Yunanistan dosyası (I)

Uzaklardan buzuki sesi ile karışık dalga hışırtıları mı duydunuz? Canınız ahtapot ızgara, feta peyniri mi çekti birden? Gözünüzün önünden sakallı dövmeli “ella ella!” diyerek konuşan adamlar mı geçiyor? Karşınızda bir iki katlı beyaz taş evler, masmavi sandalyeler mi görmeye başladınız? Telaşlanmayın, aldığınız ilaçlar yüzünden halüsinasyon görmüyorsunuz. Yunanistan dosyasını Mahmut olarak gururla açıyoruz. Hep beraber, -en klişe tabiriyle Ege’nin diğer yakasına-, komşumuza gidiyoruz. Ziyaret edenlerin genelde mutlu mesut ayrıldığı, ama “oğlum yedik içtik, na şu kadar para verdik, tabi batar lan bu adamlar!” diye gevrek gevrek güldüğü, zaman zaman “ay yok iyi hoş ama benca bi Alaçatı diyıl!” yorumlarının yapıldığı Yunanistan’da hayat nasıl, Yunan ahalisi ne durumda, burada yaşamanın zorlukları kolaylıkları neler, elimden geldiğince anlatmaya çalışacağım.

Benim Yunanistan ile olan hikayem 80’ler sonuna denk geliyor. Babamın THY Atina ofisinde çalışıyor olması küçükken yaz tatillerimi burada geçirmeme sebep oldu aslında. 2015 senesinin Haziran ayında buraya taşınmam ise tesadüf; 7 senelik Hollanda macerama biraz ara vermek, 3-4 ay kalmak için geldiğim bu şehirde, hayatıma devam etme kararı aldım. Ailemde bildiğim kadarıyla Yunan kanı yok, bizimkiler Girit’ten falan gelmemiş yani anlayacağınız. “Aman da geldim, büyük büyük dedemin taş evini buldum, çöktüm duvarın dibine ağladım” durumları da yok. Küçüklüğümün yaz aylarını geçirdiğim şehre 27 sene sonra bir şekil geldim işte. Kader diyelim, kısmet diyelim, ne dersek diyelim.

Hayatının çoğu yılını İstanbul’da geçirmiş, sonrasında İsveç ve Hollanda’da toplam sekiz sene yaşamış biri olarak, Atina ve Yunanistan hakkında hâlâ gelgitli düşüncelere sahibim. İstanbullu olan yanım şehrin (ve ülkenin) karmaşasını hengâmesini tatlı tatlı onaylarken, Hollandalı olan yanım ise işlerin düzensizliğini, insanların zaman kavramından bihaber olmasını hiç ama hiç sevmiyor. Kocaman balkonumdan, karşı apartmanda “cırcırcır” dedikodu yapan yaşlı teyzeleri izlemeye bayılırken; çöp atmak için dışarı çıktığımda çöp konteynerinin dibine park etmiş komşumuzun arabasını görünce o silecekleri kırasım geliyor. Bipolar, deli tavırlara sahibim. Ve sebebi Yunanistan. Bu yazıyı konu başlıklarına ayıra ayıra yazmayı deneyeceğim, öyle her şeyden karman çorman bahsedip aklımızı bulandırmaya gerek yok sonuçta, hadi başlayalım o zaman.

