Babaannem Yeşilçam Filmlerini neden severdi? – 2

Babaannem, muhtemelen önemli bir gün için hazırlanmışken. – 70’lerin sonları.

Birinci bölüm için: Babaannem Yeşilçam Filmlerini neden severdi? – 1

Ali’nin şeytan tüyü ile ne yapıp edip tavlayabildiği Gülsüm ile Ali kendi yağlarında kavrulup giderler. Ali’nin ilk evliliğinden olan Küçük Gülsüm’e beş kardeş daha verirler. Kardeşleri, Küçük Gülsüm’ü çok severler çünkü yanlarında kendileri gibi düşünen fakat iriyarı olduğu için onların yapamadıklarını da yapabilen bir abla vardır. Ne yazık ki, Küçük Gülsüm gerek fiziksel; gerekse zihinsel olarak annesine çekmiştir. Olsundur. Küçük Gülsüm hep çok sevilir.

Bir gece, Ali Dedem ağrı ile kıvranırken evi bir koku sarar. Ne olduğunu anlamadan da Ali Dedem ölür. En küçük çocuğu daha kundakta bebek olan Ali, mide kanaması geçirmiştir. O, ne olduğunu anlayamadığı koku ise Gülsüm’ün aklına kazınır. Bu sayede ortanca oğlu olan babam mide kanaması geçirdiğinde hastaneye yetiştirmeyi başarır. Maalesef, Ali öldükten sonra Gülsüm’ün başına gelen tek kötü olay oğlunun da mide kanaması geçirmesi değildir.

Ali Dedem öldükten sonra Gülsüm ne yapacağını bilemez. Gençtir, cahildir, duldur. Ne olduğunu bilmediği kağıtlara parmak basarken okuyamamış olmak içine bir kere daha dert olur. Yeri gelir fabrikada tütün sarar (sanki kendi içer gibi), yeri gelir Ali’den kalan tarlada çapa yapar. En iyi olduğu iş ise dokumacılıktır. Kimse onun kadar hızlı kilim dokuyamaz. Çocuklarına bakabilmek için çok çalışır. En azından babası hayattadır; babasının varlığı ile rahatlar. Fakat bu da uzun sürmez. Kocasından iki yıl sonra babasını da kaybeder. Çocukları bir kere daha öksüz kalmıştır.

Gülsüm’ün derdi sadece geçim ve ölümler değildir. Bir yandan iki işte birden çalışırken, bir yandan da namusuna laf edilmesin diye uğraşır. İşe gidip gelirken başını öne bir eğer, bir daha da kaldırmaz. Arkadaşları kocalarından kıskanmasın diye, arkadaşlarına bile gitmez olur. Gülsüm değişen hayatının gaileleri ile uğraşadursun, bir gün eve bir kağıt gelir. Annesi, Küçük Gülsüm’ün velayeti için dava açmıştır.

Küçük Gülsüm’ün yarım akıllı annesi ve çulsuz zurnacı kocası, kendilerine verilen akıl ile çocuğun velayetini alıp mirastan pay koparma peşine düşmüştür. Zurnacılık ile karın doymadığı için tarlalarda da çalışan bu aile, Küçük Gülsüm’ü aynı zamanda iş gücü olarak görmektedir. Davalar uzadıkça uzar. Her davada Küçük Gülsüm, ablası bildiği Gülsüm’ün eline sıkıca sarılıp “Beni bırakma” diye ağlar. Gülsüm’ün de zaten bırakmaya niyeti yoktur. Üç kuruş parasını da avukatlara verir. Hakime “N’olur almayın çocuğu benden. Orada ölür.” der. Davalar sürüp giderken yıllar geçer ve Küçük Gülsüm’ün yaşı 18’e dayanır. Bu sefer davada söz hakkı Küçük Gülsüm’ündür. Küçük Gülsüm, sımsıkı tuttuğu eli bırakır ve “Ben onlarla gideceğim.” der.

Küçük Gülsüm’ün herkesi şaşırtan bu davranışının nedeni kısa bir süre sonra anlaşılır. Babaannemin evine sürekli gelip giden komşular, üç kuruş uğruna, Küçük Gülsüm’ü yalnız buldukları her anda işlemiştir. Çocuk akıllı Gülsümcük, yeni elbiselere ve oyuncaklara kavuşacağını sanarak öz annesi ile gitmeyi kabul etmiştir. Babaannemin yıllarca para ödediği avukat ise, ikili oynayıp karşı taraftan da para aldığı için hakime “Bu çocukta zeka geriliği var. Kendi başına karar veremez.” dememiştir. Küçük Gülsüm’ün gidişi üzerine aile perişan olur. Öyle ki, olayın üstünden kırk yıl geçtikten sonra bile Küçük Gülsüm’ün kardeşleri bu olayı gözleri dolu dolu anarlar.

