Uzun beyaz bulut diyarı

Yazı & fotoğraflar: @deathendless 

Ocak 2016’da eşimle başladığımız 10 aylık seyahatin son halkası iki ada arasında geçen 5 hafta oldu. Size Uzun Beyaz Bulut Diyarı‘nda geçirdiğim 5 haftaya dair birşeyler anlatmaya çalışacağım ama eminim eksik bir yanı olacak. Bunu bilin istedim.

Maori dilinde Aotearoa, yani Uzun Beyaz Bulut Diyarı, aslen kuzey adanın, günümüzde ise tüm Yeni Zelanda’nın bir diğer adı. Maoriler, Yeni Zelanda’nın ilk yerleşimcileri ve Polinezya kökenli oldukları kabul ediliyor. Avustralya’daki Aborjinler, Amerika’daki Kızılderililer gibi, Avrupalılardan çok önce adayı keşfeden halk. Zengin kültürleri hem ilgi çekiyor hem de Yeni Zelanda’nın bir parçası olarak görülüyor.

Maori hikayeleri, Yeni Zelanda’nın her köşesinde karşınıza çıkıyor. Yeni Zelandalılar Maorilerle bir arada yaşama ve onların ada üstündeki varlığını kabul etme konusunda, Avustralyalı komşularının Aborjinlerle olan ilişkilerine nazaran çok daha başarılı ve eşitlikçi.

Maori dili, İngilizce ile beraber adanın resmi dillerinden (üçüncüsü Yeni Zelanda işaret dili). Maorilerin kendilerine özgü astronomi teknikleri ve doğa olaylarını anlatmak için kullandıkları hikayeler inanılmaz güzellikte. Ama bunları tek tek yazmak için ne bu yazının kendisi ne de benim bilgim yeterli olur.

Benim kuşağım için sanırım Yeni Zelanda radara, Yüzüklerin Efendisi üçlemesi ile girdi. Peter Jackson’ın, doğup büyüdüğü ülkesine büyük armağanı bence bu. Filmler birer birer vizyona girdikçe, filmlerin yapılış hikayeleri de ortaya çıkmaya başladı. Muhtemelen hemen herkesin beklediği Amerika yerine, filmin maddi sebeplerle Yeni Zelanda’da çekilmesi bir anda az bilinen bu ülke ile tanıştırdı bizi. Ama gitmek için çok uzak, biletler pahalıydı. O dönem Avrupa’ya gitmek bile ayrıcalık sayılırken, Yeni Zelanda sadece gökkubbede bir hoş sada idi sanırım. Sanırım biraz da bu yüzden, adımımı attığım ana kadar, gerçekten gitmekte olduğuma inanamadım tamamen.

Yeni Zelanda iki ada üstüne yayılmış durumda ve kuzey ada, güneye göre daha kalabalık ve şehirleşmiş halde. Haliyle, ana havalimanı da burada, Auckland şehrinde. Fiji’den uçtuğumuz için çok da uzun sayılmayacak bir yolculuğun ardından, havalanında dev dwarf tarafından karşılandık.

Auckland ülkenin en kalabalık ve büyük şehri olmasına rağmen belki de aslında tam da o nedenle, bana çok cazip gelmedi. Yeni bir yere ayak basmanın heyecanını attıktan sonra, çok cezbedici bir yanını gördüğümü söyleyemem.

screen-shot-2016-11-28-at-12-28-28

İlk etapta 2 gün 3 gece kaldığımız şehirde, bir günü Tiritiri Matangi adasını seyahat etmeye ayırdık. Tek başına ayrı bir yazının konusu olabilecek adanın özelliği, kemirgenlerden arındırılmış ve sadece Yeni Zelanda’ya özgü kuşların yaşadığı ve korunaklı bir ada olması.

