Erivan: Gecikmiş bir ziyaret

Erivan’a gideceğimi öğrendiğimde önce çok heyecanlanmış, fakat gidiş tarihi yaklaştıkça garip bir korkuya kapılmıştım. Ne hissedecektim? Nasıl bir bağ kuracaktım? Yoksa sadece yeni bir ülke, turistik bir gezi mi olacaktı? Karmaşık düşünceler ve hislerle uçağa bindiğimde bütün yüzleri tek tek inceleme ihtiyacı duydum. Kapalı sınırın kısmen açık hava sınırından Erivan’a doğru yol alıyorduk. Elimde Ayşe Hür’ün Gayri Müslimlerin Öteki Tarihi kitabıyla yanımdaki arkadaşımla sohbet ederken bizimle aynı sırada oturan bir kadın aksanlı bir Türkçe ile bize “Bu tarz kitaplar Türkiye’de satılıyor mu?” diye sordu. Şaşkınlıkla karışık bir mutluluk da seziliyordu tonunda. Ermenistan’dan Türkiye’deki akrabalarını ziyaret etmeye geldiğini öğrendik daha sonra.

Erivan’a indiğimizde vizemizi alabilmemiz için nereli olduğumuzu söylememiz gerekiyordu. En çok zorlanacağım kısmın bu olacağını orada anladım. “Türkiye’den geliyorum.” demenin bin türlü yolu varmış meğer. Bastırarak, utanarak, gözünü kaçırarak, gülümseyerek ya da hüzünlenerek. Acısını anladığını ve paylaştığını ifade ederek, özür dileyerek ya da yas tutarak… Ya da suçsuzluğundan emin ve vicdanını rahatlatmaya çalışırcasına göğüs gererek. Peki aslında durumun karışık olduğunu, “yarı”mın Ermeni olduğunu laf arasında insanlara nasıl söyleyecektim ki o gözlerde bir ışıltı görebileyim? Acaba Ermenice yazılı dövmemi daha görünür hale mi getirsem? Birkaç kelime öğrenip onların dilinde ben de Ermeniyim mi desem? Yoksa hiç önemi yok mu? Bir Ermeni olarak Türkiye’de yaşanabildiğini, her iki topluma ait hissedilebileceğini onlara göstermek ister gibiydim. Bir arada yaşanabileceğinin kanıtıymışım gibi anlamsız bir rol üstlendim belki. Belki de sadece “Ben yapmadım.”  demek istiyordum. Yanımdaki Türk arkadaşlarım gibi, “Sorumlusu ben değilim, lütfen bana öyle bakmayın.” demek istiyordum. Ya da korkuyordum, ters bir tepki halinde ne tarafta duracağımı, ne diyeceğimi bilememekten. Hala emin değilim hangi duygunun ağır bastığından.

Doğuştan bize atfedilen kimlikler üzerinden varoluşunu açıklamayı hiç dert edinmemiş biri olarak; oradayken geçmişin üzerime yüklediği ağırlık, beni çoğu zaman benimsediğim dünya vatandaşlığı konseptinden çok uzağa taşıdı. Bu mantık burada işlemeyecekti. Bu anlaşmazlığa dünya perspektifinden değil, çok daha yerel bir bakış açısıyla, karşıdakinin ne hissettiğini bulunduğu yerden anlayarak, fail sıfatını birebir üstlenip, mağduru muhatapsız bırakmadan ve onun yasını paylaşarak, geçmişle birlikte hesaplaşarak bakmalıydık. Failleriniz öldü, o defter kapandı demek, iki toplumun da iyileşmesini engelleyecekti. Çünkü Hrant Dink’in dediği gibi, hasta iki toplumduk biz ve iyileşmek için birbirimize ihtiyacımız vardı.

Peki ben bu iki toplumun neresindeydim? Hayatta kalmayı başaran ve Türkiye’de yaşayan bir Ermeni olarak aslında ben neydim? Hayatta kalabilenlerin torunu olmanın verdiği suçluluk hissini Soykırım Müzesi’ne gittiğimde hissettim. Her gördüğüm fotoğrafta bu zulümden nasıl kurtulunabildiğini ve nasıl her şeyi sindirip aynı topraklarda yaşamaya devam ettiğimizi düşündüm. Yüzyıllardır savaş halinde olan bu dünyada hayatta kalan herkes aslında katillerin torunları değil miydi? Zorla göç ettirilen ve dünyanın her yanına nar taneleri gibi dağılmış bir toplumun acısını derinden hissetmeye çalıştım, ama tam anlamıyla bana ait bir acı olmadığını bilerek. Zorla göç ettirilmenin, çatışmanın, açlığın ve zulmün verdiği travmayı o fotoğraflardaki yaşlı çocukların yüzlerinde gördüm. Müzenin içinden çok dışı etkiledi nedense, gri taşlar, Ağrı Dağı’nın manzarasında, soğuk bir hiçlik içinde yanan bir ateş.

Ama beni ağlatan şey müze olmadı, tecavüzler katliamlar olmadı. Aksine, insanların güler yüzü, iyiliğiydi canımı yakan. Galiba içten içe istedim ki, insanların kötü yüzünü göreyim de meşrulaştırayım olanları. Bu yüzden her gördüğüm güler yüz beni daha da yaraladı.Bir süpermarketten çıkarken yanımıza gelen orta yaş üstü bir adam, hangi dili konuştuğumuzu sorduğunda, yanımdaki arkadaşımın Türkçe demesiyle birlikte yine aynı korkular sardı beni. Aklıma Hollanda’da tanıştığım, Türkiye’nin üzerinden uçakla bile geçmem diyen Ermeniler geliyordu. Ya da Los Angeles’ta Türkiye’de yaşayan bir Ermeni olduğum için bana sinirlenen taksi şoförü. Ama Ermenistan’da yine o kadar haksızdım ki.  Şair olduğunu öğrendiğimiz bu nazik adam bize İstanbul’un ve Türkiye’nin ne kadar güzel olduğunu, her şeye rağmen geçmişi geride bırakıp dost olmamız gerektiğini ve Ermenistan’a hoş geldiğimizi en şairane şekliyle dillendirip, hızlıca yanımızdan ayrıldı. O sırada boğazımdaki düğüm koskocaman olmuş,  dışarıya göz yaşı halinde çıkmayı bekliyordu.

unnamed
Soykırım Müzesi’nden Ağrı Dağı görünümü.

Sonra Ararat: Şehrin en umulmadık yerlerinden bütün ihtişamıyla görünen Ağrı Dağı. Elini uzatsan tutacaksın ama bir o kadar da uzak. Kapalı sınırın psikolojisi sanki dağa başka bir anlam katıyor. Türkler bu dağın Ermeniler için değerini bilseler, kamyonla bize yollarlardı diyor oradaki halk. İyiliğin var olduğuna inanma isteğini insanın yüzüne vura vura. Bilseler verirler aslında der gibi.

Processed with VSCO with m3 preset
Ağrı.

Evini ziyaret ettiğimiz Hasmik Hanım’ın bize söylediği Ov Sirun Sirun şarkısını dinlerken annemin güzel sesi aklımdaydı hep. Bilmediği dilinde söyleyemediği şarkılar geldi aklıma. Ne gerek vardı bunlara dedim içimden, bu kadar mı zordu bir arada kalmak?

(Fotoğraflar yazarımıza aittir.)