Londra rehberi: Nisan-Mayıs

Londra’ya bahar nihayet geldi; manolyalar açtı, kiraz ağaçları pıtrak pıtrak ve ışıltısına kapılanları nezleyle cezalandıran yalancı güneş arada bir görünüyor. Eh, Nisan yağmurları başlamadan önce elimizden geleni yapıp tadını çıkarıyoruz. Gün ortası güneşi demek, öğle yemeğini kapıp en yakındaki parka koşan, D vitamini almak için de kollarını sıvayıp güneşe dönerek oturan İngilizler demek. Büyük mutluluk. Koskoca kraliyetin başkenti aslında bir günebakan tarlası; güneş için, güneşe doğru yaşıyoruz.

Nisan-Mayıs biraz zor zamanlar Londra’da. Yalancı Mart güneşine kananlar yeniden başlayan yağmurları kaldıramıyor. O güzide şarkının dediği gibi, bu şehirde everybody talks about the weather. Topluca söyleniyoruz ve güneşli günleri bekliyoruz.

Turistlere hayat daha güzel; onlar şehre zaten tropik yağış ve sel beklentisiyle geldikleri için yadırgamıyorlar. Oysa bu gri şehrin, sene içinde ortalamada Roma ve Paris’ten daha az yağmur aldığını biliyor muydunuz? Ziyaret planlayanları yıldırmayayım; arada molalar veren, insaflı bahar yağmuru bunlar. Güneş bile açıyor bazen.

Önümüzdeki aylarda yolunuz Londra’ya düşerse yağmurdan kaçıp müze ve galerilere sığınmanız için mini bir rehber hazırladım. Diğer Avrupa başkentlerinin aksine Londra’da hemen hepsi ya tamamen bedava ya da sabit koleksiyonları bedava. Artan parayla bir pubda güzel bir bira deneyin diye bunlar hep. Turistleri seviyoruz.

Barbican Centre

2015-06-27-12-44-57
Barbican Centre, kafesi ve evleri. Evet, bazı şanslılar orada yaşıyor (foto: pinterest)

Şehirde açık ara favori mekanım olan Barbican, hiçbir etkinliğe gidilmese dahi görülmesi gereken bir mimari şaheser. Turistler genelde Tate Modern’e öncelik veriyor ama bence ihmal etmeyin.

Eski ve varaklı olmayanın elendiği estetik filtreleriniz varsa, üzebilir: Barbican kaba, hatta ‘brutal’ bir yapı; tüm haşmetiyle şehrin ortasında dikiliyor ve dışardan bakınca teklifsizce soğuk. İç avluda ise kuğuların yüzdüğü, tropik ağaçların bulunduğu bir havuz, tarihi bir şapel, dünyada en iyi akustiğe sahip sahnelerden biri, sinema salonları, birkaç bar ve restoran, sergi salonları, tiyatro sahneleri var. Bina o kadar büyük ki fuayesinde laptopını almış çalışan insanlar görebilirsiniz, bedava wi-fi sayesinde ofis alanı olarak kullanılıyor. Barbican bir ev, bir sığınak.

25 Haziran’a kadar sürecek the Japanese House sergisi ise, Japon mimarisindeki modern, minimalist öğeleri 1945 ertesi değişen ev hayatı üzerinden anlatıyor. Sergi dışında, seyahat tarihinize denk gelen bir konsere bilet almak da Barbican’a gelmek için güzel bir bahane.

Tate Modern

tate-modern-ls
Tate Modern, arkada yeni binası Switch House ile (foto: artfund.org)

Şehrin gözbebeği Tate’imiz yeni binasına kavuştuğundan beri iyice havalı oldu. Ne de olsa artık dünyanın en büyük modern sanat galerisi. Sabit koleksiyonu ücretsiz gezilebiliyor, dönemlik sergileri ise 16-18 pound arası.

Sir Elton John’un fotoğraf koleksiyonu da 21 Mayıs’a kadar burada. Bu cümle fazla basit oldu: dünyadaki en büyük özel koleksiyonlarından biri Tate Modern’e geldi. Özellikle 1920-50 döneminden fotoğraflara yatırım yapan John için tüm mesele, fotoğraf karesinin onda uyandırdığı heyecan. Masraftan kaçınmamış; üstüne bizle de paylaşmış. Teşekkür ederiz Elton Bey. Ücreti 16.50 pound.

