Nasıl da gazeteci olamadım!

@Adem Altan

Üniversiteyi kazandığımda, sınav stresim sadece bir yılla sınırlı kaldığı için mutluydum en çok. Üzerimden koca bir yük kalkmıştı ama fazladan mutlu olmak için iki sebebim daha vardı; birincisi yaşadığım şehirde, İstanbul’da bir üniversite öğrencisi olmayı başarmıştım, ikincisi en çok istediğim iki bölümden birini tutturmuştum! Gazetecilik. Marmara Üniversitesi’nin Nişantaşı’ndaki İletişim Fakültesi, ilk bakışta hayal ettiğim kampüs ortamımı sunmamıştı bana, yanımızda sadece Diş Hekimliği Fakültesi vardı ki dört yıl boyunca onlarla karşılaşmak da pek mümkün olmadı doğrusu. Fakat yine de memnunduk halimizden; sektöre adım atınca çekeceğimiz çileden henüz habersiz sözelciler olarak çabucak öğrenciliğin keyfini çıkarmaya başlamıştık.

İki fakülteli bir üniversite hayatıydı belki ama hocaların hocası Ünsal Oskay bizim fakültemizin dekanıydı. Sektöre çok fazla gazeteci kazandıran, üniversitedeki bir öğrenci ajansından çok profesyonel bir haber ajansı gibi gece gündüz çalışan, koca koca haberlere imza atan MİHA (Marmara Üniversitesi İletişim Haber Ajansı) da yine bizim fakültemizdeydi. MİHA, tabii ki bir fakülte ajansı olmakla yetinmeyip çoktan kendi ekolünü yaratmıştı. Bir de Kayıhan Güven hocamız vardı ki elinden tuttuğu öğrencilerini sadece mesleğe hazırlamakla kalmaz aynı zamanda peşinden hayatın ta içine sürüklerdi. Yoksa evinden, mahallesinden henüz yeni çıkmış bir gencin, Cankurtaran’daki Zührevi Hastalıklar Hastanesi’nin (namı diğer Can Can) bahçesinde röportaj nöbeti tutması nasıl mümkün olabilirdi?

Üniversite sınavı omuzlarımı o kadar düşürmüştü ki buna biraz çekingen yapım da eklenince neredeyse ilk iki yıl, bu mesleği gerçekten yapıp yapamayacağımın kaygısıyla geçti. Hedeflerim giderek küçülüyordu. Bir zamanlar adliye koridorlarında, istihbarat servisinde meslektaşlarıma haber atlatmayı, sokakları turlayıp özel haberlere imza atmayı hayal eden ben, kültür – sanat da fena değil, en olmadı bir yayınevinde editörlük yaparım diye düşünüp kendimi rahatlatıyordum. MİHA, meslekle çarpıştığım ilk yer oldu ve neyse ki bu çarpışmadan sağ çıktım. Üstelik bunu ben bile beklemiyordum. Çünkü o yıl Aydın Doğan Genç İletişimciler Yarışması için hazırladığımız dosyayla bir ödüle talip olmak sadece Donkişot’luktu. Zira bizim dosyada bahsi geçenleri ulusal medya bile görmezden gelmişti. Ödül falan beklemiyorduk yani, ama bu haberi yapmaktan başka çaremiz de yoktu. Arkadaşlarım ve ben neredeyse bir ay ortadan kaybolduk; ulaşılması gereken kim varsa ulaştık, taraflara sorulacak ne kadar soru varsa sorduk, günlerce arşiv taradık, onlarca kaset çözdük. Wernicke Korsakoff sendromunda neler yaşanır, bir daha unutamayacağımız şekilde tek tek ezberledik. Bir ay sonra dosyayı teslim etmek üzere ajansa döndüğümüzde herkes bizim çoktan vazgeçtiğimizi düşünmüştü. Ve fakat yanılmışlardı, her şey tastamamdı ve biz elimize yüzümüze bulaştırmadan bu işin altından kalktığımız için gururluyduk. Bu da bize yetmişti. O nedenle aylar sonra Birincilik Ödülü haberi geldiğinde herkes kadar biz de şaşkındık ama kazanmıştık işte. Bu ödül, mesleğe adım atmak için de iyi bir başlangıç sayılabilirdi pekâlâ, ben de öyle kabul ettim ve asıl önemlisi omuzlarım eskisi kadar düşük değildi.

