Paris’in hayaleti veya zamanda yolculuk

Luxembourg Bahçesi’nde bir öğleden sonra. Havuzun kenarındaki yeşil sandalyelerden birinde oturup düşen yaprakları seyrediyorum. Tüm mevsimlere tanıklık edilebilecek en güzel yerler parklar, bahçeler. Daracık sokaklarda, yüksek binaların arasında veya ofisimizde mevsimleri fark etmeyiz ya da başka bir deyişle mevsimler haftalık olarak kontrol ettiğimiz accuweather verileridir: 12 derece, yüzde yetmiş yağmurlu. O kadar. Bu sadece kıyafet tercihlerimizi etkiler. Ne sararan yaprağı ne açan çiçeği biliriz. Neyse, bu başka bir konu. Ben oturduğum yeşil sandalyeye döneyim.

Yanımda başka sandalyeler var. Çoğu boş, hafta içi olduğu için sadece birkaç kişiyiz ve biraz da soğuk. Sağ tarafımda yaşlıca bir kadın gazete okuyor. Arada gazeteden başını kaldırıp etrafı seyrediyor. Bir yaşlılık alameti olduğunu düşündüğüm kolormatik gözlükleri nereye baktığını gizliyor.

Havuzun karşı tarafında hal ve tavrından üniversite öğrencisi olduğunu tahmin ettiğim bir genç, elindeki telefonun ekranına dalmış. Yarım saatin ardından 70 yaşlarında bir adam selam verip gencin yanındaki sandalyeye ilişiyor. Şık giyimli, ipek fuları ve lacivert ayakkabıları var. Kahverengi kadife pantolonu göbeğinin bir hayli üstünde. Bir başka yaşlılık alameti. Ne konuştuklarını duyamasam da birbirini tanımayan insanların mekânsal ortaklık sebebiyle kurdukları birkaç nezaket cümlesini tahmin ediyorum, “Hava ne kadar güzel” veya “Elinizdeki kitabın yazarın bir önceki romanını okumuş muydunuz, tam bir hayal kırıklığıydı.” gibi cümleler.

Ben kafamda repliklere dalmışken yaşlı kadının sesiyle irkiliyorum, üstünden kalkmadan sandalyesini biraz daha yaklaştırıyor ve “Rue de Vaugirard’daki adam gibi” diyor. Bakışlarımdan anlamadığımı fark edince zevkle anlatmaya başlıyor hikâyeyi. Yaşlılara özgü teklifsizlik kadar sevdiğim az şey var neyse ki, hikâye anlatacağı en doğru kişiyim.

1335334856-tout-paris-rue-de-vaugirard-800x509

1925 yılı, ılık bir Haziran akşamüstüymüş. Bulunduğumuz yerde, yani Luxembourg Bahçesi’nde bir bankta Jean Romier adlı bir tıp fakültesi öğrencisi oturuyormuş. Yanına kendini Mösyö Alphonse Berruyer olarak tanıtan yaşlıca bir adam gelmiş. Kısa bir sohbetin ardından Mosyö Berruyer, müzisyen olduğunu ve aileden birkaç yakınıyla oda müziği yaptıklarını söylemiş ve Jean Romier’i evlerinde verecekleri konsere davet etmiş. Romier kabul etmiş ve kararlaştırılan tarihte Mösyö Berruyer’nin Rue de Vaugirard’da bir apartmanın üçüncü katında bulunan evine gitmiş. Eski moda mobilyalarla döşenmiş evdeki kalabalık da Romier’e pek eski moda gelmiş ama üstünde durmamış. Berruyer’nin sıcakkanlı eşi ve diğer yakınlarıyla tanışmış, atıştırmalıklardan almış, konser başlamış. Mozart’tan bir quartet, ardından Geminiani ve Stradella. Küçük salonda müzik dolu güzel bir akşamın ardından Romier teşekkür edip evine gitmek üzere ayrılmış ama yolda çakmağını Berruyer’lerde unuttuğunu fark ederek geri dönmüş. Üçüncü kattaki kapıyı ısrarla çalmasına rağmen kimse yanıt vermemiş, gürültüyü duyup gelen kapıcı ve komşular da Romier’e Berruyer’lerin 20 yıl önce önce öldüğünü ve evin yıllardır kapalı olduğunu, kimsenin yaşamadığını söylemiş. Romier duyduklarına inanamamış, orada bir konsere davetli olduğunu, çakmağını unuttuğu için döndüğünü anlatmışsa da kimse ikna olmamış ve olay polise intikal etmiş.

Polis merkezinde Jean Romier ifadesini vermiş, babası Dr. Romier ve Berruyer’lerin torunu ve aynı zamanda mal sahibi de olan Mösyö Mauger de çağrılmış. Hep beraber Rue de Vaugirard’daki eve tekrar gidilmiş. İçeri girmeden önce Jean Romier evi detaylı olarak tarif etmiş, duvardaki resimlerden piyanonun nerede durduğuna, girişte mermer konsolun üstündeki Semadirek Nike’si röprodüksiyonuna kadar… Kapı açıldığında gerçekten her şeyin genç Romier’nin söylediği yerlerde olduğunu görmüşler. İçerideki bir yağlı boya portredeki yüzün de kendisini davet eden Mösyö Berruyer’e ait olduğunu söylemiş. Bu bilgi torun Mösyö Mauger tarafından şaşkınlıkla doğrulanmış. Ve tabii ki Romier’nin çakmağı da unuttuğu yerde bulununca şaşkınlık korkuya karışmış.

Polis arşivine giren olay, o dönem Paris’te çok konuşulmuş ve söylenen o ki şöhreti Paris dışına da taşmış. Hikayeyi dinleyen Einstein “Belli ki bu genç adam zamanda sıçramayı başarmış.” diyerek konuya başka soru işaretleri doğuran bir nokta koymuş.

Gözbebeklerim büyümüş, kendisini dinlerken yaşlı kadın beni şaşırtmanın gururuyla gülüyor. “Olaydan sonra parkta otururken bir yaşlı adam tarafından konsere davet edildiğini iddia eden çok insan oldu, seni de biri çağırırsa dikkat et.” diye şaka yapıyor. “Tamam” diyorum, “Quartet sevmem zaten.” Oysa o sırada Romier’i kıskanmakla meşgulüm, 19. yüzyıldan bir eve konuk olmayı ne çok isterdim, hem müzik de var. Neden sonra etrafıma baktığımda karşıda oturan telefonlu genç ve yaşlı adamın çoktan gittiklerini fark ediyorum. Sonrasında ben de kalkıyorum, Rue de Vaugirard üzerinden yürüyerek yolu uzattığımı söylememe gerek yok herhalde…

Görseller: parisrues.com & paris-unplugged.fr

5 thoughts

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s