Welcome to The Room California!

Yaklaşık iki yıl öncesine kadar “iPad nedir ki yani, telefon etmekte kullanamadığın dev bir iPhone!” diye küçümsüyordum iPad’i, tablet fikri genel olarak gereksiz bir masraf gibi geliyordu. Ancak iş için elimize iPad tutuşturulduğunda, bunu iş dışında en verimli şekilde nasıl kullanabileceğimi düşündüm ister istemez. İşte böyle nüksetti tiryakiliğim: Oyun oynayacaktım!

super-mario-bros

 Mario’cuğumu anmadan olmazdı.

Super Mario Bros zamanlarında başlayan, The Incredible Machine ile devam eden; Sims, Heroes III ve Counter Strike ile kendini tekrar hissettiren ama yıllardır -yeni Grand Theft Auto’nun piyasaya sürüldüğü birkaç hafta dışında- ciddiyetle başına oturmadığım bir şeydi bilgisayar oyunu. (Tablette, telefonda ya da PlayStation’da oynanması bir şey değiştirmiyor, tüm bunlara bilgisayar oyunu diyorum evet. Aynı sanatçı albümlerine kaset dediğim gibi. Alternatifini düşünemiyorum.) Dolayısıyla kendimi bir oyun sempatizanı olarak tanımlayabilirim ancak: Oyun oynama fikri hoşuma gidiyor, oynayanları seyretmeyi seviyorum; kendim oynayacağım oyunlar konusunda ise sabit fikirli ve garantici oluyor, yüksek olasılıkla bitirmek isteyeceğim oyunlara başlıyor ve bitirene kadar başından kalkmıyorum.

Kısa süre önce, feci şekilde odadan kaçma oyunlarına sarmıştım. Gerçekte de moda oldu biliyorsunuz odadan kaçış oyunları, hatta o kadar moda oldu ki, bir ev tutup uzaktan açılan ışık ve kapı kilidi koyabilen herkes bu işe merak saldı. Gerçeğini oyuncağından daha çok desteklediğim bir platform olsa da, hepsi iyi değil bunların. Çoğunun teknik imkansızlıklardan ziyade yaratıcılık ve hikaye konusunda sıkıntıları var. Ayrıca çok ucuz da değiller, hak etmediklerini iddia edemem ama kişi başı 40-50 TL civarı bir parayı gözden çıkarmak gerekebiliyor (ha ama dolara çevirip düşünürseniz giderek azaldığı için sevinebilirsiniz, #kıps). Ayrıca yanınızda en az 2-3 kişi daha yoksa verilen zamanda ipuçlarını çözmek zor oluyor, yanınızdakilerin çabuk sıkılmayan ve 1 saat kadar tuvalete gitmeyebilen insanlar olması gerekiyor falan… Zahmetli bir iş sizin anlayacağınız.

Tutumlu ve üşengeç bir birey olan bendeniz, beraber odadan kaçmışlığımız bulunan bir arkadaşımın önerisiyle The Room‘u oynamaya başladım. Ama ne oynamak! Takıldığım yerleri geçene kadar uyumayı ertelemek mi dersiniz, beni oyunun içine içine çeken gergin müzik ve efektleri duyabilmek için kulaklık takıp köşelere çekilmek mi… Hızla ilk oyunu bitirip ikinciye, ordan üçüncüye geçtim ve kurabiye canavarı gibi tükettim hepsini. Sanıyorum en son Super Mario için bu kadar mesai harcamıştım (yine olsun yine harcarım, ama sadece benimle yaşıt olan ilk versiyonu için!)

The Room çok iyi bir oyun ve bu benim naçizane fikrim değil. En tepedeki görselde göreceğiniz üzere, sadece ilk oyunun bile sürüyle ödülü var. Bunun dışında, room escape yazıp aradığınızda karşınıza çıkan gizlenmiş obje ya da cicili bicili rengarenk çocuk oyunlarına kesinlikle benzemiyor. Hatta oynadıkça artan bir gerginlik söz konusu; bir süre sonra sanki odaya, eve hapsolan sizmişsiniz gibi gelmeye başlıyor. Daha da fenası… Neyse, bunu söylemeyeceğim. Korku filmlerinin kan revan içinde iğrenç olanlarından ziyade, sisli-puslu psikolojik gerilimleri seven biri için biçilmiş kaftan diyeceğim sadece.

IMG_0115.PNG
Welcome to the Room California, buradan çıkış yok!

Bitirdiğim üç oyunda da hiçbir ipucunun ve bulunan objenin birbirini tekrar etmediğini de eklemem gerek. Elbette bir tornavida bulduğunuzda onu vidayı takmak ya da sökmek için kullanıyorsunuz, bu değişmiyor. Ancak bir kutuyu açma şekliniz, bir çekmecenin içine göz atmak için çözeceğiniz bulmaca ya da odanın neresine gizli olduğunu bilmediğiniz bölmeleri bulmak için yaptıklarınız sürekli değişiyor. Çok basit bir eşleştirme de olabilir elinizdeki, anahtarını ta saat kulesinde bulacağınız bir kilit de… Gerçekten zor olabiliyor bunları çözmek. Neyse ki ipuçlarını görme seçeneğiniz var, çok açık ve net olmasalar da epey hayat kurtarıyorlar.

Bir kutu açmakla işe başladım, son oyunda kendimi koca bir şato ya da kalede odalardan odalara sürüklenirken buldum. Duvarlar patladı, portallar açıldı, başka boyutlara girip oralardan da ipucu topladım. Tam artık hangisi gerçek hangisi paralel evren diye karıştırmış, iyice yükselmişken oyun nihayete erdi. Hem de tadı damağımda kalarak…

Görsellerin tümü oyundan ekran görüntüleridir; kapak fotoğrafı internet sitesinden alınmıştır.

Yazar: bellatrixbegins

twitter, instagram: @bellatrixbegins kişisel blog: www.bellatrixbegins.blogspot.com Daha ne diyem, Mahmut mu diyem? (DEDİ)

5 thoughts

  1. agzim sulandi. 90’larda ve 2000’lerin basinda sanitarium, grim fandango, the longest journey, monkey island, siberia, still life, full throttle gibi icon adventure’larin tepesinde geceleri sabahlara baglayan biri olarak cok heyecanlandim. hemen oynayacagim <3

    Liked by 1 kişi

    1. Merhaba, evet devamı ücretli, ikinci ve üçüncü oyunlara (tam olarak hatırlayamasam da) 8 TL gibi bir ücret ödediğimi hatırlıyorum. Geçirdiğim zaman düşünülünce bana değer gibi geliyor, pişman değilim :)

      Beğen

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s