screen-shot-2016-11-28-at-12-28-46

Yeni Zelanda adasına ait memeli hayvan yok, kendine ait faunası sadece kuşlardan oluşuyor. Avrupalıların göç etmeye başlamasıyla yanlarında getirdiği, kedi, köpek gibi evcil hayvanlar; fare, sincap gibi kemirgenler zaman içinde kuş türlerinin sayılarının azalmasına ve hatta yok olmasına sebep olmuş. Kuş çeşitliliğini tekrar canlandırmak ve korumak için başlatılan bir projenin bir parçası bu ada ve benzerleri ülkenin çeşitli yerlerinde mevcut. Kemirgenlerden kurtulmak için büyük çaba sarf edilmiş ve mevcut durumu korumak için adayı ziyarete gelenlerin bazı önlemler almasını, eğer uyku tulumu taşıyorlarsa içini kontrol etmelerini, eğer yanlarında yemek getireceklerse düzgünce paketlemelerini istiyorlar. Adada yatılı kalmak kısıtlı sayıda misafir için mümkün ve önceden ayarlamak gerekiyor.

screen-shot-2016-11-28-at-12-29-08

Adayı bir rehber eşliğinde gezebiliyorsunuz. Size hem projeyi, hem kuş çeşitlerini hem de bitki örtüsünü anlatan rehberden ayrı gezmek mümkün değil. Aynı zamanda adadaki kurallara uyulmasını sağlamak için bu yöntem tercih edilmiş.

Hiç görmediğmiz kuşları seyrettik. Seslerini tanımaya çalıştık, nesillerinin nasıl korunduklarını dinledik.  Koca bir günü adada dolaşarak harcadıktan sonra bayağı da yorulmuştuk. Gün erken bitti.

Kalan vaktimizde şehirde tabiri caizse aylak aylak dolaşmayı tercih ettik. Sokakları gezip, parkları, binaları ve denizi seyrettikten sonra, tavsiye üstüne ziyaret ettiğimiz balık lokantasında günü bitirdik.

screen-shot-2016-11-28-at-12-29-23

Bir sonraki durak, kuzey adanın ucundaki Wellington. Auckland-Wellington arasını trenle gitmek mümkün ve yaklaşık 12 saat sürüyor. Diğer alternatif ise otobüs yolculuğu veya özel arabanızla gitmek. Uçakla gitmek de mümkün fakat biletler oldukça pahalı ve hem uçaklardan bıktığımız hem de daha çok şey görebilmek istediğimiz için cazip gelmiyor.  Tren yolculuğuna düşkün olduğumuzdan tercih yapmakta zorlanmıyoruz.

screen-shot-2016-11-28-at-12-29-39

Yol boyunca, tren camından Yeni Zelanda kırlarını seyretmek mümkün. Her ne kadar güzel olsa da İngiltere’den gelen ve Galler’de bolca vakit geçiren bizi fazla etkilemediğini söyleyebilirim. Özellikle 12 saat boyunca başka yapacak fazla bir şey olmayınca, etkisini yitiriyor. Belki neredeyse en güzel kısmı Wellington’a varmak.

Wellington’a akşam karanlığında varıyoruz. Kimilerine göre Yeni Zelanda’nın San Francisco’ya cevabı, kimisine göre dünyanın en cool şehri. Wellington ayrıca rüzgarlı şehir olarak da biliniyor. Trenden indiğimizde soğuk ve adına yakışır rüzgardan fazla bir şey düşünmeye vaktimiz kalmıyor, taksi bulmak her şeyin önüne geçiyor. Kendimizi önce taksiye, sonra kalacağımız yere atıyoruz. 8 günlük “evimiz” şehre kuşbakışı bakıyor ve taksi yavaşça yokuşu tırmanırken, denizi ve şehir ışıklarını seyrediyoruz. Ertesi gün için şimdiden heyecan doluyum.

