Reykjavik

Amsterdam, Schiphol Havaalanı’nda içim içime sığmıyor, 19 Haziran 2013, öğleden sonrası saatleri, aşırı heyecanlıyım; sürekli elimdeki biniş kartına bakıyor, kapıya doğru hızlıca yürürken gülümsüyorum. “KEF” yazıyor kartın üstünde, Keflavik Havaalanı’nın uluslararası kodu.

İzlanda’ya gidiyorum. Sonunda. Yıllar yıllar süren hayalime.

Yine bir çocukluk hikayesi aslında; atlaslara bakarak uykuya dalınan gecelerde, Avrupa haritasının sol üst köşesinde bulunan, baya tipsiz bir balığa benzeyen o ülke. Atlasları bırakıp da devcileyin depresif bir ergene dönüştüğümde dinlemeye başladığım şarkıların bestelendiği o ülke. Karga’nın üst katında, oralı müzisyenlerle ilgili adını hatırlamadığım bir belgeseli izlerken aklımın çıktığı o ülke. Merhaba İzlanda, sonunda ben geliyorum.

Keflavik Havaalanı’ndan bizi şehre, yani Reykjavik’e götürecek otobüsü beklerken gökyüzü bile bi farklı geliyor gözüme. Deli olduğumu düşünmesin ablam diye susuyorum, o sessizliği bozuyor ama: “Gökyüzü ne kadar değişik, Yeni Zelanda’da da böyleydi.” diyor. İçimden zafer kazanmışcasına bi “oh be!” çekiyorum, deli değilim. Gökyüzü bile değişik, bu beş gün çok güzel geçecek. Yeni Zelanda da güzeldir tabii ki ama İzlanda kesin daha güzel, kesin eminim.

Kiraladığımız evin anahtarlarını almak için verilen adresi buluyoruz, karşımıza vakfıkebir ekmeği gibi; beyaz beyaz, topalak, toftof bir oğlan çıkıyor. Gözlerini açamıyor, uykudan uyandırmışız belli. “Bu aralar çok kalabalık Reykjavik, turistlerin en çok geldiği zaman bu zaman, sokaklar falan da çok kalabalık oluyor, hiç iyi gelmiyor bana.” diyor. Kafamı çevirip sokağa bakıyorum, 6 kişi falan var hepitopu. Şehrin en işlek yerlerinden birindeyiz bu arada. Ablamla “deli mi ayol bu çocuk?” bakışı atıyoruz birbirimize. Evimiz güzel, evimiz dünya tatlısı. Küçücük bir verandası bile var; güneş hanımlar izin verirse orada da oturur, biramızı içeriz. Yolculuğun kiri pası üstümüzde, çıkıyoruz hemen dışarı; bir şeyler alalım kahvaltıda yeriz, içki alalım, bi mahallemizi görelim, komşularımıza bakalım istiyorum. İsveç’te yaşarken alkol oranı yüzde üçten fazla olan içkileri alabilmek için devlet kontrolündeki dükkanlara gitmek gerekiyordu hatırlıyorum, İzlanda da öyledir herhalde diye düşünüyorum ve haklı çıkıyorum. Bir koşu o dükkanlardan birine giriyoruz, birbirinden farklı beş İzlanda birasını atıyorum sepete. Sonra kahvaltılık alıyor, yolumuzun üstündeki bir kitapçıya giriyoruz bir de. Kitapçıda İzlanda ile ilgili en çok bilinen gerçeklerle dalga geçen kartpostallar var; birinde işte şelaleler, diğerinde komik bir Björk çizimi falan, bir  tanesinde ise çürük yumurtalar var. Çürük yumurta?? Çok üstünde durmadan kartpostalları yerine bırakıp çıkıyorum dükkandan.

Processed with VSCO with c1 preset
Harpa, dünyanın en güzel eseri.

Şehrin sokaklarının tozunu attırmadan önce duş almak için banyoya girdiğimde bir sürpriz bekliyor beni. Su akmaya başladığı gibi banyo, burun sızlatan bir çürük yumurta kokusu ile doluyor! Banyo yepyeni, ev cillop, borulardan falan mı kaynaklanıyor diye düşünsem düşünürüm ama imkansız. Duş sonrası banyodan çıkarken kapıyı açtığım gibi ablam içerden “Bu koku ne yaa?” diye bağırıyor. Ben kollarımı kokluyorum acaba çürük yumurta kokuyorlar mı diye. Google’a panikle “Çürük yumurta kokusu, İzlanda, neden!!” benzeri bir şeyler yazıyorum. Gayet doğalmış meğer, ülkede jeotermal kaynaklar bulunduğu için evlerde akan sular da dahil suların çoğu kükürtlü olurmuş, kartpostalın sebebini de anlamış oluyorum böylece. Beş gün boyunca ülkenin çeşitli yerlerinde bu kokuya maruz kalıyoruz zaten; İzlanda güzel, suyu şifalı, kokusu pek fena anlayacağınız.

