Madam Bovary ve istifçilik

desk

Kırtasiye ürünleri satın almaktan zevk alan kaç kişi var aramızda, el kaldırabilir misiniz görelim şöyle. İnkar etmeyelim, o ciltli defterlere, metal kaplama Pentel versatil kalemlere bakışınızı gördüm. “Ben erkeğim beni ilgilendirmez öyle şeyler” diyen beyfendi, Mont Blanc’lara neden salyanızı akıtıyorsunuz? Geri çekilin.

Neyse, sizleri suçlamadan önce kendimle yüzleşeyim. İtiraf edeyim yani. Ben de bir bağımlıyım. Birkaç ay önce suluboyaya başladım, çok ani gelen bir istek ve sanatçı bir arkadaşımın şahane teşvikiyle. Beraber gidip Japon yapımı, enfes, minimalist bir kutusu olan 12li suluboya takımı (ilkokulda aldıklarımız gibi değil, rica ederim profesyonel kullanım için), birkaç sentetik suluboya fırçası, palet ve kalın dokulu pamuktan yapılmış kağıtlardan oluşan defter aldık. Resim maceram evi tiner kokuttuğum için ailemin köstek olduğu yağlıboyayla ortaokul yıllarımda kalmıştı. O günden bu zamana ithal sanat malzemeleri biraz daha ucuzlamış gibiydi, ve çeşit diyecek olursanız sınırsızdı. Sanatçı kalitesinde canlı renklerde sıralanan nefis yağlı pasteller, nötral tonlarda bile ayrı seti olan tek dokunuşla pudra şekeri gibi dağılan soft pasteller, düşünebileceğiniz her renk ve tonda sıralanmış, elinize tam oturacak kalınlıkta Japon ve Alman malı markörler, 0.05 inceliğine kadar küçülen çizim kalemleri, istediğiniz dokuda ve büyüklükte kağıtlar… Saymakla bitiremiyorum, muhteşem şeyler var.

Öyle bağımlı bir hale gelmişim ki cuma gecesi içtiğim her cin-tonikte “Bunun parasıyla kaç Winsor & Newton fırça uçlu markör alabilirdim?” diye düşünüyorum. Ev, sanat malzemelerimi koyduğum kutu gittikçe doluyor. Ve her yeni malzeme alışımda aklıma Emma Bovary geliyor. Kendimi Lizzie Bennet’a benzetmeyi ben de çok isterdim fakat ben bir Emma Bovary’yim. Soğukluğuna ve acımasızlığına rağmen romantizme ve aşk kitaplarına düşkünlüğü, yeni bir şeye heves ettiğinde aklına ilk alışveriş gelmesi, belki derinlerde bir yerlerde yaratıcılığı olmasına rağmen bütün malzemeleri almasına rağmen hiçbir şey üretememiş olması, hayatında güzelliğe çılgıncasına aç olup onu elde etmek için adımı atamaması kendimde parça parça bulduğum şeyler. Yazamadığı romanların mürekkebiymişçesine siyah bir sıvı kusarak ölürken beni öyle üzüp korkutmuştu ki kendi kendime bir söz verdim: Madem satın almayı bırakmıyorum, öyleyse kullanayım.

İstifçilik yeni yeni ciddi bir sorun olarak tanınmaya başlandı. Ve dahice çözümler yaratıldı: decluttering. Yani diyor ki, kullanmadıklarınızı atın. Oysa ki bu sadece yüzeysel bir çözüm, yeni alınacaklara yer açmaktan, kısa sürecek bir temizlikten başka şey değil. Minimalizmin ne olduğunu tam olarak açıklayamam fakat Instagram’da gördüğümüz İskandinav yapımı mermer masanın üzerine konmuş 5 asgari maaş eden dizüstü bilgisayar, 3 roman ederinde fakat hiç yazı içermeyen dergi ve pembe altın renginde aksesuarlar az miktarda objeler olarak bulunsalarda benim için kolda sıralanmış burma altın bileziklerden daha elegan bir hava sunmuyor. Minimalizm artık çok pahalı objeler olmadan resmedilemez hale geldi. O yüzden her şeyinizi atın, verin, kurtulun diyemiyorum.

Her neyse, dediğim gibi. Bir başka yöntem olarak kullanmadığınız eşyanızı kullanmaya başlayabilirsiniz. Bu sadece evin içinde değil kendinizde de bir yenilik olacak, bu karara rağmen kullanmadıklarınız varsa işte onlardan bir şekilde kurtulursunuz. Şimdi yapacağımız şey hayatımızı ertelemeyi bırakmak. İtiraf edin, çekmecelerinizde kaç tane süslü, bir hevesle alınmış defter duruyor? Ne hevesle aldınız peki? İçine yazılabilecek onlarca güzel şey! Artık kafanızın içinde kalmasın, özgür bırakın. Yazmak istiyorsanız defteri açın ve yazın. Hayır zamanınız var, hayır yorgun değilsiniz. Ozan’ın yazısını okudunuz (okumadıysanız okuyun), daha gençsiniz. Breaking Bad’i ikinci defaya izlemenize gerek yok, televizyonu kapatın ve yazın, ya da resminizi yapın ya da her ne yapmak istiyorsanız onu.

Üzülerek haber vermek isterim ki rujların ömrü en fazla iki yıl, çingene pembesi rujunuzu sürmek için en uygun partiyi beklemeyin yarın dışarı çıkarken sürün. Hayır, o elbise için iki kilo daha vermeniz gerekmiyor. Daha fazla dolapta durursa sararacak, havalar ısınmışken giyin. Ve beyler, lütfen üzerinden etiketi bile koparılmamış donlarınızı bir kadınla beraber olacağınızın kesin olduğu bir zamana bırakmayın, yeni alınmış iç çamaşırı giyme keyfinden kendinizi mahrum bırakmayın (önce yıkayın tabii).

Siz harekete geçmediğiniz sürece hiçbir şeyin zamanı gelmeyecek. Kullanılmamış sanat malzemeleri, okunmamış kitaplar, giyilmemiş koşu ayakkabıları size sadece başarısızlığınızı hatırlatır. Bütün bunları bazı hayaller kurarak aldınız, oraya erişip erişmemek buradaki en önemsiz nokta. Bundan bir ay sonra on dakika boyunca ara vermeden koşabilen, Ulysses’i bitirmiş ve en azından çiçek-böcek çizebilen biri olabilirsiniz. Daha da güzeli bunlar için uğraşırken keyif alacak, kendi sınırlarınızı zorlayacak, “Bugün de aynı geçti” diye üzülmeden uyuyacaksınız. Ne dersiniz bilmiyorum ama bence decluttering denen modadan çok daha güzel geliyor kulağa.

One thought

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s