Bir körfezin etrafında kurulmuş şehri gün ışığında gördüğüm ilk anda çok seviyorum.

screen-shot-2016-11-28-at-12-29-53

Wellington, Yeni Zelanda’nın resmi başkenti ve parlamento ve diğer hükümet binaları burda bulunuyor. Auckland’dan sonra ülkenin en kalabalık ikinci şehri. İki üniversiteye, çok sayıda müze ve tiyatroya sahip. Ayrıca, şehirde şahane kahve ve butik bira kültürü mevcut.

screen-shot-2016-11-28-at-12-30-04

Dünyaca ünlü Weta stüdyoları Wellington’da. Peter Jackson’ın doğup büyüdüğü yer olan Wellington’a ve Yeni Zelanda’ya en büyük armağanı film endüstrisine yaptığı katkı olmuş. Çok sayıda kişiye iş imkanı sağladığı gibi artık birçok film de burada çekiliyor. Weta’nın kapısında, korumalar sizi karşılıyor.

screen-shot-2016-11-28-at-12-30-18

Yüzüklerin Efendisi ile ilgili turlar şehirdeki en popüler turlardan. Yarım gün veya tüm gün olacak şekilde turlara katılıp, birçok sahnenin çekildiği mekanları yerinde görmeniz mümkün. Fanlarının kolayca hatırlayacağı “Get off the road” sahnesi, Wellington’ın tam ortasında yükselen Victoria dağında çekilmiş örneğin. Rivendell ve Anduin’in çekildiği mekanlara da gene şehirden ulaşılabiliyor. Turların bir kısmı ayrıca Weta stüdyolarına giriş ücretini kapsıyor. Stüdyoyu gezerken, grafik, heykel ve makyaj gibi konularda çalışanları görmek ve bilgi almak da mümkün.

screen-shot-2016-11-28-at-12-30-30

Wellington’ın Te Papa Müzesi, Yeni Zelanda’nın ulusal müzesi olarak tanımlanabilir. Orada bulunduğumuz dönemde, Çanakkale savaşına dair çok başarılı ve etkileyici bir sergiye ev sahipliği yapıyordu. Savaşın diğer tarafında olan bir ulusun gözünden, dünyanın bir ucunda yaşadıklarını ve kahramanca mücadelelerini ve savaşın o ülkede bıraktığı izleri görmek değişik bir histi.

screen-shot-2016-11-28-at-12-30-44

Yeri gelmişken not düşelim; hem Avustralya hem Yeni Zelanda için Gelibolu harekatının ayrı bir önemi var. Bu iki ülke de Gelibolu’daki mücadelelerini ve kayıplarını ulusal kimliklerinin inşasında bir başlangıç olarak görüyorlar. Diğer ülkelere kıyasla oldukça küçük olan bu iki ülke, zor koşullarda ve “dünya devleri” ile beraber savaşmış olmaktan gurur duyuyor. Bugün de hepimizin bildiği Anzak Günü işte bu hissiyattan doğuyor.

Anzak koyunda yapılan anıta karşılık, Wellington’da da bir Atatürk anıtı yapılmış. Bulunduğu yer (Cook Strait) coğrafi olarak Gelibolu yarımadasına benzerlik gösterdiği için seçilmiş.

screen-shot-2016-11-28-at-12-30-56
Yeni Zelanda Hava Kuvvetleri websitesinden alınmıştır.

Kısacası, tıpkı Avustralya’da olduğu gibi Yeni Zelanda’da da bir çok yerde Gelibolu muharebesinin izini görmek mümkün. Her seferinde, dünyanın öte ucunda olduğumu düşünürken birden kendimi doğduğum ülkeye çok yakın buluyorum.

8 gün çok uzun mu olacak derken, 8 günün sonuna geliyoruz ve hala şehre doyamadığımızı fark ediyoruz. Ama zaman kısıtlı ve görecek daha çok yer var. Artık, bizi feribota götüren taksicinin, gerçek Yeni Zelanda olarak tanımladığı güney adaya geçme zamanı.

İki ada arasında sürekli feribot seferleri var ve okul tatiline denk geldiğimiz için feribot son koltuğa kadar tamamen dolu. Kendimize camın önünde bir buluyoruz.

