Neden Sintra’ya sırf motosiklet kiralamak için bile gidilir?

Sintra, UNESCO kültür mirası listesinde yer alan, sadece fotoğraflarına bakarak bile insanın aklını kaçırabileceği, etrafı dağlar, ormanlar ve Atlas Okyanusu’yla çevrili güzide bir Lizbon kasabası. Sintra’ya giderken ben de içten içe Sintra’nın sembolü olan o sarı Pena Sarayı’na göz dikiyorum. Sarayın olduğu yemyeşil tepelere çıkıp, küçük bir sihirbazlık numarası ile pasaportlarımızı yok etmenin böylece mağdur turistler olarak saraya yerleşmenin hayallerini kuruyorum. Ancak küçük hesaplarımın hepsi Lizbon – Sintra treninden inmemizle bozuluyor. Ne yapsak da bir an önce yolumuza koyulsak arayışı içindeyken kenara köşeye sıkışmış bir tabela görüyoruz: arka lastiğine dört yapraklı bir yonca iliştirilmiş motosiklet logosuyla Magik Green Motosiklet Kiralama. Daha konuşmadan bunun süper bir fikir olduğunu biliyor ve gözlerimizdeki ışıltılardan yükselen “tinn” sesiyle birlikte gururla hedefe doğru yürümeye başlıyoruz.

Sırada önümüzde sadece bir çift var. Gayet makul, işleri hemen biter diye düşünüyorum ama kendileri adının sonradan Miguel olduğunu öğrendiğimiz kiralama şirketinin görevlisiyle Portekizce bol kahkahalı bir muhabbet içindeler. Zaman geçiyor, muhabbet uzuyor, gülücükler duvarlardan sekip orada olduğumuzu fark etsinler umuduyla kocaman açtığım ve kırpmadan onlara diktiğim gözlerime çarpıyor. Kimsenin umrunda değil. Giderek kuruluyorum. BU KADAR GÜLÜNECEK NE VARDI? Bir de kadın mutlulukla zıplamaya başlayınca, motosiklet kiralamaktan vazgeçmeye öylesine yakınım ki. Bir süredir çifti göz hapsine alan gözlerimi Can’a çeviriyorum ama kendisi tam bir centilmen olarak beni anlayacağım dilde ikna ediyor: Burada kaybedeceğimiz zaman, motosikletle kazanacağımız zamanın yanında hiçbir şey, sık dişini. Mantık karşısında boynum kıldan ince, kollarımı kavuşturup başka tarafa bakıyorum. O sırada kadın benim olması gereken en küçük kaskı da kafasına takıyor. Bu kadarı da fazla artık.

Asırlar gibi gelen bir zaman sonunda sıra bize geliyor. Miguel daha merhaba bile demeden Snoop Dogg’u bilip bilmediğimizi soruyor. Sintra’lara motosiklet kiralamaya çalışırken kuruyarak ölmek için mi gelmiştik? Tam kaderimize küsmek üzereyken, Miguel baklayı ağzından çıkarıyor, meğerse çok hayranıymış ve o gün Snoop Dogg’un doğum günüymüş. Beyanatın saçmalığına Miguel’in Boratvari telaffuzu ve vurguları eklenince biz de gülmeye başlıyoruz ve böylece buzlar da erimeye başlıyor. Benzetmek gibi olmasın aynı bizden önceki çift gibi kendisi ile muhabbete ve şakalaşmaya başlıyoruz. Miguel’in Türkiye ile ilgili bilgileri oldukça enteresan. Biri Kenan Sofuoğlu’nun Osmangazi Köprüsü’nde Kawasaki ile kırdığı hız rekoru ki motor ilgisi sebebiyle anlaşılabilir. Diğeri ise tekne sektörü, evet tekne, hani denizde yüzen. Bizim konu ile bir alakamız olmadığından kendisine pek yardımcı olamıyoruz.

Bu sırada Magik Green’in asıl sahibi geliyor ve aslında Miguel’in bu adamcağızın oğlu olduğunu öğreniyoruz. Patron çocuğu Miguel’le muhabbetten memnunuz ama biraz daha devam ederse Sintra’yı görmek yerine Miguel’lerin evine yemeğe gideceğiz. Neyse ki sonunda konu nereye gideceğimize geliyor. Sözlüde doğru cevabı bilen öğrenci gururuyla “Pena Sarayı, sonra da Monseratte Sarayı” diye atlıyorum. Bunca yıllık inekliğin bana verdiği yetki ile hafif bir göz devirmesi de sözlerime eşlik ediyor çünkü o sırada bir Sintralının gözüne başka türlü girilemeyeceğinden eminim. Miguel, bizi şöyle bir süzüyor ve “Neden, MOBİLYA MI BAKACAKSINIZ?” diyor. Sessizlik. Üstelik burada da durmuyor “Ayrıca siz Fransız mısınız?” diye soruyor. Erör. Bu adam bize ne anlatmak istiyor? Sonunda uzaktaki boşluğa doğru bakarak bilgece açıklamasını yapıyor “Sadece Fransızlar Sintra’yı 2 günde gezebilir, diğer insanlar için 3 gün gerekir. Sizin ise sadece yarım gününüz var. Bahsettiğiniz yerler çok büyük, bu kadar zamanda gezemezsiniz. Ayrıca ÇOK SIKICI.”  Dönüp birbirimize bakıyoruz, Sintra’nın yerlisine güvenmeyeceksek kime güveneceğiz?

