Hatıraların masumiyeti

Mayıs’ın ortasıydı galiba. Hava karardı kararacak derken, aniden belirmiştin kulenin önünde. Ne yalan söyleyeyim, seni orada gördüğüm ana kadar da ihtimal vermiyordum geleceğine. İlk görüşmemiz olmuştu bu. Biraz da bundan sebep, seneler içinde İstanbul’da başka yer kalmamış gibi yine Galata’da buluşup durmaya devam etmiştik. Herkes gibi Yüksek Kaldırım’dan inmezdik yalnız; her defasında yönümüzü değiştirip başka bir sokaktan girerdik mahalleye. Çoğunlukla da Meşrutiyet’ten Şişhane’ye bağlanır, oradan hemencecik Kuledibi’ne uzanırdık. Kuleyi bu açıdan görmeyi ne çok severdik. Yıllar evvel, henüz İstanbul’u doğru düzgün bilmezken, eski bir kartpostaldan kazınmıştı bu görüntü hafızama. Bir gün hiç hesapta yokken elimden tutup beni bu sokağa getirdiğinde, şaşkınlığımı gizleyemeyip çocuk gibi sevinmiştim, hatırlıyor musun? Galata dersen o zamanlar kendi halinde bir mahalleydi; geleni gideni pek olmazdı. Köşedeki Mardinli manavdan ne zaman bir şeyler alsak, “bu da benden olsun” der, illa ki sana torpil geçerdi. Karnımız toksa eğer Güney’e hiç uğramazdık; ama bazen sırf meraktan yine de önünden geçerdik. O küçük esnaf lokantasının, çok değil, sadece birkaç yıl sonra iğne atsan yere düşmez bir şöhrete kavuşacağını nasıl oldu da hiç kestiremedik?

Peki ya Kuledibi kahvehanesindeki o huysuz garsonu hatırlıyor musun? Beni görünce daha mı huysuzlanırdı, yoksa bana mı öyle gelirdi, zaman zaman bu soruyu düşünür gülerim hâlâ. 50 kuruşa birkaç çay içip saatlerce oturduğumuz günlerdi; bir de yanımızda atıştıracak bir şeyler varsa, gün akşam oldu demekti. Huysuzluğu biraz da bunaydı belki, kim bilir. Yavaş yavaş hava kararmaya başladığında sokaklarda kaybolma vakti gelirdi artık. Bu kez Galata’yı ardımızda bırakıp İstanbul’un en garip rotalarını çizerdik. Bir seferinde Süleymaniye’de bir akşam pazarına denk gelmiştik de bir süre ağzımız açık tezgâhlara bakakalmıştık. O gün bana verdiğin o Marilyn Monroe’li dolmakalemi, başkalarına kaptırmayayım diye yıllar içinde ne taklalar attım, bilemezsin. Çok sevdiğin halde büyük bir incelik gösterip bana hediye etmiştin. Zaten Marliyn’den bir iz taşıyan her şeyi çok severdin. Bir gazete kupürünü bile kesip saklardın bazen. Bu dünyadan kalbi kırgın ayrılmış bu kadını, kalbinde el üstünde taşırdın hep. Yıllar sonra Paris’te bir kitapçıda karşımıza çıktığında, onca güzel fotoğrafı arasından neden gidip Richard Avedon imzalı o fotoğrafı seçtiğini ise şimdi daha iyi anlıyorum.

Marilyn dedim de aklıma ne geldi, bil bakalım? Başka bir sefer Burgaz’daydık yine. Senin doğum gününe denk getirmiştik ya, ondan bahsediyorum. Yolculuk boyunca, benim gibi denize hasret kalmış biri için İstanbul’un ne denli büyüleyici bir şehir olduğunu anlatıp durmuştum sana. Bir vapur yolculuğuna dünyanın meselesini sığdırıp gevezeliğimle kim bilir canını nasıl da sıkmıştım! Vapurdan indiğimizde Ergün Pastanesi yetişmişti imdadına, zaten iskeleden hemen şurasıydı. Bir keyif çayı içtikten sonra da  yukarılara doğru ağır ağır tırmanmaya başlamıştık.

Sokaklarda ne çok güzellik biriktirmiştik seninle. Mesela şimdilerde çok moda olan duvar yazılarından biriyle, hiç ummadığımız bir anda karşılaşmıştık da neredeyse büyülenmiştik hani, unutmadın değil mi?

“Ellerimi bahçeye dikiyorum, yeşereceğim, biliyorum, biliyorum, biliyorum…”

Senin kadınlarından biriyle daha, Füruğ’la tanımıştım bu kez. Hüzünlü bir hikayesi vardı onun da; bir kadın olmanın ağır yüküyle erkenden ayrılıp gitmişti bu dünyadan. Ölümüyle ne çok şey yarıda kalmıştı. Füruğ ve o satırlar, bir daha aklımdan hiç çıkmadı.

Hemen herkesle konuşabilme yeteneğine de yine Burgaz’da tanık olmuştum. Hele Hristos Tepesi’ndeki manastırı bekleyen o görevliyle koyulttuğun sohbeti hiç unutmuyorum. Sonunda ortaya ne muazzam bir hikâye çıkmıştı ama! Bir Rum manastırı, kalkmış Anadolu’dan İstanbul’a göçmüş bir aileye emanetti; üstelik evin kadını şiir yazıyordu! Bize ikram ettiği gelincik şerbetinin tadı hâlâ damağımda desem, inanır mısın?

Sonrasında geleneği bozmayıp dümeni Kalpazankaya’ya kırmıştık. Tepede bizi her zamankinden yoğun bir kalabalık karşılamıştı. Her defasında erkenden limana dönüp Barba’da oturmayı kararlaştırırdık ama Kalpazankaya’ya bir kez çıktık mı dönüşümüz kolay olmazdı. Hatırlayacaksın, bir seferinde bu yüzden sağlam bir zılgıt yemiştik Barba’dan. Neyse ki bu kez sözümüzü tutmuştuk. Birkaç yıl sonra aramızdan ayrıldı rahmetli Barba; haberini senden almıştım, nasıl da üzgündün.

İstanbul benim için bir uzak şehir artık, kaç yıl oldu uğramıyorum. Çoğu zaman düşünmekten bile kaçınıyorum. Bugün niyeyse aklıma geldi. Niyeyse dediğime bakma sen, o kadar da tesadüfi değil. Sabahtan beri elimde bu kitap, düşünüp duruyorum işte. O gün Burgaz’da sana hediye ettiğimde ne çok sevinmiştin. O sevincin şaşkınlığıyla ne yazacağımı bilememiş, ceketimin cebinden çıkardığım dolmakalemi, uzun bir süre elimde çevirmiştim. Ne desem, sanki o anın güzelliğine yakışmayacaktı. Son çare Füruğ’un satırlarına sığınmak gelmişti ki içimden, bir haylazlıkla bu satırları karalayıvermiştim:

“Bir erkeğin Tante Rosa ile imtihanı!”

Ne güzel uydurdun deyip gülümsemiştin. Yıllar sonra bu kitaptan vazgeçtiğinde, o tebessümü de kaybettiğimi biliyordum. Bana verdiğin en büyük ceza bu oldu sanırım.

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s