Marlborough Sound (Marlborough Deniz Geçidi), güney adanın kuzeyinde kalan deniz bölgesi, suyun altında kalmış vadilerden oluşuyor. Bunların en büyüğü ise Queen Charlotte geçidi. Feribot, Queen Charlotte’tan geçerken yavaşlıyor ve size inanılmaz güzellikte bir maviyi ve yeşili doya doya izleme imkanı veriyor ve sonrasında Picton’da, güney adasındaki ilk duraktasınız.

screen-shot-2016-11-28-at-12-31-10
newzealand.com’dan alıntı

Kendi halinde, ufacık bir kasaba Picton. Feribot terminali olmasa belki de kimsenin duraklamayacağı bir yer. Burada 2 gün geçirdikten sonra bunun ne kadar büyük bir hata olduğunu görüyoruz. Fırsat varken en azından 1 gün bu manzaranın tadı çıkarılmalı. Belli başlı 3 tane yürüyüş rotası mevcut. Her biri birbirinden güzel bir alternatif sunuyor. Dünyadan kopup, içinde kaybolmak isteyeceğiniz bir yer.

screen-shot-2016-11-28-at-12-31-34screen-shot-2016-11-28-at-12-31-42

Kış mevsimi olması sebebiyle güney adada tren seferleri çalışmıyor. Bu yüzden Picton’dan bir otobüse atlayıp yola koyuluyoruz. Varış noktası: Christchurch.

Güney adanın en büyük şehri Christchurch’u bir kaç sene önce yaşadığı depremlerle duymuş olmanız olası. Şehrin sokaklarında gezerken yoğun bir inşaat faaliyeti ile karşılaşıyorsunuz. Üzerinden 4 yıl geçmesine rağmen, şehrin merkezi hala inşa altında.

screen-shot-2016-11-28-at-12-32-01
2012 depreminde yıkılmış katedral bu halde

Şehir bana, binaları ve havası ile İngiltere’yi hatırlatıyor. Şehrin ortasından geçen nehire de İskoçya’da aynı isimli nehire ithafen Avon ismi verilmiş.

screen-shot-2016-11-28-at-12-32-15

Burda sadece iki gece geçiriyoruz ve en çok aklımızda kalanlar şehre yayılmış birden fazla deprem anıtı, grafitiler, 2012 depreminde büyük hasar gören katedrali ve kullanılamadığı için yerine yapılan “karton katedral” oluyor. Ayrıca 1 saate yakın süren bir tramvay turuyla şehrin mühim bir kısmını görmek mümkün.

screen-shot-2016-11-28-at-12-32-45

Kış mevsimi, güneye indikçe etkisini arttırıyor. Soğuk ve rüzgarlı sokaklarda fazla gezemeyip otelimize dönüyoruz. Sabah erkenden yola koyulup Tekapo gölüne doğru yola çıkmamız gerek.

Tekapo’ya ulaşmak için yaklaşık 3.5 saat yol gidiyoruz. Hava buz gibi. Tekapo’ya vardığımızda kış güneşi bizi karşılıyor. Tır tır titreten bir soğuk ama pasparlak bir güneş.

screen-shot-2016-11-28-at-12-32-56

Burası, ufacık bir köy. Toplam nüfusu 300 civarında. Köyde 1 market, 3-4 restoran mevcut. Hosteller ağırlıklı ama kamp yapmak isteyenler için de şahane alanlar var.

