı. Ardından sırasıyla diğerleri geldi. Sokak iyiden iyiye renklenince, Nevizade popülerliğini Asmalımescit’e kaptırdı. “Bohem hayatın başkenti Asmalımescit” başlıkları, tam da o günlerde atılmaya başlanmıştı.

Hazır ortam şenlenmişken, Otto ikinci mekânını Sofyalı Sokak’a açtı; bizim Sofyalı’nın tam karşısına. Bizim Sofyalı dediysem, gerçekten de bizim Sofyalı. Mustafa Abi sağolsun, bize kendimizi hiç müşteri gibi hissettirmedi. En yoğun zamanlarında bile sıkışacağımız bir masa ayarlardı; paramız yoksa deftere yazdı; sevdiğimiz tatlıyı ikram etti. Hamsi buğulamayı çok özledik be Mustafa Abi dediğimizde, hemen ustaya salık verdi. Şimdi düşünüyorum da o kadar muazzam bir müşteri profili, bugün çok az mekâna nasip oluyordur. Bir bakıyorduk ki yan masamızda İstanbul Bienali’nin dünyaca ünlü konukları oturuyor. Bir başka masada senfoni orkestrasının şefi sipariş veriyor. Zaten şehrin kültür sanat hayatına yön veren ne kadar insan varsa, mutlaka oralardaydı.

Bir seferinde Berlinli bir sanatçıyla tanışmış, kısacık bir zamanda gelişen sohbette karşılıklı adreslerimizi almıştık. Zaman geçince biz unuttuk tabii; ama aylar sonra sergisinin açılacağını haber verdiği kartı bize ulaşınca, bir daha hiç unutamayacağımız mutluluklardan birini yaşamıştık. Böyle ne çok hikâyemiz oldu; inanmazsınız filmlerdeki o zengin armatörler bile Sofyalı’da karşımıza çıktı. Kendi içinde ayrı bir dünya gibiydi Sofyalı; Türkçe, İngilizce, Fransızca, Almanca, Rumca dilleri havada birbirine karışıyordu. Gerçi benim Cezayir asıllı bir Fransız sandığım yakışıklı Afyonlu çıktı ama olsun, bir daha rastlamayacağım kadar güzel bir karşılaşmaydı… Diyeceğim o ki meyhane şıklığında yediğimiz o güzelim ev yemekleri için galiba hepimiz Sofyalı’ya ayrı bir teşekkür borçluyuz. Şu sıralar yolunuz düşerse benden Şenol’a selam söyleyin. Mustafa Abi gitti ama Şenol tüm nezaketiyle hâlâ Sofyalı’da…

Çubukçu Han’a gelince… O da apayrı bir hikâye. Komşularımızdan biri, gitar atölyesiyle ünlü Ekrem Özkarpat’tı. Sanatçı Ali Kazma ve karikatürist Birol Bayram da binada karşılaştıkça selamlaştığımız isimlerdi. Stüdyo İmge Yayınları sayesinde dönemin yeraltı edebiyatı yazarlarının çoğunu tanımıştık. Rahmetli dostumuz Sabri Kaliç’i ve Pogo’nun yazarı sevgili Ayça’yı buradan ayrıca selamlarım. Bir de efsane bir çaycı Alaeddin Amca’mız vardı ki kendisi evlere şenlik bir insandı. Ondan kaptığımız bir fincan kahveyle baktığımız kapı önü falları, uzun çay sohbetleri en güzel Çubukçu Han ritüelimizdi. Bazen elimizdeki fincanla mahalleyi turlar, oradan İstiklal’e geçip Lebon’dan ya da üşenmezsek ta Kumbaracı Yokuşu’ndaki Küçük Kurabiye Dükkanı’ndan tatlı bir şeyler alıp ajansa geri dönerdik.

Anlayacağınız birlikte yaşadığımız, sokaklarında birlikte nefes alıp verdiğimiz, bize ait bir mahalleydi Asmalımescit. Mekânlar, insanlar ve hatta kediler köpekler mahalleyle o kadar bütünleşmişti ki birinin yokluğu hemen fark ediliyordu. Üç gün uğramadığım manav, arkadaşımla bana elma gönderiyordu. Lebon’daki Şakir Amca, çikolatayla küs arkadaşları barıştırıyordu. Mahallenin serseri kedisi Haydut (kendisinin kocaman ve yamuk bir kafası vardı) ortan kaybolup birkaç gün sonra döndüğünde bir kahraman gibi karşılanıyordu. Hepimiz bilirdik ki yine bir kavgadan çıkıp gelmiş; bu yüzden onu gördüğüne sevinmeyen olmazdı.

