Sanatın fiyatı ne olmalı?

kerimcan

Geçenlerde Twitter’da bir yakınmaya rastladım, Kerimcan diye bir şarkıcı gecelik şov için büyük miktarda para alıyormuş ve ülkemizdeki tiyatrocular alamıyorlarmış hatta işsizlermiş. “Allah Allah, Kerimcan O Hayat Benim dizisinde oynuyordu neden bırakıp sahnelere dönmüş?” diye düşünürken onun Keremcem olduğunu hatırladım. Kerimcan bambaşka biriymiş. Yanlış anlamayın, popüler kültür bilgisizliğimle ne kadar üst sınıf olduğumu kanıtlamaya filan çalışmıyorum, bu tamamen sosyal hayatımın hareketsizliğinden kaynaklanan bir şey. Çevremde son dönem şarkıcılarının ücretlerinden bahsedecek dedikoducu arkadaşlarım olsa elbette merakla dinlerim ama nemrut biri olmak gündemin 2 yıl gerisinden gelmeyi gerektiriyor.

Neyse, beni rahatsız eden şu yakınmaya dönelim. Bu yersiz karşılaştırmaların ilki değil elbette. MTV reality şovlarından birinin yıldızı ile yazar Toni Morrison’ın üniversitelerde konuşma yapmak için aldıkları ücretlerin karşılaştırıldığını hatırlıyorum. Film festivaline gelmiş konusuz sanat filmiyle Maskeli Beşler yahut başka sulu filmi karşılaştıran sinefilleri biliyorum. Daha da zorlarsak Maksut Aşkar’ın lokantasındaki yemekleri sokak yemekleriyle kıyaslayanlar bile var. Hepsinin ortak yanı yetişkin bir insanın hayatını tamamen sanata ve diğer rafine şeylere harcayamayacağı, tamamen keskin sınırlarla ayrılmış olmasalar da eğlence ve sanatın farklı yerleri ve zamanları olduğu ve bütün bunların yanında sanatın birikim ve heves gerektirdiği, yaşamaktan zevk almayı aklına dahi getiremeyen çoğunluğun tercihinin elbette kendisini rahatlatacak olan eğlenceye yönelmesinin normal olduğunu anlayamamış insanlar tarafından yapılmış olmaları.

Sağlıklı bir kıyaslama Kerimcan ile Serdar Ortaç konseri arasında olur, ikisinin de müziğin en temel bilgilerinden bihaber olduğu belli, meslekleri konser vermek ve eğlence sunmak. Bu insanlar para kazanırken benim gibi dört yıl tiyatro okumuş bir insan neden zengin değil diye sormak ilginç. Elbette bu şovmenlerin aldıkları paraları savunmuyorum, bana kalırsa evdeki eşyaları ateşe vermek daha keyifli bir vakit sunar fakat tiyatrocuların parasızlığıyla Kerimcan’ın kazandığı para fizikteki bileşik kaplar kurallarıyla hareket etmiyor, birinin kazancının ötekinin kaybıyla hiç alakası yok.

Ülkedeki asıl akıl almaz olay hükümetin sanata olan kayıtsızlığı ve hatta bazen de nefretinin de etkisiyle sanat çatısı altına giren her şeyin aydın kesim tarafından benimsenip şiddetle savunulması. Halbuki her okulunu okumuş, eğitimini almış insanın ait olduğu sanat dalında icra ettiği şey sanat sayılmak zorunda değildir. Öte yandan elimizde sanat sayılacak şey o kadar az ki iyinin kötünün kıyaslamasını dahi yapamıyoruz, tamamen tembellik, adam kayırma ve yeteneksizlik yüzünden ortaya çıkan korkunçlukları ayakta alkışlarken buluyoruz kendimizi.

Tiyatro mu? Oradan başlayalım, konservatuara girdiniz ve eğitim aldınız. Bu sizi hala sanatçı yapmaz, üzgünüm. Dünya üzerinde başka oyun kalmamış gibi çiftlerin eş değiştirmesi, boşanmış çiftlerin karşılaşması, karanlıkta yanlış kişiyle öpüşmek gibi çılgın komikliklerin barındığı çeviriler, yönetmenin ve çoğunlukla da başrol oyuncusunun kontrol manyaklığı sayesinde kendi yazdığı ve keşke yazmasaydı dediğimiz manasız oyunlar, tabularınız yıkılacak, ezberleriniz bozulacak diye pazarladıkları eşcinsellik, ensest, seks gibi eminim ki hepimizin kalbini durduran konular sanat olarak kabul edilmek zorunda değil. İsim vermeyeyim ama bu işlerde tanrı gibi görülen ve kitap okur gibi konuşan, oyun boyunca sahnedeki aynadan 70 yaşındaki formunu hayranlıkla izleyen isimleri de beğenmek zorunda değiliz. Dört mevsim bronz birini izleyeceksem bu Can Gürzap değil de Kerimcan olsun isterim şahsen.