Köyün kıyısında bulunduğu göl bir buzuldan besleniyor. O nedenle insanın içine işleyen bir mavi rengi var. Saatlerce bakmak ve gözlerinizi ayırmamak istiyorsunuz. Gölün kenarında durup ihtişamlı demenin yetersiz kalacağı Güney Alplerini izlerken, içimden dünyanın ne kadar güzel bir yer olduğunu tekrarlayıp duruyorum. Bir sürü güzellik aslında yanıbaşımızda ama çoğundan haberdar bile olmayacağız.

screen-shot-2016-11-28-at-12-33-10

Gölün hemen kenarında Good Shepherd kilisesi var. Söylenene göre Yeni Zelanda’da en çok fotoğrafı çekilen kiliseymiş. İçeride fotoğraf çekmek yasak ama zaten çok küçük olduğu için kapıda durup gölü ve Alpleri gören altarı fotoğraflamak mümkün. O manzaraya bakarken, insanların tanrıya inanması bana garip gelmiyor.

screen-shot-2016-11-28-at-12-33-26
Şuradan alınmıştır.

Bu küçücük köy ayrıca kocaman iki gözlem evine sahip. Bölge Unesco’nun “Karanlık Gökyüzü Rezervleri” arasında. Yani ışık kirliliğinden uzak, gökyüzü gözlemlemek için ideal bir bölge.

Gözlemevlerini gün içinde veya gece ziyaret etmek mümkün. Gece yapacağınız ziyaret için bir tura katılmanız gerekiyor. Tur otobüsüyle gözlemevine vardıktan sonra size karşılayan bir grup araştırmacı/öğrenci yaklaşık bir saat boyunca size Yeni Zelanda gökyüzünü anlatıyor. Beraberce, kullandıkları teleskopları inceleyip, gökyüzüne bakma imkanı da elde ediyorsunuz. Gökyüzünün güzelliği bir yana, güney yarımkürede olduğunuz için kuzey   yarımkürede alışkın olunandan çok daha farklı yıldızlara bakıyorsunuz.

screen-shot-2016-11-28-at-12-33-39
earthandsky.nz.com’dan alıtı

Bizim katılacağımız gece hava koşulları sebebiyle ana gözlemevi kapanmıştı ve daha yakında olan bir başka alana gitmek durumunda kaldık. Yoğun ve kuvvetli rüzgardan dolayı güvenlik konusunda problemler yaşanacağı söylendi ki çokça görülen bir durummuş. Fakat şansımız yaver gidiyor ve bulutlu, kapalı bir gün değil. Sadece yıldızlar ve biz varız.

Ertesi gün ana gözlemevine yürüyerek gitmeye karar veriyoruz. Uzunca bir yürüyüş ve tırmanıştan sonra tepeye ulaşıyoruz. Dünyanın tepesinde kahve içip etrafa bakma zamanı.

screen-shot-2016-11-28-at-12-33-51

Uzun ve yorucu yürüyüşün ardından geri dönüş nispeten daha kolay. Günü Yeni Zelanda’daki en lezzetli yemeklerimizden biriyle bitiriyoruz. Japonya’nın yoğunluğundan kaçıp gelmiş bir grup Japonun işlettiği lokantada, şahane bir sashimi ve buz gibi Yeni Zelanda birası.

screen-shot-2016-11-28-at-12-34-05

Gene sabah erkenden yola koyulmak üzere Tekapo’ya veda ediyoruz. Bir sonraki durak Queenstown. Yolculuk yaklaşık 8 saat sürüyor ve arada Cook dağında mola veriyoruz. Sir Edmund Hillary’nin ismini taşıyan otel & restoran kompleksinde hem karnımızı doyuruyoruz hem de ısınıyoruz.

screen-shot-2016-11-28-at-12-34-19

8 saat yolculuk sonrası akşam karanlığında şehre varıyoruz. Hava buz gibi. Kalacağımız yeri bulup uyumak haricinde aklımızda pek bir şey yok. Resepsiyonistin otel odasından Remarkables’i görebileceğimizi söylemesi dahi o an için önemli gelmiyor. Tek isteğimiz biraz yemek, peşine de biraz uyku. İlk geceyi böyle kapatıyoruz.

