Dîvân Edebiyâtı 102

Processed with VSCO with p5 preset
Evet, tahmin edebileceğiniz gibi: sağdaki sayfada, soldaki sayfada yazanların aynısı yazıyor. (Okuyucumuzun uyarması sonrasında eklenen düzeltme: sağ tarafta, 102 yerine 201 yazmışım.)

Bir önceki dersimizde, dîvân edebiyâtının bünyelerdeki -muhtemel- travmatik etkisini azaltmak için kolları sıvamış ve ilgili bölüm mezununa “sıkça sorulan sorular”la hafif bir giriş yapmış, bir de -neyime güvendiysem- ikinci dersin sözünü vermiştim.

Mahmut’ta söz sükutsa, gümüş altındır ya da öyle bir şeydir. O yüzden madem öyle -öncelikle konunun profesörü olmadığımın defaatle altını çizerek ve birebir transkripsyon yapmak yerine, beyitleri mümkün olduğunca günümüz okunuşuna yaklaşan şekilde yazmaya çalıştığımı belirterek- ikinci derse başlıyorum.

Nereden başlasam, ne anlatsam diye düşünürken aslında ne anlatmayacağıma karar vermek çok zor olmadı: Sizlere aruz vezninden, ya da divan tarihinden, ya da bir divanı oluşturan gazel, kaside, mersiye vs. gibi kısımlardan falan bahsetmeyeceğim.
Bu yazıda benim neden bu sanata hayran kaldığımı anlatmaya çalışacağım. Cevap çok net: mazmunlar. Yani metaforlar, yani bir şey derken aslında başka şeyler kastetmekler, yani oyunculuklar, üst üste binen anlamlar, tartışmaya açık beyitler, olaylar olaylar…
Aslında bu derste, en çok sevdiğim divan şairi Nedîm’in en sevdiğim kasidelerinden birini inceleyecektim ancak ondan önce bu mazmunlara göz kırpmanın daha iyi olacağına karar verdim. Ne de olsa şu an hoca benim, değil mi?

Divan edebiyatı belli kurallar çerçevesinde ifa edilebilen bir disiplin, yani öyle “benim canım bunu istedi, o yüzden böyle yazdım” olmuyor. Kurallar denilince akla ilk o travmatik fâilatün vezinleri gelse de, yalnızca şekilsel değil içerik olarak da çerçeveler net. Yani nelerden bahsedeceğin, nasıl bahsedeceğin belli; hal böyle olunca daralan oyun alanı şairleri acayip bir yaratıcılığa doğru itiyor.

Sevgiliden ve sevgilinin güzelliğinin bazı unsurlarıyla başlamak istiyorum: “her şeyin kuralları var” derken abartmıyordum, sevgilinin neye benzediğinin de gelenek tarafından belirlenmiş olan kuralları var.
Sevgilinin tasavvufî anlamına ya da cinsiyeti konusuna girmek niyetinde değilim, tartışmalar muhtelif. Ancak açıp okursanız her şiirin uhrevî amaçlarla yazılmadığı gibi yine aynı şekilde her şiirin kadınlara yazılmış olmadığını da görebilirsiniz. Ya da göremezsiniz? Çünkü üstü kapalı anlatımlar, farklı anlam katmanları ve -neydi?- mazmunlar…

Maşuk (yani aşık olunan) mutlaka uzun boylu, uzun siyah saçlı, yüzünde bir beni, yay gibi kaşları, uzun kirpikleri olan zalim birisi… Ancak tartışmasız olan şey şu: güzel çok güzel, insanı dertten hasta edecek kadar güzel olması.

Processed with VSCO with hb1 preset
Sağ üstte görünen harf, cim: sevgilinin yanağındaki beni; ortadaki harf mim: sevgilinin neredeyse görünmeyecek kadar küçük olan ağzını; sol üstteki harf lâm: sevgilinin her telinde bir aşığın kalbi asılı olan saçını sembolize ettiği söylenir. Bu 3 harf yan yana geldiğinde oluşan kelime ise CEMÂL. Yani yüz güzelliği… Etkilendiniz mi?