Gitmişken Switch House’un seyir terasından Thames’i izleyebilir, o solgun kahverengilikte bile sevecek bir şey bulan İngiliz iyimserliğiyle tanışabilirsiniz. Tate’in kitapçısı şehrin en güzellerinden biri, dar vakitte gitmek yazık olur. Galerinin kafeleri, bir kahve veya şarap molasında şehrin incisi St Paul Katedrali’ni seyretmek için ideal yer: Katedral, Tate Modern’in tam karşısında. Daha kallavi bir mola isterseniz, Shakespeare’s Globe’un restoranı the Swan‘ı öneririm; ancak sıra beklemeniz mümkün.

Tate Britain

Şehirde iki Tate var: diğeri, modernist kardeşinin tüm ilgiyi üstüne toplamasından şikayetçi olmayan ağırbaşlı abla, Tate Britain. Tamamen İngiliz resmine ev sahipliği yapan, oh so very British bir galerimiz. Özellikle Turner sevenler için bir cennet.

29 Mayıs’a kadar sürecek David Hockney sergisi aylar öncesinden duyurulduğu için bu sezonun gözdesi. Ön satışta 20 bin bilet tükendi ve Tate tarihinin rekorunu kırdı. Yaşayan en büyük İngiliz sanatçılardan birinin eserlerini şehrin en eski galerisinde görmek için 18 pound makul bir fiyat bence.

Yakınındaki Morpeth Arms, geleneksel İngiliz publarının Londra’daki son örneklerinden biri, hem de eski hapishane. Galerinin diğer komşuları ise  Mi5 ve Mi6 binaları. Yan masanızdakiler ajanmış veya zaten pub çalışanları tamamen ajanmış – senaryo size kalmış.

Newport Street Gallery

Damien-Hirst-Newport-Street-Gallery-London-Caruso-St-John_dezeen_ban1[1]
newportstreetgallery.com

Damien Hirst’ün özel koleksiyonunu biz fanilerle paylaşmak için açtığı tazecik galeri. Ücretsiz geziliyor, Hayward Gallery’nin tadilat sebebiyle kapalı olmasının açığını kesinlikle kapatıyor. Nisan’da başlayacak Ashley Bickerton sergisi de meraklısına not.

Science Museum

reem-800
sciencemuseum.org.uk

Bu müzeye övgüler yetmez: 3 Eylül’e kadar sürecek serginin konusu robotların 500 yıllık tarihi. 16. yüzyıldan kalma mekanik kuklalardan bugüne, 100 tane robot sergileniyor. Özellikle çocuklu turistler için bir cankurtaran; ailede her yaştan insanın ilgisini eşit derecede çekebilen az sayıda yerden biri. Bunu dedim diye çocukların bağırarak koşturduğu bir karadelik sanılmasın; gayet sakin ve kafa açan bir istikamet. Science Museum, sen iyi ki varsın.

Victoria & Albert Museum

Sanat ve tasarımın kalesi, en güzel müze dükkanının sahibi, biricik V&A. Öyle bir koleksiyon ki sırf tekstil eserlerine adanmış ikinci bir müze açılması icap etti, yerine sığamadı. Sabit koleksiyon 3-4 kata yayılıyor ve ücretsiz. 23 Mayıs’tan itibaren Pink Floyd sergisi var, modaseverler için Haziran’da da Balenciaga geliyor. 15 Ağustos’a kadar sürecek bir diğer sergi de Rusya’da Sovyetler ertesi devlet tekelinin kalkmasıyla beraber patlayan baskı sanatı hakkında. Seçin, beğenin, gezin; ama V&A’i ihmal etmeyin.

Museum of Childhood

V&A’in pek sevimli Doğu Londra şubesi. Shoreditch’te en bi hipster turlar atıp o kokteyl barından diğerine zıplayacaksınız; ama gündüzleri bu güzelliği atlamanız yazık olur. Çocuk veya oyuncak değil, çocukluk müzesi; İngiltere’de çocuk olmanın, aile dinamiklerinin, oyunların, okul hayatının, ergenliğin, sosyalleşmenin, masalların tarihi. Bu aralar kutu oyunları sergisi devam ediyor. Böyle ayrıntılar = İngilizlik. British Museum’da aramayın, bulamazsınız.

Müzenin çaprazı sayılacak mesafede, Satan’s Whiskers isimli tatlı mı tatlı bir kokteyl bar var. Time Out tarafından en güzel bilmemne seçilmişti – sıfatlar önemli değil. Önemli olan tek şey, menüde neyi seçeceğiniz.

***

Eveeet gezdiniz dolaştınız, kültürle dolup taştınız; ama yetmez. Londra en çok sokaklarına karışarak tadı çıkan bir şehir. Her yeri inci gibi değil (tabii Bati Londra’dan hiç çıkmazsanız, böyle bir ilüzyon olabilir). Berlin kadar rahat ve bohem de değil; metrosu kalabalık, insanları aceleci ve sürekli bir inşaat hali var; kadraja vinç girmeden fotoğraf çekmeniz imkansız. Amsterdam gibi pratik, Barselona kadar estetik değil. Arkanıza yaslanıp Paris veya Prag gibi sizi büyülemesini bekleyemezsiniz; sizin de emek vermeniz gerek. Yine de kendini kolaylıkla sevdiriyor – Londra’nın büyüsü burada.