Atina 

Hey gidinin tanrıçasından ismini alan bu beton denizi, bu çok gürültülü, bu çok sıcak şehir, Yunanistan toplam nüfusunun yüzde otuzundan fazlasını barındırıyor. 4 milyon nüfusa sahip Atina’ya kolayca büyük şehir unvanı verebiliriz. Beni görmeye gelen arkadaşlarımdan, daha önce yüz yüze görüşmediğim ama twitter ya da diğer sosyal medya platformlarından bildiğim insanlardan birbirinden farklı yorumlar duyuyorum Atina’ya dair. Kimisi 90’lar Türkiye’sine çok benzediği için çok heyecanlanıyor ve buraya bayılıyor, kimisi çok bakımsız ve eski buluyor. Ben benimsemesi ve alışılması zor  ve uğraş gerektiren bir şehir olarak görüyorum, ancak o eşiği geçtikten sonra insan gerçekten çok ama çok seviyor. Tek sorunu güzel şeyleri bulabilmek ve kendi Atina’nızı yaratmanız için uğraş vermeniz gerekiyor olduğu gerçeği. Çünkü aslında dünyada, Avrupa’da büyük şehir diye nitelendirdiğimiz şehirlerde iki günlüğüne bile orada olsak hepimizin kendini rahat hissettiği, benimsediği mekanlar vardır. Bu bir barlar cafeler sokağı olabilir, müzelerin birbirine yakın olduğu bir bölge olabilir, bir park olabilir vs… Atina’da bu yok; çoğu şey birbirinden ayrı, uzakta ve bağlantılı değil. Çok güzel bir sanat galerisi çok alakasız bir semtte olabiliyor, o galeriyi gezdikten sonra tatlı bir bara gideyim derseniz en az 20 dakika süren bi yolculuk yapmanız gerekebilir mesela, bundan bahsediyorum. Bu da üç günlüğüne orada olan ziyaretçiyi çok mutlu etmiyor. Ben, ziyaretçisi değil, yaşayanı olduğumdan bu eşiği aştım tabii ki. Hem dünyanın en önemli şehirlerinden birinde yaşıyor olmanın zevkini çıkarıyorum, hem de zaman zaman bir kasaba havasına bürünmesinden gizliden gizliye gurur duyuyorum. Mahallemde bulunan bakkal, fırın, manav beni tanıyor, halimi hatırımı soruyor, bir şeye ihtiyacım olursa hiç çekinmeden yardım ediyor. Böyle garip, çelişki dolu bir şehir işte burası. Kendimi bazen dünyanın merkezinde, kimi zaman ise Tire’de falan yaşıyormuş gibi hissediyorum.

İnsanlar

Gıybetse gıybet. Eleni, Yorgos, Maria, Nikos hakkında konuşmayacağız da kimin hakkında konuşacağız değil mi? Hemen iyi özelliklerinden bahsetmeye çalışayım o zaman: Yunanlar yardımsever, vicdanlı, insana ve insan ilişkilerine değer veren, keyiflerine düşkün, kocaman gülümseyen insanlar. Kötü özelliklerine gelince: aşırı vıcık vıcık aile ilişkilerine sahipler, estetik değerleri en az bizimki kadar kötü, şikayet etmekten özellikle zevk alıyorlar ve her yere / her şeye geç kalıyorlar. Yunan bi arkadaşınız varsa yanında bir üç saat durmanızı tavsiye ediyorum, bi sayın bakalım anası kaç kere arayacak. Ya da arkadaşınız anasını kaç kere arayacak. Böyle bir şey yok arkadaş! Vırvırvır da tırtırtır da anam da anam, babam da babam, dur bi de halam, ay bir de amcam! Bana fenalık geliyor, ben anamı babamı 10 günde bir arayan insanım, katlanamıyorum. Zaman ve geç kalma konusu ise en büyük derdim. Asla hiçbir yere zamanında gelmiyorlar, böyle bir şey olamaz. Ve bunun çok normal bir şey olduğunu düşünüyorlar, bu en kötü tarafı. Ama dünya tatlısı tipler bir yandan da. Yunan kadınının hastasıyım; güçleri eline almış, hakkından feragat etmeyen, bi sorun varsa çatır çatır hesabını soran kadınlar, mis gibiler. Erkekleri dünyadaki her erkek gibi biraz daha salakça, azcık şımarık, pışpışa pek düşkün ama kıyamadığımız türde sevimliliğe sahip. Türkiye ve Türkler hakkındaki düşünceler yaşlı ve genç olmak üzere ikiye ayrılıyor. Yaşlılar pek coşkun değil bu hususta ama gençlerin gayet aklı başında. Kimse artık Milli Güvenlik ders kitabında yazan palavraların derdinde değil. Garip bir sakinlikleri var genel olarak; yani ateşli ve kavgaya/tartışmaya hazır, kanı deli akan tipler ama mesela markette milyonlarca insan kasada, sırada beklerken, kasiyer telefonu çaldığı zaman telefonunu alıp dışarıya çıkıp bi beş dakika konuşuyor, kimsenin de gıkı çıkmıyor. Bu nası olabiliyor, benim hiç aklım almıyor. Ha bir de şu tembellik konusuna değineyim, hayır tembel değiller, yan gelip yatmıyorlar. Ekonomik krizin, dünyanın “of galiba batıcaklaar!” bakış açısının; insanların çalışmadığından değil daha büyük daha temel nedenlerden kaynaklandığını belirtmem lazım. Ki bu ayrı bir yazı olur, umarım onu da bir ara yazabilirim.

Gelecek yazı: Yeme İçme / Aile Yapısı / Orada Hayat Nasıl?

 

 

 

2 thoughts

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s