Bir ayağımızın hep sokakta olduğu güzel zamanlardı. O yüzden nasıl çalıştığımızı da pek anlamazdık; çünkü sevdiğimiz işi kendi mahallemizde yapıyorduk. Haberi yazılacak sokak, tanıtılacak mekân, takip edilecek festival, hatta o ay söyleşi yapılacak ünlü bile hep yanı başımızdaydı. Kaç tane ünlüyü sokakta kıstırıp randevu kopardığımızı bir ben, bir de Melike bilir. Halit Ergenç’i bir akşam House Cafe’de nasıl da yakalayıvermiştik.

En büyük şansımız da civardaki komşularımızdan birinin İKSV olmasıydı. Her festival öncesi kendimizi komşuya gider gibi kapısında bulurduk. İdil Kartal’a ve Ayşe Bulutgil’e, her defasında bizi sempatiyle karşıladıkları için çokça teşekkür… Kocaman bir teşekkür de bana sadece yazı yazmayı değil, yaşamayı da sevdiren dostlarıma. Seyra’dan Ebruş’a; Ramo’dan Asuman Abla’ya; Yasemin’den Yusuf’a; Barış’tan Belma’ya, Kaan’dan Arzu’ya; Emre ve Yasin’e… İyi günde, kötü günde benimle birlikte Era’yı yaşayan herkese selam olsun. Birlikte az çile doldurmadık…

Derken Asmalımescit’in yükselişi önlenemez bir biçimde hızlandı. Bir zamanlar kimsenin yüzüne bakmadığı, tinercilerin, ayyaşların kol gezdiği bu küçük mahalle, artık şehrin tek cazibe merkezi olmuştu. Etraftaki tarihi binalar birer ikişer otele dönüşüyordu. Eskiden yanından geçmeye korktuğumuz o döküntü bina, Ada Han olarak karşımıza çıktı. Mahallenin diğer eski binaları da bu dönüşümden payına düşeni aldı. Bitpazarı’na nur yağınca mekân sirkülasyonu da hız kazandı tabii; biri açıldı, diğeri kapandı. Hâl böyle olunca Karamuk daha fazla sokakta tutunamadı; bir gün baktık ki Mesut gitmiş… Laz Bakkal’ın yerini, çoktan yeni sahibi almıştı. Sonra Kakule sessizce dükkânı kapadı. Başka bir gün Kum Saati’nin yerine saçma bir mekân açıldı. Gramofon’dan piyano sesleri yükselmiyordu artık. Haydut, zaten mahalleyi terk etmişti. Ressam Erdem de kaç zamandır pek görünmüyordu. Sonra nasıl oldu da ortadan kayboldu, bir türlü anlayamadık. O gidince renkler de hayatımızdan gitmiş oldu, bunu çok sonra fark ettik.

En sonunda biz de Çubukçu Han’dan taşınmak zorunda aldık. Yeni yerimiz, Asmalımescit Caddesi’ndeki Asmalı Han’dı. Maceramız burada başka türlü devam etti. Mesela hemen etrafımızı kuşatan Zeytinli, Yare, Yakup2, Asmalıcavit, Boncuk gibi meyhaneler sayesinde mesaide rakı kokusu eşliğinde nasıl yazı yazılır, çok iyi öğrendik. Buna ihtiyacımız da vardı doğrusu, yoksa nasıl hayalet yazar olurduk? (Bir gün biraz daha içersem, bunun hikâyesini de anlatırım size.) Akşama daha çok varsa köşedeki Lokal imdadımıza yetişti. Fıccın’ın karnımızı doyurmak dışında, dostumuz olmak gibi bir misyonu da vardı. Flavio ise bir saatlik molalarda bize her şeyi unutturdu. Orada içtiğimiz şarapların, kaçak sardığımız tütünlerin hatrı nasıl unutulur? Unutulmuyor ki, birkaç yıl sonra bambaşka bir mekânda Flavio’da çalışan garsonu gördüğü için Merve’nin gözleri dolabiliyor. Ya da benim o sokağın devasa bir Mado’ya dönüştüğünü gösteren her fotoğrafıma, Berna ta Paris’ten iç çekebiliyor? Huzurlarınızda o masanın etrafında bulunan herkese; Melike’ye, Eslihan’a, Merve’ye, Berna’ya, Ebru’ya, Tuğba’ya, Gökçe’ye ve Barış’a buradan kadeh kaldırıyorum…

