Tanrı Kraliçe’yi korusun!

Dün gece Netflix’in yeni dizisi The Crown’u bitirdik. Tam kanepede uykuya dalacakken akın akın fikirler geldi aklıma. Unutmamak için de o saatte kalktım bilgisayarın başına geçtim, this is mahmut love bitchez.

The Crown Britanya Kraliçesi II. Elizabeth’in tahta çıktığı dönemi anlatan yeni dizimiz bildiğiniz gibi. 4 Kasım itibariyle 10 bölümlük ilk sezonu yayımlandı. Ben de kendisini oldukça zarif, ilgi çekici ve yapaylıktan uzak bulduğumdan hunharca 1,5 günde izledim.

Şimdi bunun üzerine Avrupa tarihini her zaman olduğundan daha çok merak ediyorum, bir süre bu konuyu araştırır, bir şeyler okurum kesin. Acaba hangi noktada başlamak gerek? Acaba neden eskiden bu konularla hiç ilgilenmedim ben?

Sonra düşünce akışı bana şunu getirdi, insan çocuklukta ya da 20’lerindeyken geçmişte olan şeyler bırak ilgisini çekmeyi çoğunlukla gereksiz geliyor. Evet o beylik lafı biliyoruz tarih tekerrürdür, evet geçmişini bilmeyen geleceğini tayin edemez falan fıstık. Ama tarih derslerinde afakanlar basarken diyor ki insan kendine, o eski zamanlarmış, biz bambaşka bir nesil olacağız, şimdi mühim olan gelecek, benim tüm bu olanlarla ne alakam var!

30’lar başladığında ise mesela modanın kendini tekrar edişini görecek kadar yaşamış oluyorsunuz, ya da müzik trendlerinin döngüsel olarak nasıl hep bir anda bir tarza göre şekillendiğini. 2000’lerin kültürel anlamda nasıl da en az bilgisi olanın bile anlayacağı kadar 70’lere olarak benzediğini, 2010’larda ise 90’ların yad edilişini fark ediyorsunuz.

Ya da bir futbol maçına denk geliyorsunuz, ilk gençliğini hatırladığınız futbolcuların çoktan teknik direktör olup saha kenarında dikilişini izliyorsunuz.

Böylelikle geçmişle bağlantılar daha önem kazanıyor, öyle ki her şeyin kökenine inmek istiyorsunuz. Güncel bir olayda bile detaylara hakim olamadığım zaman hep her şeyin başladığı ilk noktaya gitmek, öğrenmeye oradan başlamak istiyorum. Tarih ise ne yazık ki böyle bir şey değil, insan her seferinde taş devrinden başlayarak araştıramıyor.

The Crown’a bağlayabileceğimi ben de hiç ummuyordum ama inanır mısınız geldik. Dizideki tarihin bir ucu hala günümüze bağlanıyor olunca ilgimi çekmesi tabii ki çok daha kolay oldu. Pantone skalasının tüm pastel tonlarında tayyör takımlarıyla gündelik hayattan tanıdığımız (ve açıkçası kendi adıma Londra’nın kırmızı telefon kulübelerinden daha işlevsel bulmadığım) 219 yaşındaki buruşuk Elizabeth’in gencecik halini görmek dönem dizisi izlemeyi aklına getirmeyen bana gün saydırmaya tek başına yetti. Netflix yapımı olmasını ve muazzam görsel yönetmenliğini hiç saymıyorum bile.

Claire Foy genç kraliçe olarak ne naifliği abartmış ne de aşırı anasının gözü köylü kurnazı bi monarşi heveslisi imajı çizmiş. Majesteleri mesafe koymayı da biliyor ama Churchill’in hiç durmak bilmeyen çenesi karşısında da çaresiz kalıyor. Gözümüze en çok sokulan tahtın bir ödül olmaktan çok bir yük oluşu. Monarşinin yüzü suyu hürmetine ne fedakarlıklar yaptığını, olmak istediği kişi ile olması gereken kişi arasında yaşadığı bocalamaları, aile içi hesaplaşmaları falan görüp kraliçeye üzülüyor insan ama hepsinden çok münasebetsiz, boşboğaz, bencil ve kendine güvensiz kocası Philip Mountbatten’a uyuz olmamak elde değil.

Bu diziyi izleyene kadar Elizabeth’in kocası olduğunu bile bilmiyordum, zaten herifin de bilinmeye layık pek bir meziyeti yok. Kadına hayatı eziyete çevirmekten başka bir şey yapmamış yıllarca belli ki. Hanedan ailesine kendi soyadını vermeye çalışmak mı dersin, herkesin içinde kadının otoritesini sorgulamak mı, ille Buckhingham Sarayı’nda değil kendi evimizde yaşayacağız diye tutturmak mı hepsi var.

Yüzyıllar boyu kadınların da erkekler kadar (hatta belki daha çok) yer ve yetki aldığı bir devlet geleneğinde bile kadın hükümdar kocasının egosunu tatmin etmeye çalışıyor. Seçme şansı bırakılmadan kendisine geçen yetkiyi kullanmasını kendi kişiliğine hakaret alan kocasından boşanma gibi bir şansı dahi yok üstelik.

Bu arada The King’s Speech’i yakın zamanda izlediyseniz hikayenin başında tatlı bir geçiş yapabilirsiniz, zira o filmin bıraktığı yerden kısa bir süre sonra başlıyor dizi. Filmde bulunan bazı detaylar (kralın kekemeliğin stresiyle mücadele etmek için durmaksızın sigara içmesi gibi) bu dizide de bol bol var.

İngilizlerin kabızlığa varan boyutta kibarlığını, adet, yol yordam, usül sevdalarını, karşısında tepine tepine küfürler etseniz de diyecek bir sözü yoksa hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp gidecek buzdolabı halleri izlemesi çok zevkli.

Ayrıca bende çift kanatlı kapılı en az 4,5 metre tavanlı odaları olan bir ev bulma, su içmeye giderken bile o çift kanatlı kapıları tafralı tafralı kapatma ve herkese kendimi “your royal higness” diye tanıtma arzuları dayanılmaz noktaya geldi. Gerçekten her konuda son sözü söyleyen olmak, maddi zerre endişe taşımamak ve neredeyse tüm ülkenin sembolik olarak bile olsa senin hizmetinde olması çok acayip bir his olsa gerek.

Acaba kraliçe izlemiş midir? Olur da fikirlerini paylaşmak isterse kendisini Konuk Mahmut olarak ağırlamaktan da mutlu oluruz. Bunu söylemeden de geçmiş olmayalım.

5 thoughts

  1. Son 2 bölümüm kaldı. Bitmesini istemediğim için acaba yazın mı izlesem o bölümleri diye düşünüyorum… Yeni bölümler ne zaman gelecekmiş, bir tarih var mı?

    Beğen

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s