Hayaller, gerçekler ve hiç kazanılamayan mesleki itibar

Fakülte yılları bitti; muhabirlikten yayın koordinatörlüğüne uzanan meslek hayatım farklı mecralarda kesintisiz olarak 15 yıl boyunca devam etti. Evet, hiç ara vermeden! Cumhuriyet Dergi’de başlayan staj yılları bana dergiciliği o kadar sevdirmişti ki sonunda ben de dergici olup çıktım. Onlarca dergi yönettim, yüzlerce yazı yazdım. Sabahları kart basıp turnikeden geçmek, öğlenleri yemek kuyruğuna girmek, akşam çıkışta serviste cam kenarına denk gelebilmek için kendime şans dilemek en büyük korkularımdı… Bu yüzden Beyoğlu’ndaki küçük ajansımızdan başımı dışarı çıkarıp bakmak aklımın ucundan bile geçmiyordu. Orası benim için en güzeliydi; kendi mahallemizde çalışıyorduk, sevdiğimiz işi, bildiğimiz gibi yapıyorduk, bir ayağımız hep sokaktaydı ve bu yüzden çok mutluyduk. Bundan başka da lüksümüz yoktu. Çok sevgili patronumuz durumun o kadar farkındaydı ki ne zaman fazla mesailer gündeme gelse, ne vakit zamlardan söz açılsa ya da kullanılamayan izinler, eksik yatan sigorta primleri gündeme taşınsa bu tek mutluluk kaynağımızla bizi vurmayı her zaman başarıyordu. Emeğimin karşılığını alamamak zaman zaman zoruma gitse de iflah olmaz romantikliğim yüzünden duruma razı oluyordum ben de.

Meselenin sadece para değil, mesleki bir var oluş meselesi olduğunu ise çok sonra anlayacaktım; çünkü sevdiğim işin bedelini bir hayalet yazar olarak ödemeye başlamıştım. Patronum geziyor, ben hayal kurarak yazıya döküyordum. Öyle internette her şeyi bulmak da ne mümkün, bazı zamanlar bu uğurda Aslıhan Pasajı’ndaki sahaflar çarşısının yolunu tutup eski dergi arşivleri arasında kayboluyordum.

Hayalet yazarlığımda dünyayı birkaç kez turlamış olabilirim. Hâlâ yayında olan bir gazetemizin seyahat ekine düzenli olarak yazdım. Yazılarım Vogue, L’officiel, Cosmopolitan, Skylife, Tempo Travel gibi yayınların yanı sıra çeşitli online mecralarda yayınlandı. Hatta inanmayacaksınız gitmeden yazdığım (yani aslında arkadaşlarımla birlikte yazdığım, ama Allah için fotoğrafları kendisi çekmişti) bir gezi kitabım bile var. Fakat gelin görün ki senelerce gezi yazarlığı yapmamın meyvesini neredeyse hiç yiyemedim. Ne yazdığım yazıların yazarı olmayı başardım ne basın gezilerine davet edildim ne de bu alanda kendime doğru düzgün bir çevre yapabildim. Ajanstaki son iki yılımda bu gidişata bir dur demeye çalışmamsa sonun başlangıcı oldu. Emek hırsızlığının ötesinde hiç etik de olmayan hayalet yazarlığa ilk itirazım, patronumun “Yazmak zorundasın, bu masa benim, bu dergiler benim, sen benim çalışanımsın, yazacaksın,” kükreyişiyle son buldu. Üstünden 24 saat geçmedi ki yeni yazıların siparişleri geldi zaten. Çalınan emeğime karşılık inanılmaz komik hediye çekleri teklif edildi, kimsenin tenezzül etmeyeceği dandik basın gezileri paslandı vs. vs. Bu konudaki asık suratlılığım en son “Peki yazmıyor musun, bundan sonra benden kork,” tehdidiyle son buldu.