Biraz da bildik sulara yüzeyim, İstanbullu değilim, AKM’nin o ihtişamlı günlerini göremedim, orada bir Salome izleyemedim. Onun yerine Süreyya’nın o minik, klimasız salonunda gerçek şaheserlere tanık oldum. Neler ki yok ki aralarında, söylediği aryanın koca bir parçasını unutup devamına ilerleyen Rosina’yı canlandıran soprano, L’Elisir D’amore’nin ikinci yarısının başına “seyirciyi anlıyoruz” manasında, manasızca koyulan bir O Sole Mio (şaka değil), pop art’tan esinlenmiş ama her nedense 30’lar, 40’lar ve 50’lerden elbiseler ve inanmayacaksınız ama kalça kıvırtıp gerdan kıran bir prens içeren La Cenerentola (gala gecesinde Rossini’nin mezarından çıkıp intikam almaya yemin ettiği rivayet edilir) ve sanırım yine sözler unutulduğu için Sezar’ın aryasını sadece kendisini canlandıran mezzo’ya değil bütün salona bağırarak duyuran suflör bunlardan sadece birkaçı. İmkansızlık, parasızlık gibi savunmalara karnım tok, her şey parayla değil. Deneysel olacağım, librettoyla yakın dönemlerden biri arasında paralellik kuracağım derken eserin özünü çöpe atmak, tarihten habersiz olmak parasızlıkla alakalı değil örneğin. Opera sahne demek değildir, iyi icracılar ve iyi bir fikir sade ama kaliteli gözüken sahne en bilgisiz dinleyiciyi bile çekebilir. Bir karşılaştırma yapacaksak neden Kerimcan ve operacı arasında yapmak yerine daha yetenekli olduğu halde işsiz olan operacıyla daha aynı sözleri beş kez tekrar ettiği aryasını karıştıran ama sahnede olan soprano arasında yapmıyoruz ki?

Cahil halkı Kerimcan izliyor diye hor görüp izlemeye geldiği operayı kenarından köşesinden kesip, animasyon oyunları ekleyip arsızca napolitenlerle sunmak da ne demek? Keşke Kerimcan çıksaydı, modern sanat diye pazarlayabilirdik belki, sonuçta her türlü opera izleyeceğiz diye geldiğimiz salonda anlaşmadığımız bir şeyi dinlemiş olurduk.

Klasik müzik üç yüzden fazla yıldır bu dünyada, modern yorumlara kesinlikle karşı değilim ama günümüz uygun hale getirilmek zorunda filan değil. Modern yorumlar, sahneler farklılık ya da ilginçlik olsun diye kurulmaz, uygun bir paralellik vardır ve ortaya bununla sunulur. Operayı müzikalden farklı kılan insan hislerini temel alması olduğu için eserin yaratılışının üstünden yıllar geçse de anlamını yitirmeyeceğidir. Handel’in Semele’si The Affair’den çok da farklı olmayan bir aldatma hikayesini anlatır. Mozart’ın Cosi fan tutte’si Haneke’nin elinde içsavaş temasıyla tekrar canlanır, Bizet’nin Carmen’i Sevilla yerine Küba’da, boğa güreşçisi yerine boksörle anlamından hiçbir şey kaybetmeden yeniden doğar. Ortalarında bir yere bu büyük bestecilerin koymayı akıl edemediği bir halk müziğini eklemeye gerek yoktur. Müzik her zaman söze ihtiyaç duymaz, aileden torpilli orkestra şeflerinin babacan bir edayla konser ortasında halkı bilgilendirmesine gerek yoktur. Besteci hakkındaki bilgi broşürlerde yazar. Halk dediğiniz salak değildir, sanattan hoşlanmıyorsa Kerimcan’ı dinlemeye gider, hoşlanıyorsa sizin onu eğitmenize, napolitenlerle yumuşatmanıza, tembelliğinizi basitliklerle örtmenize ihtiyacı yoktur.

Resim sabah.com.tr’den alındı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s