“Hadi, çıkalım artık!” diyoruz. Gece 10’da parıl parıl güneş eşlik ediyor bize, Haziran sonunda dünyanın en kuzeyindeki başkentindeyiz çünkü. Günler bitmiyor, karanlık neredeyse hiç olmuyor. Güneş gözlüğü, yağmurluk, ince bir atkı var üzerimde. Yapımı 41 sene süren; donmuş, sertleşmiş lava akıntılarının görüntüsünden ilhamını alan kocaman kilise Hallgrimskirkja’yı arkamıza alıp şehrin en işlek (!) caddesi Skólavörðustígur’a atıyoruz kendimizi. Bundan sonraki eğlencemiz de sokak isimlerini okumaya çalışmak oluyor. İzlandaca o kadar zor bir dil ki, yapabileceğimiz başka bir şey yok.  Okuyamıyorsak neden eğlenmiyoruz?

Şehri gezmesi umduğumuzdan da kolay oluyor, dönüp dolaşıp aynı sokaklara, meydanlara çıkıyoruz bir süre sonra. Bir sokaktan diğerine dönünce, kimi zaman, aniden, beyaza boyanmış volkanik dağlar çıkıyor karşıma, Faxa Körfezi’nin koyu donuk mavi suları çıkıyor. Adadayız ne de olsa. Hava 17 derece olmasa adada olacağımıza daha çok inanacağım aslında. Evler rengarenk; soğuk, kışın güneş ışığına hasret bir şehirde oturanların kendilerine yapabileceği en büyük iyilik bu sanırım. Önlerinde ya da balkonlarında çiçekler var yine de. Yüksek bina yok denecek kadar az, her taraf minik cafe barlarla dolu, insanlar çok sakin ve güleryüzlü gözüküyor. Reykjavikliler pek hipster, umduğumdan tombul ve kızıllar.

Processed with VSCO with f2 preset
Bu fotoğraf sabaha karşı 3 gibi çekildi.

Her şey benim beklediğim gibi çıkıyor, benim yıllarca hayal ettiğim İzlanda da bu, İzlandalılar da… Şehrin en hip barlarından biri olan Kaldi’ye oturduğumuzda herkes bize gülümsüyor. Reykjavik öyle bir yer, 120bin kişilik şehirde kimin yabancı olduğu belli. Saç rengimiz de yardım ediyor tabi yabancı olduğumuzu belli etmeye. Yanımıza “Merhaba, n’aber nasılsınız?” deyip gülümseyen insanlar oturuyor. Artık asosyal, yabani, mesafeli olmayı daha çok seviyoruz biliyorum ama ben çocukluğumda hayallerini kurduğum o çok uzak, o çok soğuk adadayım, bu halimden sıyrılıyorum hemen. İki erkek arkadaşıyla, dertten içtiği belli olan İzlandalı bir adam, Kaldi’de yalpalayıp üstüme düştüğünde, o iki arkadaşı 30 kere özür dileyerek kaldırıyor adamı üzerimden. “Bugün boşandı kusura bakmayın, biraz üzgün.” diyorlar. Sonra sigara içmeye dışarı çıkıyoruz, İstanbullu olduğumuzu öğrenince çok seviniyorlar; ta oralardan buralara gelmişiz, ne tatlıymışız. Gezi’yi okumuşlar gazetede, “okuduk ama çok da anlamadık, neler oluyor orada?” diye soruyorlar. Üstüme kapaklanan herif arada çıkıp ablama göz kırpıyor, sandalyede otururken kucağına davet ediyor ablamı. Ablam sigarasından bir nefes alıp, gülümseyip teşekkür ediyor. Adam yılmıyor, bana bakıp “bari sen otur!” diyor. Arkadaşlarıyla beraber kahkahalar atıp gülüyoruz.

Processed with VSCO with f2 preset
Rengârenk boyanmış evler, önlerinde çiçekler.

Reykjavik’te, ülkenin diğer ve aslında -daha ünlü olan- kısımlarını gezmeden önce ülkeyle ve insanlarıyla bir tanışmış oluyoruz. Şimdi yalan söylemek istemem, Reykjavik dünyanın en etkileyici şehirlerinden biri değil, görmeye değecek ne var diye sorsa biri madde madde açıklayamam ama kuzey şarkıları ile kendini büyütmüş ve kendinden kilometrelerce uzaktaki bir şehre -açıklanması zor bir şekilde- bağlanmış biri için, o ne bekliyorsa, o beklentileri fazlasıyla veren bir şehirdi benim için.