Tabii ki mahkeme kapılarında sürünecektim…

Dediği gibi de oldu. Ekonomik kriz sebebiyle işten çıkarılanlardan biri de bendim elbette. Ancak abi-kardeş olarak helalleşip vedalaştığım yere iki gün sonra tazminatımı hesaplamak üzere geldiğimde bütün hukukumuz bitmişti. Oysa o tatsız anlardan birkaç gün önce “Biz sadece birlikte çalışmadık, birlikte hayatı da öğrendik,” duygusallığındaydı her şey. Tahmin ettiğiniz gibi 12 yıllık emeğime karşılık hiçbir sosyal hakkımı alamadan çok sevdiğim iş yerimden ayrılmak zorunda kaldım. Bana destek olan arkadaşlarıma tehditler mi dersiniz, kapılardan içeriye alınmamalar mı… En son kızgınlıkla üzerime yürüyen sevgili patronumun salyalarını yüzümde hissettiğim bile oldu… Sonuç olarak kendimi mahkeme kapısında buldum. Hâlâ da sonuçlanmadı davam, onlarsa bu arada çoktan şirketi iflasa götürdü. Benim gibi tazminatını almayı bekleyen onlarca arkadaşım daha vardı, en yenimiz bile beş yıllık bir çalışandı. Tabii ki hiçbiri hakkını alamadı.

Bu süreçle birlikte dergicilik de benim için bitti. Yayın sektörü dijitalleşmeye başladı, ben yoluma bir reklam ajansında Copywriter olarak devam ettim. Bütün bir yılın yükünü neredeyse tek başıma göğüslediğim yoğun bir temponun ardından yine bir kriz bahanesiyle işten çıkarıldım, tam da birinci yılım dolmuşken. Bu patronlarım da o kadar tatlıydılar ki sigortamı birkaç ay geç yapmalarına hiçbir şekilde gönül koymayacağıma emindiler. Ama bana attıkları en büyük kazık bu olmadı. Yaptıkları çirkinlikleri kamufle etmek için öyle entrikalar çevirdiler ki burada anlatmaya ben utanıyorum. Nasıl olsa özel hayata saygılıyız. Anlayacağınız tazminatımı yine alamadım, üstelik eksik yatan sigorta primlerim yüzünden işsizlik maaşı değil sadece cep harçlığı almış oldum.

En çok zoruma giden de ne biliyor musunuz, bunca yıl çalışıp hak ettiğim işsizlik maaşını bile alamamak. Bir önceki iş yerim de dava yüzünden çıkış kodumu istifa (3) olarak bildirmişti, yani bir de işten çıkarıldığımı şahitlerle kanıtlamam gerekti. Davam henüz karara bağlanmadığı için bu hakkım da çöpe gitti. Valla devletimiz benden daha çok hayrını gördü şu işsizlik ödeneğinin.

Bazı yırtma maceralarım

Kasım 2016’dan beri işsizim. Yani son verilere göre 14 milyona dayanan işsizler ordusunun en istikrarlı üyelerinden biriyim. Hem kadın hem gazeteci hem de zorlarsak genç bir issiz olarak yani pek çok açıdan işsizliğin en yoğun olduğu başlıkları taçlandırıyorum, heyt be! Bu yazıyı yazdığım güne kadar birçok iş görüşmesi yaptım. Önceleri kendimden emindim, bu kez hak ettiğimin altında bir maaşla çalışmayacak sigorta işini en baştan garantiye alacaktım. Fakat içinde bulunduğumuz koşullara göre fazlaca dayılanmışım. Bir iki görüşmeden sonra beş yıl önce aldığım maaş bile gözüme kötü gelmemeye başladı. İş ilanlarına göre CV’mi paylaştığım konu başlıkları sürekli değişti; metin yazarlığından sosyal medya yöneticiliğine; dergi editörlüğünden müşteri temsilciliğine; kurumsal iletişimden PR’a… Son bir gayret şu günlerde Katar’a satıldı mı satılmadı mı diye merak ettiğimiz gazetenin güzide bir ekiyle görüştüm. Lakin oradan da “Kendine zengin bir koca bulsana, hâlâ bulmamış olman hata. Bu işi de hobi olarak yaparsın, ama bak bizde telif düşük biraz!” minvalinde bir dost nasihatiyle geri döndüm.

