Kalp Ağrısı ve Funkis

Eindhoven’da yaşarken hem komşum, hem dostum Alfonso ile Stockholm’e gitme kararı veriyoruz. İkimizin de Eindhoven hayatı öncesi İsveç deneyimi var; ben Göteborg yakınlarında  minicik bir şehirde okumuşum, o ise Stockholm’de. Eindhoven’da onun ya da benim evimde ya da sokağımızdaki barların birinde içerken ne zaman kafamız güzelleşir gibi olsa sürekli İsveç’ten bahsediyoruz; İsveç ne güzeldi, vay ne güzeldi, İsveç gibisi yok, aman da yok! “E hadi!” diyoruz o zaman, kalkıp gidiyoruz.

Alfonso’nun Stockholm’de ortamları var tabi, benim gibi kasabada okumamış. Üniversitesinin yurdundaki stüdyo evlerin birinde kalıyoruz, kapı komşumuz İtalyan kankası, götürdüğü yerlerde bana caka satıyor “ben burada çok sarhoş olmuştum, vay burada Jizel Bündşın gibi bir kadını öpmüştüm.” diye. Dünyanın en tatlı insanlarından biri olduğu için ve İsveç’le anlatılmaz bir gönül bağım olduğu için sürekli gülümsüyorum. Bir de üstünüze afiyet yeni yeni aşık olmuşum o sırada. Alfonso’nun müzmin bekar günleri, bense aşka bulaşmış olduğumdan ne kadar ölçülü olmaya çalışsam da boğuyorum herifi. Kurduğum her cümleden kalp çıkıyor, Stockholm gözüme pespembe.

Biz söylemesi ayıptır, ortamlardan ortamlara koşuyoruz. Hollanda’da yaşayan, parasını kazanan, derdi tasası olmayan tipleriz. Hipster barlarında kredi kartı uzatıp “aaaa, yooo, bu içkiler benden.” havaları, Stockholm gibi yerde taksiye binme görgüsüzlüğü, “ay öğrenci gibi bira mı içeceğiz, ver bir cin tonik!” dangalaklıları, hepsi bizde. İkinci günün sabahında ben kalbimi ağrıtan bir gerçekle yüzleşmek zorunda kalıyorum; birine aşık olduğunuz zaman alabileceğiniz en kötü haber neyse, onunla. Hayır ayrılık değil, daha kötüsü olan, hah anladınız!

Bombok haldeyim, rengim solmuş, keyfim kaçmış, dünyanın en tatsız insanıyım. Alfonso o güne zilyon tane plan yapmış, öğle yemeğini uzun zamandır görmediği arkadaşlarıyla yiyeceğiz. Bi sushi mekanına atıyoruz kendimizi, 5 kişi var ikimizin dışında. Zorunlu gülümseme ile insanların elini sıktıktan sonra durmadan sushi yiyorum. İnsanlar konuşuyor, gülüyor, eğleniyor, ben sadece ağzıma sushi atıyorum. Aralarında Per diye bir adam var; ışıl ışıl bakan, güzel gözlü, yakışıklı bir adam. O da çok konuşmuyor, sakin sessiz bir tip. Kafam ağırlaşıyor; kalp ağrısı üstüne yedi kilo sushi iyi gelmiyor haliyle. Mekandan kalkıp başka bir yere gitmemiz lazım ama anlatıyorum halimi Alfonso’ya, benden iş çıkmayacağını anlıyor. “Ben şimdi yürümek istiyorum biraz, sizinle gelemem.” diyorum, anlayışla karşılıyor ve bana tatlı tatlı sarılıyor. Mekanın kapısının önündeyken ben geri kalanlara hoşçakalmalarını dilerken Per bir anda “ben de gitmeyeceğim onlarla, sen ne yapacaksın?” diye soruyor. “Yürüyeceğim.” diyorum, “Pek hoş bir gün değil benim için, biraz yürümek istiyorum.”

Benimle geliyor Per, soruyor tabi öncesinde bir mahsuru olup olmadığını. Bir mahsuru yok ama ben çok konuşmayacağımı, sadece uzun uzun yürümek istediğimi söylüyorum kibarca. Her şeye tamam, onun da canı yürümek istemiş belli ki. Haziran sonları olmasına rağmen şehir beklenildiği üzere yine biraz serin, iyi geliyor bana. Yürüyoruz, Per “buradan gidelim.” diyor, oradan gidiyoruz. Küçük küçük cümleler kuruyor, konuşmama isteğimi kabullenmiş ama beni bir şekilde o tatsız halimden çıkaracak, belli…Attığımız her adım, Stockholm’ün o güzel sokakları, dünyanın en güzel şehirlerinden birinde olma hali açıyor beni. Bir süre sonra ona her şeyi anlatırken buluyorum kendimi; neden bu halde olduğumu, Eindhoven’daki hayatımı, beklentilerimi, olmayanları, olmasını istediklerimi… Yabancıya her şeyi anlatıyor olmanın o muazzam hissini her hücremde hissediyorum.

Benimle yürüdüğüne yürüyeceğine bin pişman olmuş ama ben deli zurna gibi öterken kendi hayatından da birkaç küçük ayrıntı paylaşmış bu sessiz, güzel adam fotoğrafını çektiğim noktaya geldiğimizde sözümü kesiyor. “Bak!” diyor bana, “Bu binalara Funkis deniyor.” Funkis, İsveççe “Fuktionalism” kelimesinin kısaltılmışıymış meğer. 20.yüzyıl başlarında şehircilik ve şehir planlamacılığı alanında İsveç’te gerçekleşmesi planlanan en büyük projelerden biriymiş. Sanayileşmenin sadece zenginlere, patronlara değil de toplumun her tabakasına yayılması için çabalanan projelerden biri. Bu evler, bu apartmanlar, mutlaka güneş alacak şekilde tasarlanmış; her daire aynı büyüklükte imiş, ev sahibi olmak için toplumun her gelir kesimindeki insana göre finansal düzenlemeler yapılmış. Funkis, dünyayı değiştirmek istemiş aslında; herkesin güzel bir evde yaşamasını, nasıl bir gelire sahip olursa olsun mutlu olmasını, mobilyasından kullanım kolaylığına kadar sahibine rahatlık sağlamayı amaç edinmiş. Değiştirilmek istenen dünya olsa da, -birazcık da olsa- değişen İsveç olmuş sadece.

Annesi mimar Per, benim yazmaya çalıştığım halinden çok daha güzel anlattı tüm bunları tabii ki. Ben sadece hayran hayran dinledim. Kafasının içi kapkara bir adamla uzun uzun, zarifçe yürüyerek, ona -bilmediği- bir şeyler söyleyerek, arada gizli gizli gülümseyerek yaptı bunları. Dört saat sonunda yollarımızı ayırdık artık, o da yorulmuştu, ben de…Ben, adını hatırlamadığım bir metro istasyonunun önünde ayılar gibi Per’e sarıldım ona veda ederken. O ise -hâlâ- bir İsveçli olduğu için elinden geldiğince karşılık verdi bana. Belki omzuma bir pıt dokunmuştur.

O gitti, ben biraz daha yürüdüm. Fotoğrafı çektiğimiz yere geri döndüm, uzun uzun bu apartmanlara baktım. Kalp ağrımı bir ara unutmuştum, yine hatırladım.

 

4 thoughts

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s