Bir tanecik blog yazısında, yüzyıllar boyunca anlatılagelmiş bir güzellik anlayışını ancak mikroskobik boyutta ele alabileceğimiz gerçeğini belirttikten sonra, bu çerçevesi gayet net güzelliğin bir unsuru olan saçtan, kısacık bahsedelim.
(Yemek programı sunan kadınlar gibi çoğul konuşmamın nedeni; başta şimdi bahsedeceğim kısımda çoğu yerde birebir alıntılarla yararlandığım Dr. Harun Tolasa’nın eseri olmak üzere -aşağıda detaylarını vereceğim- birkaç kaynak sayesinde 15 sene evvel öğrendiklerim konusunda atıp tutabiliyor olmam.)

Divan şiirinde anlatıcı her zaman aşıktır, maşuk yani sevgili asla konuşmaz. Aşık ne kadar cefakar, çile çekmeye alışkın ve dahi teşne ise sevgili de bir o kadar ele geçmeyen, buyurgan ve nazlıdır. Saç, tasavvufî anlamıyla kesreti yani çokluğu hatta dünyevî güzelliği, dünyevî zevkleri sembolize eder; bu yüzdendir ki uzundur, kıvrımlıdır, tuzaklarla doludur.
Çünkü aslolan saçtan, dudağa uzanabilmektir. Dudak, vahdettir. Dudak, fenâfillahtır; yani ölmeden ölmüş gibi olmak, yokluk sırrına ermektir. Bu yüzden sevgilinin dudağı mim harfi (ﻡ) gibi ufacıktır, adeta yok gibidir.

Tolasa’nın da belirttiği gibi; saç için belki de divanın en çok kullanılan, en çok tahayyül ve tasavvura konu edilen maddesi desek yeridir. Her şairin divanında envai şekillerde ele aldığı bu güzellik unsurunun genellikle şekil, renk ve koku başta olmak üzere üç ana yönüyle ele alındığını görüyoruz; ancak elbette bu kadarla sınırlı kalması söz konusu değil. Yine de bize bir yerden başlama fırsatı verdiği için bu sırayla gitmekte fayda var, yoksa daldan dala atlayan yazarınızla bir bakmışız menemen soğanlı mı olur yoksa soğansız mı tartışmasına gelmişiz…

Şekil: Beyitlerde sıklıkla kullanılan tarafı, saçın şeklidir. Şekil itibarıyla saçın mutlaka dalgalı ve uzun olduğunu belirterek başlayalım ve -Tolasa’nın Ahmet Paşa divanından verdiği referansla- hangi benzetmelerle anıldığına dair birkaç örnekle devam edelim: perişan, bî-karar, ser-gerdan, girîh, şikeste, kej-rev, binbaşlu, bî-pâyân vs.
Yani özetle: sadece uzun ve dalgalı değil, aynı zamanda dağınık olan bu saç; zaten perişan halde olan aşığı daha da perişan hale getirir.

Âşiyân-ı mürg-i dil zülf-ü perişânındadır
Kande olsam ey perî gönlüm senin yanındadır – Fuzûlî
Ey peri (kadar güzel sevgili) gönül kuşumun yuvası, senin o dağınık saçlarının arasındadır. 
Nerede olursam olayım (iki elim kanda dahi olsa) gönlüm senin yanındadır.

Sevgilinin saçı ayrıca çevgana (“gûy ü çevgân” yani cirit oynarken kullanılan ucu kıvrık bir çeşit sopa), lam harfine (ﻞ) ve zincire de (bahsekonu yüzyıllarda deliler zincire bağlanırdı) benzetilir. Çünkü saçının her bir telinde bir aşığın kalbi asılıdır, servi gibi uzun boylu olan sevgili salına salına yürüdüğünde her aşığın kalbi yerlerde sürünür, perişân saçların arasında perişân olur.