Bize kendi favorisi Quinta da Regaleira’yı ve Avrupa’nın en uç noktası olan Cabo da Roca’yı tavsiye ediyor. “Altınızda motorunuz var, basın gidin okyanus kenarına” diyor. Haksız da değil. Üstelik Romantizm akımıyla inşa edilmiş bütün o pasta tadındaki saraylardan değil de Quinta da Regaleira’nın kuyulara bağlı yeraltı tünellerinden işaret ve baş parmağını birleştirip daire yaparak “veri HOmantic” diye bahsediyor. Bu adam bizi tanımamışsa kim tanımış olabilir ki? Tam artık motorun yanına gidiyoruz diye düşünürken, Miguel vatandaşlık görevini de yerine getirmesi gerektiğini hatırlatıyor ve bize Sintra’nın meşhur tatlılarını anlatmaya başlıyor. Biz tatlı meraklısı olmadığımızdan buraları pek dinlemedik, size lazım olursa Miguel’e sorarsınız artık.

İlk durak Quinta da Regaleira ve “homantic” kuyuları. Yarı gizli kapılardan tünellere giriyor, daha derinlere ineriz diye beklerken bazen kendimizi dışarıda bazen de bambaşka tünellerin içinde buluyoruz. Döne dolana, kaybola kaybola aslında hiç bir zaman kuyu olarak kullanılmamış olan ters kule kılıklı meşhur kuyuya kadar gidiyor, sarmal merdivenlerden aşağılara iniyoruz. Zemindeki gizemli semboller burada birtakım Masonvari törenlerin gerçekleştirildiğine dair spekülasyonlara sebep oluyor(muş). Biz konuya pek hakim olmadığımızdan daha çok Game of Thrones seti geziyor kıvamındayız. İşte, çünkü turistlik.

Sıra Cabo da Roca’ya geldiğindeyse, Cabo da Roca’ya varmaktan çok, oraya giderken yapacağımız yolculukla ilgiliyiz. Hatta buraya gitmek istememizin sebebi bile bu yolculuğu yapmak olabilir. Sintra’nın mükemmel ötesi dağlarında, ormanların içinde, motorla geçirilecek mis gibi bir 40 dakika. Kopilotluk görevime fotoğraf çekme de ekleniyor. Kamera benim elime geçince haliyle fotoğrafların kalitesi düşerken, kaybolma sıklığımız artıyor ama sorun değil, hayalini kurduğumuz Pena Sarayı yerine bu ağaçlardan birinin kovuğunda yaşamaya çoktan razıyız. Şehirde bildiğimiz yegane orman yolu Belgrad Ormanı yolu olduğundan şaşkınlık ve hayranlık sürekli bizimle. Geçen her dakika verdiğimiz kararla biraz daha gurur duyuyor, motorun üzerinde giderek daha dik oturmaya başlıyoruz. Çok az konuşup, bolca üşüyüp, aralarda sevinç çığlıkları atarak (Can’ı tenzih ederim) yolumuza devam ediyoruz.

Cabo da Roca’ya ulaştığımızda yanımızda bir motor daha beliriyor. Miguel’in yerinde gördüğümüz ve benim kurulduğum O ÇİFT. Ben göz deviriyorum, erkekler tabii ki medeni olduklarından gülümseyerek selamlaşıyorlar. “AMA ONLAR BİZİM VAKTİMİZİ ÇALDI” diyorum içimden, durumu anlayan Can “Bak, okyanus” diyor. Hemen dikkatim dağılıyor, dağılmayacak gibi değil çünkü orada büyülü bir doğa var. Dev haçın altında sokak müzisyenleri şarkılarını çalıyor. Atlas Okyanusu’nun uçsuz bucaksızlığı, üzerindeki bulutlar, manzaranın mükemmelliği, rüzgarın keskinliği ve hangi Japon turistin uçurumdan denize düşeceği stresi bir olup nefesimizi kesiyor. Sadece bakmak istiyoruz, saatlerce. Azıcık bu taraftaki manzaraya, şimdi de şu taraftaki manzaraya.

Bir anda saati ve o gün hiçbir şey yemediğimizi fark ediyoruz ama manzarayı da bırakmak istemiyoruz. Neyse ki çantamızda evde yapıp, yanımıza aldığımız sandviçlerimiz var, kayalara oturup, manzaraya karşı onları yiyoruz. Dünyanın en güzel yemeğiymiş gibi geliyor. Bir sonraki Portekiz seyahatimizde Miguel’in tavsiyesine uyarak, en az 3 gece Sintra’da kalmaya karar veriyoruz. Hatta belki bir çılgınlık yapar, bu sefer tatlı bile yeriz.

Fotoğraflar: Can Güven

Yazar: gemiolanbeagle

Neden? İşte çünkü evrim.

6 thoughts

  1. ayy aklımın kaldığı her yer! Bi Miguelimiz yoktu ki yol göstersin. vakitsizlikten Cabo da Roca’ya gidemedik. biz Mağrip Kalesi & Conventos dos Capuchos ziyareti yapmıştık. İkincisi garip bir yer, ormanın orta yerinde, ağaç mantarından yapılma, sadece 8 kişilik bir manastır. 3 günlük turunuza katkı olur belki ^^

    Liked by 1 kişi

  2. Cabo de Roca’da heyecandan (ve rüzgardan) nefes almamıştım o sonsuzluktan aklımı kaçıracaktım nerdeyse. Of çok özzlediiiimmm. Ama Montserrate sarayına ve içinde bulunduğu muhteşem bahçelere dil uzatanı da Portekiz reisi darbeci ilan ediyormuş uyarmadı demeyin.

    Liked by 1 kişi

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s