Ana cadde yerine bir alt sokaktan geçmek, metro yerine otobüsle seyahat etmek veya yürümek, parkta veya pubda sohbet etmeye, fikir sormaya açık olmak en basit ipuçları. Karışın, kaynaşın ve bir de bunları deneyin:

Londra mutfağı: yemek tezgahları

kerbcamden_night_benyyounathan_2016_6000x4000-1600x900
kerbfood.com

İngilizlerin kendi mutfağı pek iç açıcı olmayabilir; ama fish & chipsten öte seçenekler de tabii ki var. Fırında rezene gibi bir güzellik var mesela. Ama her şeyden öte, merak lazım. Londra’yı Londra yapan şey, 72 milletin yemeklerini, hem de en harika versiyonlarını bulabilmek. Londra’ya gelip de yiyecek bir şey bulamamaktan şikayet edenlere “yallah kebapçıya” diyor ve tavsiyelerime geçiyorum:

Turist bütçesinin karşılığı sürekli olarak Pret a Manger, Eat gibi sandviç zincirlerine talim etmek olabiliyor; ama çaresi var: dünya mutfağı. Semt semt göçmen restoranları yerine hepsine topluca ulaşmanın yegane yolu da yemek tezgahları.

Borough Market, Brick Lane hatta artık Broadway Market bile hemen her gezi rehberinde tavsiye edilen; ama sadece hafta sonları açık oldukları için birinden birini seçme derdine düşüren güzide pazarlarımız. Sokak yemekleri seçenekleri sonsuz, her şey lezzetli; ama işte o kalabalıklar insanı biraz üzüyor. Mahmut bugünler için var. Turistik istikametlere de yakın birkaç alternatifi fısıldamak isterim:

  1. Piccadilly Circus yakınlarında Rupert Street: hemen her öğlen tezgahlar açık. Ayaküstü, ucuz ve güzel bir şeyler yemek için ideal. Turistlerden çok, civardaki beyaz yakalıları göreceksiniz. Oldu da tezgahlar kapalı; hiç moral bozmadan Brewer Street üzerindeki herhangi bir restorana girebilirsiniz. Tavsiyem Jane Tira, Tay mutfağında bir marka.
  2. Barbican Centre’a gideceğinizi umarak öneriyorum: Whitecross Street Market. Şehrin en eski pazarlarından, hafta içi her gün 11-15 arası açık.
  3. Kerb: şehirde birkaç yerde birden kurulan sokak yemeği pazarı. Camden’daki en bilinen şube diyebiliriz. Amy Winehouse’un semtini gezdiniz, pubında içtiniz, eh biraz acıktınız. Kanal kenarındaki Kerb’e koşunuz, hatta biraz sıra beklemeyi göze alırsanız Venezuela mutfağı tezgahı olan Arepa’yı deneyiniz.

İkinci el /vintage meraklılarına

img_0976
Oxfam Boutique Westbourne Grove (foto:redfdsp)

Kısacık tatilinizde, aşırı turistikleşmiş Brick Lane veya Notting Hill’e gidip yorucu bir kalabalık içinde debelenip pek de bir şey bulamama hüsranı yaşamanızı istemem. Bunun yerine alternatif: Şehrin en zengin bölgelerinden Chelsea-Kensington aksındaki Oxfam butikleri. Oxfam yoksullukla mücadele eden bir dernek, ülkedeki en büyüklerden. Mağazalarındaki ikinci el ürünlerden gelir elde ediyor.

Gönlü zengin bağışçılara sahip bölgelerdeki mağazalar, vintage kovalayanlar için altın madeni; Oxfam da bunun farkında olduğu için ürünler gayet iyi durumda, hatta online satış da var. Her maden gibi kurumadan önce, kapanın elinde kalıyor. En iddialı şubeler Westbourne Grove ve Chelsea King’s Road. Oxfam’da aradığınızı bulamazsanız yılmayın, Cancer Research, FAMA, TRAID gibi başka birçok derneğin de civarda butikleri mevcut.

***

Bir sonraki rehberde hava ısınmış, günler uzamış olur sanırım (umarım). Gelecek rehberin konusu  park, festival ve açık sinemalar olacak; çünkü yaz, Londra’nın en muhteşem mevsimi. Beklemede kalınız!

Save

2 thoughts

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s