Özetle benim küçük mahallemde o günlerde olanlar böyleydi. 20 yaşında caddeye adımını atarken karşılaştığı Fikret Mualla sergisinin şaşkın öğrencisinden, 30’larına doğru Pera Müzesi’nde Frida’yla aynı kalp ağrısını paylaşan kadına uzun bir zaman geldi geçti. Ve maalesef buraya kadardı. Her geçen gün artan şöhreti, bir şekilde Asmalımescit’in sonu oldu. Önce insanları değişti mahallenin, sonra yaşantısı… Yeni kimliğiyle, bağımsızlığını da kaybetti Asmalımescit; artık alternatif değil, sadece popülerdi. Ben mahalleyle 2015 yılında vedalaştım; orayı benim için güzel kılan her şey geride kaldı. Şimdilerde hafta bir ya uğruyorum ya uğramıyorum. Ama gidiyorsam da üşenmeyip Taksim Meydan’dan Tünel’e kadar yürüyorum. Hatta özlediğim sokaklardan geçmeye, sevdiğim binaları fotoğraflamaya çalışıyorum. Her defasında eski bir mekânın daha kapandığını görmenin, beni nasıl üzdüğünü tahmin edebilirsiniz. Neredeyse hepsinin gidişine gözlerimle şahit oldum.

En son geçen hafta ziyaret ettim Beyoğlu’nu, bu kez de Balık Pazarı’ndaki Üç Yıldız’ı göreyim istedim. Feridun Amca her zamanki gibi işinin başındaydı. Son günlerde peş peşe çıkan İstiklal bitti haberlerini sordum. “Benim için çoktan bitmişti… Dostlarımın hepsi gitti, artık caddeye bile uğramıyorum,” dedi. Haksız da sayılmaz hani; bizim 10 yılda gördüklerimiz, onun 90 yılda tanık olduklarının yanında nedir ki… Bundan 10 yıl önce “kimdir İstanbullu” gibi gayet romantik meselelerimiz vardı. Elimizde kayıt cihazıyla sokak sokak dolaşıp İstanbul sohbetleri yapardık. Bu kısacık zaman diliminde koskoca bir şehir tam anlamıyla bitti; kavgası yapılacak bir İstanbul da kalmadı ortada.

Peki, kurtulur mu bu şehir? Yıllar önce aynı soruyu ben de Beyoğlu özelinde sevgili Giovanni Scognamillo’ya sormuştum. Yanıtı aynen şöyle olmuştu: “Feriköy’de bir Katolik mezarlığı var, oradakileri yeniden diriltebilirsek, eski Beyoğlu da belki yeniden dirilebilir. Başka türlü olmaz.” Bu cümleleri kurarken de gülümsemişti. Beyoğlu’nda doğup büyüyen biri olarak 80 yılı aşkın bir zamanda, gözlerinin önünde kim bilir kaç kez gitti geldi Beyoğlu. Zaman içinde gelenler, gidenler, gelenler, gidenler hep oldu aslında. Bugünkü manzaranın bu kadar üzücü olmasının sebebi, artık her şeye hastalıklı bir kötülüğün hâkim olmasıdır belki de. Şimdi her şey yapış yapış baklava, her şey buram buram kebap, her şey rengârenk peluş… Ama ben yine de bir gün İfİstanbul’a koştururken, Fıccın’daki Erdem’in, “Boşver filmi, gel de okey oynayalım!” diye seslenişindeki o samimiyeti hep saklayacağım. Saklayacağım ki kalbim soğumasın.

***BEYOĞLU NOTLARI

MİHA: Hayat okulu. Nesli, Filiz ve Gökçe ile Cumhuriyet Dergi’li muhabirlik nöbetleri. Yolu MİHA’dan geçmiş herkese ve Kayıhan Hoca’mıza sevgiler.

Üçüncü Mevkii: Asansörle gelen yemek. İsmet, Mahmut ve Ferda’lı çikolata soslu muhallebi keyfi.

Leylek Kafe: Kaçak çay. Hıdır, Türkan, Filiz, Neslihan, Özge, Şahinde, Başak, Örgüt, Fırat ve İsa’yla öğrencilik yılları eğlencesi.

