Rebecca Clarke’ın yarım kalan başarısı

Son yıllarda doruğa ulaşan Bloch hayranlığım aynı şeyleri defalarca dinledikçe beni benzer besteciler aramaya yöneltti. Hindemith, evet aynı dönemin ve ekibin insanı ama benim için belki de bir parça fazla modern geliyordu. Çok geçmeden bir toplama albümünde nedense o zamana kadar dinlemediğim Clarke adında bir besteciye rastladım. Adı tanıdıktı ya, müziğini hiç de öyle dikkatle dinlememiştim. Araştırıp ilk adının Rebecca, kendisinin de kadın olduğunu öğrenince, klasik müzik camiasında 1950’den önce kadın bestecilerin mumla aranacak kadar az olduğu da düşünülürse mutluluğum arttı. Bloch hala kalbimde özel bir yere sahip olsa da kendimi o tarz bir şeyler dinlemek istediğim vakit Clarke’ın eserlerine, özellikle de pek şahane olan viyola sonatına tıklarken buluyorum kendimi. Bloch’e kıyasla daha ölçülü, daha tutarlı, daha Debussy-esque bir zariflikte olsa da kesinlikle daha az tutkulu değil. Umarım merakınızı az da olsa cezbedebilmiştir, sonbaharla yavaş yavaş yerleşen soğuk, kapalı ve yağmurlu günler için playlistlerinize tazelik getireceğine eminim.

Yazıyı Clarke’ın viyola sonatı eşliğinde okumak için sizi buraya alalım:

1886 yılında İngiltere’de çok yanlış bir ailede dünyaya geliyor Rebecca, kendinden sonra doğan iki erkek kardeşiyle beraber sürekli babasından şiddet görüyor. Günlüklerinde özellikle üzüntüden başlayan tırnak yeme alışkanlığının nasıl dayakla cezalandırıldığı, o dayağın her seferinde tekrardan tırnak yemesine neden olmasıyla şekillenen çemberden üzüntüyle bahsediyor. Genç yaşta yeteneğini gösterdiği müzik okulundan hocasının kendisine aşık olup evlenme teklifi etmesi üzerine okuldan alınıyor.

Clarke kendine hiç ama hiç güvenmiyor, yeteneği ve sıkı çalışması sayesinde elde ettiği başarısından ömrü boyunca şans hatta kaza olarak bahsediyor. Şans olarak gördüğü şeylerden birkaçı: İngiltere’de ve sanırım dünyada bir orkestrada profesyonel müzisyen olarak çalan ilk kadın olmak, Stanford’un ilk kadın öğrencilerinden biri olmak, tamamen kadınların oluşan bir piyano dörtlüsü kurmak. Evet, arada kaynadı Amerika’ya gidip Stanford’a giriyor, hayatının en üretken dönemi başlamışken acımasız babasının evlilik dışı ilişkilerini eleştirdiği için evlatlıktan reddediliyor ve bütün gelirini kaybetmiş bir halde sokakta buluyor kendini. Bir yandan para kazanmak için bulduğu her fırsatta konserlerde çalıyor, gereken yerlerde virtüözlük yapıyor bir yandan da bestelerine tam gaz devam ediyor.

Derken hayatının -bizim bildiğimiz- en trajikomik olayını yaşıyor. Bir yarışmaya o dönemlerde kendi enstrümanı kemanı bırakıp viyolaya merak sarmasının ertesinde, en bilinen bestesi olan viyola sonatını yazıp yolluyor. Beste o kadar iyi ki dönemin yıldızı Ernst Bloch ile beraberlik durumu düşünülüyor, sonunda birincilik Bloch’e verilirken gazetelerde Clarke’ın kimliği hakkında deli saçmaları yazılmaya başlanıyor. Kimileri Clarke diye birinin var olmadığını, ötekileri Clarke’ın yine başka isimle yarışmaya girmiş Bloch olduğunu, bir başkası ise böyle şahane bir bestenin kadın tarafından yazılmış olamayacağını söylüyor. Özgüvensiz Clarke ise bunlara sinirlenmek yerine şaşırıp gülmekle yetiniyor.