Baktım ki buralardan bana ekmek çıkacağı yok belki de artık yeni bir sayfa açmanın zamanı gelmiştir dedim. Belki senelerdir hayallerimi süsleyen o kafeye giden yol tam da buralardan geçiyordur falan. Resmen ilanı kendi ağzımla çağırmışım gibi Karaköy’de çok sevdiğim bir mekândan eleman arayışı haberi düştü instagram sayfama. En tatlı cicilerimi giyinip koşa koşa gittim. Sonuç: Haftanın 6 günü, günde yaklaşık 11 saat bir mesai; 30 milyona çay satıp Karaköy gibi bir semtte çalışanlarını yemek molası dahil mutfaktan çıkarmayan bir anlayış. En fazla kapı önünde sigara molası. Ben içmediğim için CV’me heyecanla bir yıldız koymayı da ihmal etmedi iş görüşmesini gerçekleştirdiğim sevgili bayan. Bir ay mutfaktan insan içine çıkmama sürecini ise “orada kendinle baş başasın, iyi gününde kötü gününde kimseyle karşılaşmadan kafana göre takılırsın” tesellisiyle açıkladı. Haliyle bırakın çalışmayı, mekâna bir daha uğramamaya ant içtim.

Tam pes ediyordum ki başka bir sefer uzaktan uzağa seviştiğimiz bir arkadaşım pilates salonu için yükünü hafifletecek bir mesai arkadaşı aradığını yazdı Facebook’a. Hah, kafeyi biraz daha erteleyeyim, pilates de güzel başlangıç olur ki, zaten küçükken atletizme çok yatkındım, hem zaten bu hareketlerin hepsini kendi kendime yapıyordum. Her bir şeyime de iyi gelir, olleyy deyip yine koştum. Beklediklerinden fazlasını verdim; bir iki gün öğle yemeğini ofiste kendim hazırlamayı kabul ettim; pilates dersleri karşılığında stajer ücretine eyvallah dedim. O kadar iyi el sıkıştık ki “Bak son anda cayarsan gücenirim” diye tembihledi beni arkadaşım. İşe başlamaya karar verdiğimiz tarihten iki gün evvel “gelirken bir şey ister misin” demem üzerine aynı koşullara pilates de bilen başka biriyle anlaştığını öğrendim. E hani söz diye sordum? “Senin için daha güzel planlarım var,” dedi, o da meğerse işsiz olan bana paralı ders satmakmış.

En son benim gibi işsiz olan bir meslektaşım heyecanla arayıp kurtuluşumuzun genç çiftçilere 30 bin liralık hibe desteği sağlayan “Milli Tarım Projesi” olduğunu bile söyledi. Köye gidip tarım yapacaktık, tabii alabilmek için birkaç takla atmayı başarabilirsek. Sonunda yeni başlangıcını da s…..m noktasına geldim.

Yepyeni bir hayat gelir mi?