Film Festivali: Gökçe ile ilk festival heyecanı. Elde festival kitapçığıyla Emek Sineması, Alkazar, Sinepop, Atlas Sineması turları.

Emek Sineması: Melike ile gala bekleyişleri. Biletsiz film için Hikmet Amca’ya duygu sömürüsü. Sonuç: Geçin bakalım!

Nahıl: Sevdiklerimizi şaşırtan sürpriz hediyelerin adresi; el emeği göz nuru.

Aslıhan Pasajı: Yusuf Atılgan, Sait Faik, Sabahattin Ali, Füruzan, Sevgi Soysal… Birinci baskı kitap sevinçleri; Sait Maden kapakları mutluluğu. İnternetin olmadığı yıllarda gitmeden yazılacak her gezi rotası için dergilerin tarandığı büyük arşiv.

Balık Pazarı: Balin-Lord çikolata, tulumba ve ayva tatlısı, hepsinin üstüne mis gibi turşu suyu.

Manda Batmaz: Mehmet Ağbi’nin nefis Türk Kahvesi.

Hazzo Pulo: Hayallerimi süsleyen çaycı Mustafa Amca.

Elhamra Pasajı: Haftada birkaç kez uğranan Sel Yayınları, her kitaba düşülen romantik Beyoğlu notları.

Ece Han: Bitmeyen 1 Mayıs röportajlarım yüzünden tarihinde ilk kez geç kapandı. O akşam başımda bekleyen Nuh Köklü’ye tüm kalbimle sarılıyorum. Bizi kartopuna küstürdüler ama dilerim günü gelir hep birlikte karlar altında uzun eşek oynarız.

Yapı Kredi Yayınları: Türk edebiyatını daha çok sevme sebebi. Sevgili arkadaşım Haluk’un çok kıymetli kitap hediyeleri. Hâlâ özlenen sergi kokteylleri.

Fıccın: Çerkez mantısı, mısırlı ısırgan otu çorbası. Ferdi, Ramazan ve Erdem’in ömür boyu unutulmayacak dostlukları; Beyoğlu’nda her zaman çalınacak kapı.

Ambar: Ekolojik dünyayla tanışma. Defne sabunları, gül suyu, bitki çayları. Gülten Hanım’ın şefkatli ellerinde şifa bulmaca.

Celalettin Benli: Güzel gömlekler terzihanesi.

Robinson Crusoe: Güzel kitapçı, güzel kartpostal, güzel vitrin. Bulunmayan şeylerin bulunduğu yer.

Ada Kitabevi: Her yılbaşı alınan Ece ve Metis Ajandaları.

Narmanlı Han: Cumhuriyet Dergi için ilk röportaj: Mektupla gelen şiir…  Ve tabii ki Narmanlı kedileri, kedili amca.

Saint Antuan: Kabul olmayacak dileklere yakılan mum.

Lale Plak: İlk Miles Davis ve Nina Simone CD’leri.

Enginar: Bir zamanlar Galata. Supertramp’lı günlerin ilk sarhoşluğu.

Kuledibi Kahvehanesi: Türkan, Melike, Neslihan, Burcu, Esra, Filiz, Hıdır, Özge… Nöbetleşe romantik hareket durağı. Huysuz garsona rağmen saatlerce çekirdek çitleme başarısı.

Tepebaşı: Günbatımlarında ucuz şarap içmece. Hıdır’a verilen ilk pozlar.

Siya Siyabend: Bizim sokağın çocukları. Siya siyabend sidileriiiiiiiiii!

Yeşilçam Sineması: Elde çay fincanıyla film izleme lüksü. Hiçbir zaman bizi kırmayan, sırf yetişelim diye filmi bekleten, sevdiğimiz filmleri gelecek programa koyan sevgili Güven.

Ara Kafe: Bir zamanlar gerçekten güzeldi.

Ensiz Sokak: Hiç unutmayacağım karşı pencerem ve onun tatlı hatırası.

Kelebek Korse: Kışa hazırlık. Termal giysi de neymiş, yaşasın yün içlik!

Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü: Hayatımın macerası ve kıymetli Stefanos Yerasimos.

Babylon: Sevgiliyle gelen, bir daha gitmeyen caz sevgisi.

Kumbaracı Yokuşu: En sevdiğim. Bedava İstanbul gezisi.

Cihangir Camii: Güzel manzara, boş hayaller.