Queenstown tek başına başka bir yazının konusu olabilecek kadar güzel bir yer. Aslen bir kayak merkezi. Oteller ve diğer tesisler genelde bunun etrafında kurulmuş. Fakat bizim gibi kayak yapmayanlar için de güzel yürüyüş ve turlar mevcut. Yüzüklerin Efendisi hayranları için ayrıca çeşitli özel turlar var.

screen-shot-2016-11-28-at-12-34-30

Peter Jackson’ın, teknoloji sayesinde istediği gibi kesip başka sahnelere yerleştirebildiği için “removables” ismini verdiği Remarkables dağı (Dimrill Dale: Aragorn’un liderliğinde yüzük kardeşliğinin Lothlorien’e yolculukları için kullandıkları yol), İsengard sahnelerinin çekildiği Glenorchy, Merry ve Pippin’in orklar tarafından yakalandığı Amon Hen, Kawaru nehri ya da filmdeki ismiyle Anduin nehri bu bölgede. Ayrıca izlemiş olanlar için, Top of the Lake isimli meşhur drama da burada çekilmiş.

screen-shot-2016-11-28-at-12-34-43

Şehrin hemen merkezindeki Wakatipu gölü de gene Yüzüklerin Efendisi’nde, Lothlorien ile ilgili sahnelerde kullanılmış.  Şehrin merkezindeki Wakatipu gölünün etrafında yürümek oldukça zevkli. Hem manzaraya iç çekiyor, hem de göl kenarındaki evlere bakıp sahiplerine imreniyorsunuz.

Gölün suları her 5 dakikada bir yaklaşık 12 santim yükselip alçalıyor. Bunun sebebi, Maori efsanelerine göre gölün dibinde uyuyan dev canavar Matau’nun kalp atışları, bilimadamlarına göre ise astronomik hareketlenmeler. Efsaneye göre, Matau, kabile şefinin kızını kaçırdıktan sonra bir Maori tarafından uykusunda yakılarak öldürülüyor. Dev cüssesi buzulların erimesine ve yerde bir çukur oluşmasına yol açıyor, işte o çukur da Wakatipu gölü. Göl, S harfi şeklinde ve tepeden bakıldığında kıvrılıp uyuyan birini (Matau) andırıyor. Matau’nun kafasını koyduğu yer Glenorchy, ayaklarını uzattığı yer ise Kingston. Dizlerini ise Queenstown’da dinlendiriyor.

screen-shot-2016-11-28-at-12-35-01

Queenstown’da kaldığımız bir haftanın, bir gününü Milford Sound’a ayırdık. İlk gün yer ayırttığımız tur, kardan yolların kapanması nedeniyle iptal edildi. İkinci gün aynı şeyin olmaması için dua ederek yola düştük, o kadar yol gidip kar yüzünden Milford Sound’u görememek trajikomik olurdu. Fakat ikinci gün şansımız yaver gitti ve hava aydınlanmadan uyanıp, yola düştük.

Rudyard Kipling’in dünyanın 8. harikası dediği yaklaşık 15 kilometrelik bir alana yayılmış fiyort, Yeni Zelanda’nın en çok ziyaret edilen turist noktalarından birisi. İsmini Galler’deki Milford Haven’dan almış. Doğal güzelliği kadar, faunası ve hayvan çeşitliliği ile de ünlü.

screen-shot-2016-11-28-at-12-35-14
airmilford.co.nz

Milford Sound’a gitmek üzere her gün Queenstown başta olmak üzere çeşitli şehirlerden turlar düzenleniyor. Queenstown’dan uzaklığı yaklaşık 300 km. Varış sonrasında bir gemiye binip yaklaşık 3 saat boyunca fiyortların arasında dolaşıp, şelaleleri, yunusları ve diğer canlıları seyrediyor ve bambaşka bir dünyada hissediyorsunuz.

screen-shot-2016-11-28-at-12-35-23
Lady Bowen şelalesi

Gemiden indiğimizde otobüs şoförümüz bizi karşılıyor ve kar yağışı beklendiğini ve hemen yola çıkmamız gerektiğini söylüyor. Biz de apar topar otobüse atlayıp, yol boyunca gördüklerimizden, geminin yanıbaşında oynayan yunuslardan ve şelalerden konuşuyoruz.