Elde çevgân-i ser-i zülfünü oynatdukça
Gûy ider başın ona aşık-ı ser-bazlarun – Yakînî
Sevgili, çevgana benzeyen zülfünü oynattıkça; korkusuz aşıkları başlarını ona top ederler.

Zülf-i zencirinde dil dîvânedür şol dilberun
Dolaşup bâd-ı sâbâ zülfine şeydâlanmasın – Ahmet Paşa
Gönül o güzelin saçının zincirine bağlandığından deli divane olmaktayken; o saba rüzgarı saçlarına dolanıp da aklını kaçırmasın.

Sevgilinin saçları aynı zamanda aşıkların canlarının, kalplerinin karargahı yuvası mahiyetindedir. Can ve bilhassa gönül, daima oraya gitmek, ona asılmak ve dolanmak ister.* Bunun için yaşar.

Ayağı yer mi basar zülfüne ber-dâr olanın
Zevk ü şevk ile verir can u seri döne döne – Necatî
Senin zülfüne asılanın ayağı hiç yere basar mı? Canını ve başını, o zevk ile döne döne verir.
Çoğunuza pek de sempatik gelmeyebilecek bu beyitte tevriye sanatının güzel bir örneğini görüyoruz. Ber-dâr olmak aynı zamanda asılarak idam edilmek anlamına geldiğinden, ayağı yere basmak konusunda hem o zülfe nihayet ulaşabilmenin mutluluğu hem de canını vermek kastediliyor.

Gördüğünüz gibi, sabaha kadar devam edebiliriz ancak sonsuza uzanan bir post olmasın ve sevgili okuyucularımın gözleri akmasın diye bir sonraki saç özelliğine geçiyoruz…

Renk: Bu konuda gelenek çok net, sevgilinin saçı siyahtır. Bitti. Sevda, aşk hastalığına tutulmak, aşık olmak demektir. Ancak bunun yanında sevdanın bir diğer anlamı daha vardır: siyah. Bu nedenle sevda ile sevgilinin siyah saçları arasında bir bağ kurulur.
Aşık sevgilinin yüzüne her zaman hasrettir. Bu hasretliğin en büyük nedenlerinden biri de sevgilinin gölge gibi olan siyah saçlarıdır.**

FullSizeRender.jpg
Uzmanlar, süveydanın anlamıyla ilgili genellikle görüş birliği içerisinde: “kalbin içerisinde bulunan ve eskilerce anlayış ve duygunun merkezi sayılan siyah ben.”*** Rivayet olur ki aşk insanın içine ilk düştüğünde ufacık bir noktayken, zamanla tüm kalbi kaplar ve simsiyâh eder. İşte süveydâ kalbin bu en karanlık, en kara yeridir. Kara sevda tabirinin tesadüfen kullanıldığını düşünmeyeceksiniz artık, değil mi?

Saç şiirlerde siyah olarak ele alındığından, onunla ilişkilendirilen uzuvlar da (yüz, alın, yanak, gerdan vs.) beyaz rengi ile ön plana çıkarılır.** Bu da farklı farklı benzetmeler yapabilecek bir ortam sağlar. Örneğin: saç siyah renginden dolayı geceye benzetilirken, onunla birlikte anılan uzuvlar ise geceyi aydınlatan ay ve/veya güneşe hatta bazen gümüşe, sime dahi benzetilir. Ama bunlar başka bir dersin konusu. (Biraz daha uzatırsam, derste kimse kalmayacağı için yavaş yavaş toparlıyorum… Söz.)

Koku: Saçın bir diğer özelliği, çok da şaşırtıcı olmayacak şekilde, kokusudur. Tolasa’nın da belirttiği gibi, mevcut beyitlerden bu kokunun saça sürüldüğü işaretine rastlamak mümkün değil. Bilakis sanki bu misk-ü amber gibi koku saçın en temel, en doğal halidir. (Yani zaten, bu kadardır yazıyorum siz de -umarım- buraya kadardır okuyorsunuz; bahsekonu sevgilinin saçının kokusu herhalde hair mist ile sağlanmayacaktı…)
Koku bu kadar kendinden menkul ve sık rastlanan bir özellik olduğundan, hava ve rüzgar da saç söz konusu olduğunda sık sık başvurulan kavramlardır.