Tarık Zafer Tunaya: Az paraya çok film, iyi film. Ağlayan Çayır’da nasıl helak olduğumuz unutulmayacak.

Serdar-ı Ekrem: Kestirme ortadan kaybolma rotası.

Çukurcuma: Kimse bilmez, kimse bilmez.

Büyük Londra: Bendeki hatırası, şizofren bir piç kurusuna feda edilmeyecek kadar güzel. Hem oradaki papağan benim arkadaşım. İnanmazsanız gidin sorun.

Bir Levantenin Beyoğlu Anıları: Canım Giovanni Scognamillo. Şu sıralar sık sık aklımda. O çıkmıyordur artık pek caddeye, gidip kapısını çalsak ne iyi olur. Selam olsun.

Paşabahçe: Her yılbaşı öncesi bir koşu gidip geldiğimiz. 

Lebon: Melike ile kalbe giden yol. Canım Şakir Amca.

Flavio: Merve’den gelen dünyanın en güzel sorusu: Kızlar, acıktıysanız Flavio’ya gidelim mi?

Petra: Berni ile zarif bir bilekliğin, şık bir yüzüğün izinde… Evet, kendi küpeni kendin al!

Terkos: Modayla ilişkimiz; çok ekmeğini yedik.

Fotoğrafta gördüğünüz üç köpek: Tam bir arkadaş çetesi. Bir zamanlar Galata onlara emanetti. Herkes hikâyelerini bilirdi. Sonra kuçular da gitti.

Era: Güzel başlangıç, kötü son. Hatırası bizimdir.

  • Photos by simitagaci. Hepsi farklı dönemlerde Beyoğlu’nda çekildi. 

 

 

 

 

 

10 thoughts

    1. Duygulandirdiniz beni, güzel yorumunuz için teşekkürler. Bunları hatırlayan başka birilerinin olması bile güzel. İnsan her şey silinip gidecek diye korkuyor… İstanbul’dan sevgiler.

      Beğen

  1. Sevgili Simitagacı, ne güzel hatırlamışsın, hatırlatmışsın Beyoğlu’nu ..
    Beni ve sevgili arkadaşım Ayşe Bulutgil’i de bu nostaljinin bir parçası olarak hatırladığın için teşekkürler.. Biz de herzaman sevgili sinefillerimizi o güzel Luvr Apartmanı’nın (şimdi Oxxo :( dördüncü katında ağırlamaktan büyük keyif aldık.. Hepsi geçti, hepsi güzel hatırlanacak.. İçten sevgiler .

    Liked by 1 kişi

    1. Ah İdil Hanım, sizi nasıl unuturum. Her festival dönemi, komşunun kapısını çalar gibi soluğu Luvr Apartmanı’nda alırdık. Belki farkında değilsiniz ama desteğinizle hayatımıza yeri doldurulamayacak güzellikler kattınız. Sizden böyle bir mesaj almak bile beni çok duygulandırdı. Her şey için tekrar teşekkürler ve çok sevgiler.

      Beğen

  2. Sevgili Simitağacı, ne güzel hatırlamışsın, hatırlatmışsın Beyoğlu’nu.. Beni ve sevgili arkadaşım Ayşe Bulutgil’i de o eski güzel günlerin bir parçası olarak hatırladığın için çok teşekkürler.. Biz de IKSV’nin o güzelim Luvr apartmanında (şimdi Oxxo :( sevgili festival dostlarımızı ağırlamaktan her zaman büyük keyif aldık. Hepsi geçti, hepsi güzel hatırlanacak.
    İçten sevgiler ..

    Liked by 1 kişi

    1. Ah İdil Hanım, sizi nasıl unuturum. Her etkinlik öncesi yan komşumuzun kapısını çalar gibi Luvr Apartmanı’na koşardık. Hep güler yüzle karşıladınız bizi. Belki farkında değilsiniz ama desteğinizle hayatımıza hiç unutamayacağımız güzellikler kattınız. Bendeki yeriniz ayrı. Sizden böyle bir mesaj almak bile duygulandırdı beni. Her şey için tekrar teşekkürler ve Sevgiler…

      Beğen

  3. baharın istanbula taşındığı, benim ankaradan istanbula günü birlik geldiğim günlere gittim. çok duygulandım. şimdilerde oralara hiç yolumuz düşmüyor, düşünce de buralar artık biz olmadığımız için böyle çirkin diye düşünmek istiyorum. ama o günleri de çok özlüyorum.

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s