Queenstown’da son günümüz Milford Sound yolunda geçiyor ve ertesi gün tekrar kuzeye doğru yola çıkıyoruz.

8 saat süren yolculuk sonucu Franz Josef’teyiz. Franz Josef aynı isimli buzulun bulunduğu ufacık bir köy. Nüfusu 330 ve ana geçim kaynağı turizm. Kaldığımız hostelden buzula yürüyerek ulaşmak mümkün. Meraklısı için buzul tırmanışı da mümkün ama 2012’den beri bazı kısıtlamalar getirilmiş. Küresel ısınma sebebiyle 2008’den bu yana önemli bir bölümü eriyen buzulun, geçmişteki ve şimdiki halini fotoğraflarda görmek mümkün. 2100 senesine gelindiğinde yaklaşık 38%’inin kaybolmuş olması bekleniyor.

screen-shot-2016-11-28-at-12-35-35

Franz Josef’in Maori efsanelerine göre ismi, “Hine Hukatere’nin Gözyaşları”. Efsaneye göre, Hine tırmanış yapmayı çok seviyor ve sevgilisi Wawe’yi kendisiyle tırmanması için ikna ediyor. Wave, fazla tecrübesi olmamasına rağmen sevdiği kadını kıramayıp, ona katılıyor fakat bir gün çığ düşmesi sonucu oluyor. Hine sevdiği adamın ölümüne dayanamayıp günlerce ağlıyor ve gözyaşları sel olup dağdan aşağı akıyor, buzulu oluşturuyor.

Burada 1-2 gün geçirdikten sonra yola devam ediyoruz. Artık gezimizin ve Yeni Zelanda’daki vaktimizin sonuna yaklaşıyoruz. Bir sonraki durağımız Nelson. Yaklaşık 45,000 kişilik ufak bir şehir ve Yeni Zelanda’nın en eski yerleşim alanlarından biri.

screen-shot-2016-11-28-at-12-35-47

Ev sahibimiz, 25 sene önce Yeni Zelandalı bir kadına aşık olduktan sonra Nelson’a yerleşen bir Kaliforniyalı. Bizi otobüs durağından alıyor ve eve gidene kadar şehir hakkında konuşuyoruz.

screen-shot-2016-11-28-at-12-36-02

Yeni Zelanda’nın meşhur şarapları bu bölgeden geliyor. Ayrıca şehirde aktif bir kültür-sanat hayatı var. Yaklaşık 2 hafta boyunca dondurucu soğukta seyahat ettikten sonra, Nelson’ın ılık havasını yüzümüzde hissetmek hoşumuza gidiyor.

Burada iki gün kalıp, tekrar otobüsle Picton’a doğru yola çıkıyoruz. Artık güney adaya veda etme zamanı geliyor. İçimden kim bilir bir daha ne zaman, nasıl geliriz diyerek otobüs camından dışarıyı seyrediyorum ve hüzünle karışık bir duygu içindeyim.

Picton’a varır varmaz, feribota atlayıp kuzey adaya geçiyoruz ve tekrar Wellington’dayız.

Wellington’da 2 gece daha geçirdikten sonra bir sonraki durağımız, kuzey adanın en popüler turist noktalarından Rotorua.

Önemli bir Maori nüfusunun bulunduğu şehir, jeotermal yataklarıyla meşhur. Şehre yaklaşırken, çürük yumurtayı andıran  sülfür kokusu genzinizi yakmaya başlıyor. Şehirde ayrıca çamur banyoları ve sıcak şu geyzerleri var. Bunların bir kısmı parklar içinde yer alsa da bir kısmına şehirde dolaşırken denk gelmeniz mümkün. Şehirde, Haka dansı gibi Maori kültürüne ait bir çok etkinliğe seyirci olarak katılmak da mümkün. Biraz havanın kapalı olması, biraz da bizim yorgunluğumuzdan olsa gerek, bizde hafif depresif bir şehir izlenimi uyandırıyor.