Gülsüm’ün korktuğu haberin gelmesi uzun sürmez: Küçük Gülsüm ölmüştür. Otopside midesinden çıkan tek şey portakal kabuğu olur.

Yeni kıyafetlere ve oyuncaklara kavuşma umuduyla giden Küçük Gülsüm’ün payına bolca azar ve dayak düşer. Zavallı Gülsüm, ne kadar gayret etse de pamuğu, ottan ayıramaz; çapayı yanlış yere vurur. Her yanlış vuruşunda biri de ona vurur. Yemek veren olmadığı içinse ağaçtan kopardığı portakalları soymayı bile akıl edemeden, kabuğuyla yer. Açlıktan mı yoksa dayak sırasında beyin kanamasından mı öldüğü muamma olarak kalır.

Neredeyse 90’lara gelene kadar talihsizlikler Gülsüm’ün peşini bırakmaz. Devlet parasız yatılıyı kazanan çocuklarına hasret kalır. Yine de okusunlar diye sesini çıkarmaz. Derken sağ-sol olayları başlar. Bir sabah iş ümidi ile kahveye giden oğlu, akşam olmasına rağmen eve gelmez. Karakolda gözaltında olmasının ölü olmasından evla olduğu durumda, içi içine yerken, oğlu üstü başı kan içinde eve gelir. Kahve taranmıştır ve en yakın arkadaşı kollarında ölmüştür. Yine de bir ümit hastaneye götürdüğü arkadaşını öldürenin kendi olmadığına ikna edene kadar ifade verdiği için geç vakte kadar sokakta kalmıştır. O sıralar Gülsüm, beraber yaşadığı iki çocuğu ve bakmakta olduğu iki torunu ile beraber, evin orta odasında karanlıkta beklemektedir. Çünkü bir diğer oğlu olaylarda aktif olarak rol almaktadır. Herhangi bir baskın ihtimaline karşı saklanmaları gerekmektedir.

Gülsüm’ün büyük oğlu İzmir’de bir yandan üniversite okurken, bir yandan da siyaset ile ilgilenmektedir. Bir gün, katilin biri “Bana silahı da emri de O verdi.” diyerek oğlunu hedef gösterir. Oğlu tutuklanır. Görmediği işkence kalmaz. (Kaldı ki gördüğü işkencelerin yanında bu cümle bile hafif kalır.) İdam ile yargılanmaya başlar. Gülsüm, fabrikada sararken bile içmediği tütüne başlar. Bu sıralarda, kocası Ali’ye en çok benzeyen evladı, ortanca oğlu, babası gibi mide kanaması geçirir. Büyük kızı idam ile yargılanan kardeşini kurtarmak için sık sık Ankara’ya gidip gelir. Küçük kızı ise olaylar yüzünden, liseden sonra okumaya ara verir. Gülsüm sık sık dua eder. Duaları da tutar hani. Mesela, bir evcağızı olsun da ahırdan bozma olsun diye dua eder; gerçekten ahırdan bozma bir evi olur. Hapisteki oğlunun suçlu olduğunu ima eden komşusuna “Sen de evlat acısı çek” der; komşusunun o çok sevdiği, akça pakça torunu ölüverir de kahrolur.

Neyse ki tersine dönen rüzgar, bir vakit durulur. Teker teker çocuklarını evlendirir. Torunları olur. Oğlu, hala daha nasıl olduğu bilinmeyen bir şekilde beraat eder. Küçük kızı üniversiteye devam eder. Gülsüm -belki alışkanlıktan- yaşlansa da arkadaşlarına pek gitmez. Kötü günleri hiç unutmaz. O unutsa bile, kilim dokuduğu günlerden miras diz ağrısı unutturmaz. Tedavülden kalkana dek Birinci Sigarası içer; hem de günde iki paket. Bazen sigara yaktığında “Fabrikada çalışırken gencecik kızlara kızardım sigara içiyorlar diye…” deyip iç çeker. Televizyon her şeyidir. Yeşilçam filmlerini izler ağlaya ağlaya. Zaten neşeli filmler pek de ilgisini çekmez. Hep kötümserdir. Yine de öldüğü gün, son bir kahve falı bakıp güzellikler görür falında; artık kocaman olan ailesinin hiç olmazsa yarısının bir arada olmasının verdiği neşeyle, demansı ile ilgili espri yapar. Öldüğünde, seksenli yaşlarındayken dahi fotoğrafına bakıp iç çektiği, her şeyin başlangıcı biricik Alisinin alyansı parmağındadır.

* Bu yazı, hiç de hesap etmediğim bir şekilde Gülsüm’ün çocuklarına; torunlarına ulaştı. Ben de böylece Gülsüm’ün tütün değil; çırçır fabrikasında çalıştığını ve bu fotoğrafı ilk torununun ziyarete gelişinin şerefine çektirdiğini öğrendim.

Yazar: zapbeeblebrox42

if i ever meet myself, i'll hit myself so hard i won't know what's hit me.

3 thoughts

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s