Önceki besteleri daha feminen, şiirsek ve kendi sesinden nispeten daha yoksunken bahsedilen viyola konçertosu ve piyano üçlüsüyle erkek bestecilerden hiç de geride kalmayan müziğini tanıtıyor, bu kendisini aranılan biri yapıyor ve dünyayı dolaşmaya başlıyor. Tam kendi yeteneğine güvenmeye ve toplum içinde kabul edilmeye başladığı zamanda babası ölüyor (oh olsun, hiç üzülmedim) ve yalnız kalan annesine bağlılığından belki de çok ünlü bir besteci olmayı hiç de umursamadan İngiltere’ye, savaş sonrası süfrajet hareketlerinin kol gezdiği evine dönüyor ve payına düşen mirasla yaşamına devam ediyor; yaptığı besteler de gittikçe azalmaya başlıyor. Cinsiyetinden dolayı bastırılmak istenen bir kadın besteci olarak doruğa çıkmış birinci feminizm dalgasına destekte bulunduğunu söylemek isterdim ama hakkında zaten o dönemde iyice boşlamaya başladığı günlüklerinden çok az şey öğrenebilmişler. Belki yaşadığı çocukluktan, belki de yorgunluktan ne sempati duyuyor ne de ayıp buluyor. Bana başa geleni çekmeye hazır, hafif de kaderci gibi geldi ama müziğini dinleyince buna hiç de olasılık veremiyorum.

Rebecca’yla hayatı hakkında Ayşe Arman röportaj yapıyor olsaydı şimdi bu bilgileri sabırsızca geçip “Peki ya aşk?” diye sorardı, “Kadınların özellikle baskılandığı dönemde erkek bestecilerle boy ölçüşen, şaşırtıcı şekilde post-romantik besteleri ortaya koyan bir kadın besteci olmanızı geçin, yaşadığınız romanslardan bahsedelim.” derdi. Clarke da arkasına muziplik sakladığı pasifliği ve dolaysız anlatımıyla kendinden yaşça küçük, adına The Tiger isimli besteler yaptıracak kadar… kaplan diyelim baritonla olan ilişkisinden bahsederdi kısaca. Ve sonra ikisi de 60larına yaklaşırken Manhattan’da tesadüf üzerine sokakta karşılaştığı öğrencilik zamanlarından arkadaşı Friskin ile olan aşk evliliğinden. Ayşe Arman da umduğunu bulamadığı için suratını asarak röportajı bitirirdi.

Uzun yıllar yaşayan Clarke hayatının son 35 yılında bir daha beste yapmamış, sorumlusu kocası değilmiş çok şükür evlenmeden önce girdiği dadılık işinde kesilmiş besteler. Yaşlılığında yapılan röportajda beste yapmayı çok sevdiğini ve özlediğini fakat bunun belki de kadınlığından kaynaklı olarak sabah kalkınca ve yatmadan önce ve bunların arasında tek düşündüğü şey beste yapmak olmazsa yapamadığını söylemiş. Genç yaşta ve çok zor bir zamanda yeteneği ve çalışmasıyla kimseye muhtaç olmadan hayatını sürdürmekle kalmayıp kalp kıracak kadar güzel besteler yaratmış güçlü bir kadın olmasına rağmen röportajlarını okurken her yanıtında saçını okşamak isteyecek kadar belirgin bir hüzün hissedebiliyorsunuz.

Clarke’ın evi kendisi öldükten sonra hain varislerine kalmış, yayınlanmayan onlarca bestesi hala ellerindeymiş ve nedendir bilinmez kendilerine saklıyorlarmış. Oysa ki bu ilham verici ve hayat dolu bestelerin sahibi kadın daha çok yorumlanmalı, daha çok dinlenmeli, daha çok bilinmeli. Özellikle ailesinde gördüğü sevgisizliği kendi değersizliğinden sana kız çocuklarına tekrar tekrar hayatı hatırlatılmalı.

Further listening: Clarke’ın piyano üçlüsünü, diğer viyola eserlerini ve sözlü şarkılarını dinleyip aralarındaki farkları görebilirsiniz. Yazıda kendi kadar sık adı geçen Bloch ve yine bir benzeri olan Hindemith (viyola sonatları), ilhamını İngiltere ve İrlanda’dan alan başka besteciler olarak Bridge ve Walton (viyola konçertosu), bahsettiğimiz “Kaplan” bariton sevgilisinin yakın olduğu Warlock ve hatta Clarke için hiç de azımsanmayacak övgüler sıralayan Arthur Rubinstein’ın kendi besteleri esaslı bir playlist oluşturabilir.

6 thoughts

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s