Yine de 3 seneden fazla geçmiş olmasına rağmen hala mıh gibi aklımda kalanları yazmaya çalışayım. İlk aklıma gelen yukarıda fotoğrafını gördüğümüz Harpa; İzlanda Senfoni Orkestrası ve İzlanda Operası’na ev sahipliği yapan, Faxa Körfezini’nin sularının yamacında, görkemiyle büyüleyen olağanüstü bir konser salonu. Burada bir Olafur Arnalds konseri izlesek fena mı olur mesela? Gökyüzünün ışıkları, batan güneşe karışırken, konser salonunun içini melankoli doldursa kötü mü olur? Sorarım.

Bir diğeri ise aşağıda fotoğrafını gördüğünüz, şehrin 200. yılı anısına yaptırılan “Güneş Seyyahı” isimli heykel. Hayal ürünü bir tekne bu; güneşe övgü barındıran, keşfedilmedik yerlere selam veren, ümidi, ilerleyişi, özgürlüğü temsil eden… Ben bulunduğu yere bu kadar güzel uyum sağlayan, topraktan çıkmışcasına doğal duran modern sanat eseri az gördüm, o da onlardan biriydi işte.

Processed with VSCO with f2 preset
Solfar – Güneş Seyyahı

Ne modern mimari, ne heykeller, ne renkli evler, ne de tatlı İzlandalılar umrumda diyen varsa, o zaman bir son şans, mideyle ilgili bir hususta dikkat çekmeye çalışayım. Sægreifinn; limanda, kendi halinde, bildiğin esnaf lokantası görünümde bir balıkçı. Dünyanın en iyi ıstakoz çorbasını yaptıklarını iddia ediyorlar ve çok haklılar. Liman balıkçılarının aş evi olmuş yıllarca, şimdilerde bizim gibi yabancıların da uğrak yeri olmuş. Gerçekten İzlanda’da bir esnaf lokantası nasıl olabilirse, o kadar bir esnaf lokantası. Tahta masalar, ters çevrilmiş bidonlardan yapılan oturaklar ve ama o ıstakoz çorbası… Güneş bize eşlik ediyor etmesine ama yine de hava soğuk ya hani…İşte o an getirdikleri o çorbadan aldığınız bir kaşık… Anlatması çok zor. Sægreifinn her zaman çok kalabalık ama şansınızı mutlaka deneyin, o çorbayı yemeden dönmeyin bu şehirden. Çorba dışında menüde ızgara balık var; -ne yazık ki- balinadan tutun da kılıç balığına kadar her türlü seçenek mevcut.

Daha kısa, belki daha da güzel yazmak isterdim ama Reykjavik ile ilgili şu anektodu da yazmadan bitirmeyeyim hikayemi. Aşağıda bir fotoğraf göreceksiniz, artık son senelerden hepimizin alıştığı hipster kahve mekanlarından biri biliyorum. İçinde de sakallı sakallı hipsterlar var onu da biliyorum. Biz evden çıktığımız gibi “kahveee” diye ağlarken yolumuza çıkmış bir mekandı burası. Damladık tabii ki içeri. Yabancı olduğumuz için yine ilgi odağı olduk, milletle konuşuyoruz. Konuştuğumuz çocuklardan biri İstanbul’a gitmiş, onu anlatıyor nası bi şevkle anlatamam. Laf döndü dolaştı, bizim İzlanda ahalisini nasıl bulduğumuza geldi. İskandinavya’da yaşamış olduğum için söz sahibi olduğumu düşünüp “Ben İsveç’te de yaşadım, kuzey insanına alışığım ama umduğumdan daha neşeli daha hayat sever çıktınız.” dedim. Çocuk bi süre düşündü, sonra bana bakıp “Bu şehrin sadece 3 kilometre ilerisinde lava akıntıları var, düşünsene bir yanardağ patlamış ve lavlar oraya kadar gelmiş ve biz bu şehirde yaşıyoruz. Doğa ana bize yarın ne yapacak hiçbir fikrimiz yok, tabii ki neşeli olmak zorundayız, doğa bize izin verdikçe güzel güzel yaşamaya çalışacağız.” dedi.

Processed with VSCO with f2 preset
Biri bana, hayat dersini bir Reykjavik mekanında alacaksın dese inanmazdım.

Ben dersini almış bir ibiş gibi yutkundum, bir kere daha bu şehirde olduğum için şükrettim.

Fotoğraflar: İnanç Ozan Zaimoğlu

4 thoughts

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s