Aşığın ömrü, sevgilinin saçından yayılan bu kokunun özlemi ve arzusu içinde geçer; o yüzdendir ki şiirlerde sık sık rüzgara seslendiğine şahit oluruz. Hatta az yukarıda Ahmet Paşa’nın bizzat saba rüzgarına akıllı ol çektiğini gördük. Gördük, değil mi? Hah, evet. Gördük çünkü, az yukarıda, evet.

Leyli saçın hevâsına Mecnun-ı vakt olup
Divâne oldu dağlara düşüp yeler sâbâ – İbn-i Kemal
(Sevgilinin) siyah saçının havasıyla zamanın Mecnun’u olup, deli gibi dağlarda eser Saba (rüzgarı)
Saba rüzgarı, Leyla’nın siyah saçlarının arzusuyla, Mecnun gibi aşık olup dağlara düşüp esiyor.

Paragraflardır yazıyorum ancak hâlâ ejderhadan oltaya, cadıdan sümbüle kadar benzetilen saç unsurunun birazını bile anlatabilmiş değilim. Üstelik bir de diğerlerini düşünün: yay gibi kaşların altından, ok gibi saplanan kirpikler… Sevgilinin gözleri neden nergise benzetilir sizce? Ya da gamze ne işe yarar? Bu kadar güzel sevgilinin boyu posu neye benzer? Peki aşığın hiç mi silahı yok?

Sabahtan beri güzellik anlatıyorsun, peki bu işin içinde hiç mi başka tür şiirler yok?
Nedîm dedecüğünü çok severim diyordun, hani o çapkın kasidesi?
Ha sahi, hiciv ustası olduğundan senin de hasta olduğun Nef’i ne yazmış da canından olmuş?
Bir Fuzûlî’dir gidiyor, hiçbir şey anlamıyoruz ne yazmış bu adamcağız?
Ya da bunca kısıt arasında, tüm bu hünerin gösterilmesini sağlayan o söz sanatlarından bahsedip örnekler mi versen bunların yerine?
Cevap vermem gereken daha bir sürü soru var. Onlar da bir sonraki dersin konusu olsun mu?

Fotoğraflar bana ait, kaynakça ise aşağıda.

* Tolasa, Harun, Ahmet Paşa’nın Şiir Dünyası, Akçağ Yayınları, Ankara 2001.
** Akgöynük, Maşuta, 17. yy Aşık Şiirinde Sevgili Motifi, Niğde 2012.
*** Holbrook, Victoria, Mazmun mu Klişe Yoksa Devralınmış Mazmun Kavramı mı: Galib’in Hayalinde Renk ve Yorumu, Şeyh Galib Kitabı, Istanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı Yayınları, No 18, Istanbul 1995.
Pala, İskender, Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, Akçağ Yayınları, Istanbul 1995.

Yazar: sothyz

sevdigim seyler, sevmediklerimden az.

4 thoughts

  1. Çok güzel bir yazı, ellerinize sağlık. Bir sonraki yazıyı iple çekiyorum! Yalnız ilk görseldeki rakam “201” olmamış mı? Osmanlıca’da rakamlar Arapça ve Farsça’da olduğu gibi harf diziminin aksine soldan sağa doğru yazılmıyor mu?

    Liked by 1 kişi

    1. çok teşekkür ederim! hem de duble bir teşekkür: hem nazik yorumunuz için hem de resmen el alışkanlığıyla yanlış yazdığım sayıyı düzelttiğiniz için :-)
      çok haklısınız, sayılar yazıların aksine soldan sağa doğru yazılır -ya da bu post özelinde: yazılması gerekirdi.
      şimdi hemen gerekeni yapıyorum.

      Beğen

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s