Şimdi arada CV’mi açıp uzun uzun bakıyorum. Kendi kendime değişiklikler yapıp kaydediyorum. Üniversite yıllarımı da sayarsak 20 yıla yakın bir yazma serüveni. Çocuk işçilikten son anda yırtmışım neredeyse ama sadece kağıt üstünde iyi görünüyor galiba. Artık bütün o işleri ben yapmışım gibi hissetmiyorum pek. Şu aralarsa üzerinde yoğunlaştığım kurtuluş yöntemlerim hepimizinki gibi yurt dışına kapak atabilmek. Almanya mı Amerika mı olsun, işte buna karar veremiyorum bir tek… 

Bir de zaman zaman aklıma ikinci düzenbaz patronumun dostluğumuz baki kalsın diye benimle yaptığı konuşmayı getiriyorum. Kendi çirkinliğini benim “duygusal” yapımla örtbas estmeye çalışan beyefendi, “Seni Mehmet Pişkin’e benzetiyorum, bu sektör için hatta genel olarak fazla hassas ve kırılgansın,” cümleleriyle sağ olsun bana harika bir hediye verdi. Son zamanlarda birkaç kez açıp Mehmet’in veda videosunu izledim, acaba gerçekten benziyor muyuz diye. Belki biraz, ama emin olduğum bir şey varsa o da şu: Ben henüz yeterince yaşamadım, yeterince âşık olmadım, çok güzel adamlar tanımadım, çok iyi paralar kazanmadım, dostluklarım benim sandığım kadar derin miydi gerçekten, ondan bile emin değilim şu an. Yani kendisine buradan üzülerek bildiriyorum ki benim mücadelem biraz daha devam edecek…

Böyleyken böyle… Bu işsiz geçirdiğim ikinci 1 Mayıs’ım. Çalışıyor olsaydım eskiden olduğu gibi Nisan’ın son haftasını 1 Mayıs marşları dinleyerek geçirir ve eski günleri anardım. Seneler evvel Türkan’la Çağlayan’da DİSK’i ararken kendimizi yanlışlıkla TÜRK-İŞ ve HAK-İŞ ortasında buluşumuz; Çarşı kortejiyle “Gezi bizde” der gibi coşkuyla meydana girdiğim ilk Taksim 1 Mayıs’ı; televizyon kanallarına iyi görüntü çıksın diye dakikalarca çektiğimiz halay; benim kasetlerini çözüp vaktinde yetiştiremediğim 1 Mayıs röportajlarım yüzünden sevgili Nuh Köklü ile 1 Mayıs günü kaldığımız mesai; Kazancı Yokuşu, 1977 anması, Süleyman Çelebi’nin kırmızı kazağı, Kani Beko’nun çatık kaşları, rengarenk bayraklar, flamalar,  şarkılar, türküler, acaba bu yıl hangi kortejde yürüsekli tatlı telaşlar… Satırlarıma son verirken 1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramı’mımızı sol yumruğum havada bir şekilde kutlarım.

Ve Cem Karaca’dan hepimize gelsin: “Ancak bu böyle gitmeezz, sömürü devam etmeezz, yepyeni bir hayat geliirr, bizde ve her yerdeee!”

Not: Bu güzel günlerime dair ne var ne yoksa her şeyi sildiğim için sayfaya görsel ekleyemedim, bunun için kusura bakmayın lütfen. Zaten yazı yeterince uzun, eski bir dergici olarak gene kısa yazmayı beceremedim. Hem kapak fotoğrafı hepsinden güzel. 

İkinci bir özür de bu yazıda gerçek isimleri kullanamadığım için. Yasal süreç hâlâ devam ediyor ve biliyorsunuz ortam puşt dolu arkadaşlar. 

MERAKLISINA BAŞKA NOTLAR

  • Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) referandumdan hemen sonra açıkladığı son işsizlik verilerine göre: Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı 2017 yılı Ocak döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 695 bin kişi artarak 3 milyon 985 bin kişi oldu. İşsizlik oranı ise 1,9 puanlık artış ile %13 seviyesinde gerçekleşti. Ayrıntılar şurada!
  • İşsizliğin gazeteciliği vuran boyutları içinse İrfan Aktan ve Eren Güvendik’in Bianet için hazırladıkları şu kapsamlı dosyaya bakmanızı önemle rica ederim.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s