Rotorua’da geçirdiğimiz ilk gün Hobbiton’a giden bir tura katılıyoruz. Queenstown gibi, Hobbiton da başlı başına bir yazı konusu olabilir.

screen-shot-2016-11-28-at-12-36-24screen-shot-2016-11-28-at-12-36-35

Matamata bölgesinde, bir çiftliğin arkasına kurulmuş set, Yüzüklerin Efendisi üçlemesi sonrası kaldırılmış. Çiftlik sahibinin, Peter Jackson’la yaptığı anlaşmanın şartlarından biri, çiftliğin eski haline döndürülmesi imiş. Fakat zaman içinde kapısına gelip Hobbiton’u görmek isteyen turistlerden bezmiş veya belki de bir fırsat sezmiş olacak ki, Hobbit üçlemesi çekilirken bu sefer setin kalıcı olması şartını koşmuş. İyi ki de yapmış. Yoksa Bilbo’nun evine uğradıktan sonra, Yeşil Ejderha ininde biramızı içmek mümkün olmayacaktı.

screen-shot-2016-11-28-at-12-36-54screen-shot-2016-11-28-at-12-37-13screen-shot-2016-11-28-at-12-37-24

İkinci günümüzü geyzerlerin bulunduğu termal parka ayırıyoruz. Yeni Zelanda’nın en renkli ve büyük volkanik alanlarından birisi burası. Yürürken, etrafınızda durmadan devam eden jeotermal aktivite ve rengarek volkanik oluşumlarla, bambaşka bir tecrübe yaşadığınızı hissediyorsunuz.

screen-shot-2016-11-28-at-12-37-36

Waiotapu, Maori dilinde “kutsal su kaynakları” anlamına geliyor.

screen-shot-2016-11-28-at-12-37-53

screen-shot-2016-11-28-at-12-38-06

screen-shot-2016-11-28-at-12-38-17
waiotapu.co.nz adresinden alıntı

Tur rehberi sayesinde akşam kurulacak olan marketten haberimiz oluyor. Odamızda biraz dinlendikten sonra akşam yemeği için yola çıkıyoruz. Mercimek çorbası satan bir stand görüp yanaşıyorum. Sahibi olan Yeni Zelandalı kadın ile 80lerde Türkiye’ye yaptığı seyahatten konuşuyoruz.

Üçüncü günümüzü şehrin sokaklarında dolaşarak geçiriyoruz.  Günün sonunda, şehirde gezinirken bir Türk lokantası ve börek yazısı gözüme çarpıyor. İçeri girip hem dükkan sahibiyle konuşuyorum ve dünya küçük söylemleri eşliğinde böreğimi yiyorum.

3. günün sonunda tekrar çantaları toplayıp, Yeni Zelanda’daki son otobüs yolculuğuna çıkıyoruz. Varış noktamız Auckland. Öncesinde Waitomo’da durup, ateş böcekleriyle ünlü bir mağarayı geziyoruz. Mağaraya girdikten sonra, bir kayığa binip mağara içinde ufak bir tur atıyoruz. Ateşböceklerinin güzelliği, rehberin anlattıklarını unutturuyor.

screen-shot-2016-11-28-at-12-38-31
perfectinsider.com’dan alıntı

Ve ardından  tekrar başladığımız yere, Auckland’a dönüyoruz. 5 hafta boyunca gördüğümüz eşi benzeri olmayan bir çok güzellikten sonra Auckland daha da basit gözüküyor gözüme. Sokaklarında gezerken aynı ülkenin içinde başka bir dünyaya geçiş yapmışım gibi hissediyorum ve geride kalanı daha o andan itibaren özlüyorum.

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s