Eşyalar ve hatırlattıkları: yinemimerve

Processed with VSCO with f2 preset

TARIK AKAN ŞEYİ:
2009 senesi, Bilkent’teki son senem. O dönemler çok yakın arkadaşım olan Duygu, yarı yıl tatilinde İstanbul’a gitmiş. Ortaköy’de gezinirken bu taşa basılmış Tarık Akan Şeyi‘ni almış. Şeyi, diyorum, çünkü ne olduğunu tanımlamakta hâlâ zorlanıyorum. Ama O, Tarık Akan ve yine benim en sevdiğim boğazlı kazaklarından birini giymiş. Ben İstanbul’a taşındıktan sonra, önce Derya ile yaşadığımız evin antresini, sonra Dikilitaş’taki evimin salonunu domine etti, şimdi de Beşiktaş’taki kitaplığımın bir rafında duruyor. Tarık, yıllarca olduğu gibi, hâlâ Merveland Cumhurbaşkanı, hâlâ çocukluğuma ait tüm güzel anıların bir temsilcisi. Bugün, Duygu’yla sanıyorum 3 senedir filan görüşmüyoruz. Kendisi bana küs. İlk zamanlar üzülmüştüm, ama sonrasında insanların beni hayatından çıkarmak istediği noktada artık pek de bir şey yapamayacağımı, enerjimi beni hayatında tutmak isteyen, beni sitemsiz seven insanlara vermem gerektiğini öğrendim.

Processed with VSCO with f2 preset

İNCİLİ ALTIN YÜZÜK:
2010 senesinde, 28 Ekim bir hafta içi gününe denk geliyor. O zaman çalıştığım iş yerinde, tüm sektörlerde olduğu gibi 28 Ekim’de yarım gün çalışıyoruz. 12.30 dedin mi, paydos! Birkaç işim kalmış, bitirip günün kalan yarısını yaşamaya gideceğim. Telefonum çalıyor. Arayan Elif. Olta atar gibi, günün ilerleyen saatlerinde neler yapacağımı soruyor. Ben diyorum, Kapalıçarşı’ya gideceğim tek başıma, haydi sen de gel. Hiç teklifsiz, “Evet.” diyor, kuşum. Beşiktaş’tan dolmuşa atladığımız gibi, önce Kabataş’a, sonra tramvayla Kapalıçarşı’ya gidiyoruz. Yağmur kıyamet gibi yağıyor, ama Kapalıçarşı’da keyfimiz yerinde. Biraz dolaştıktan, gülüştükten sonra Havuzlu Restoran’a oturup yemek söylüyoruz. Yan masamızda birbirinden şık İtalyan kadınlardan oluşan bir turist kafilesi içinden bir tanesi, yemek yerken, Kapalıçarşı esnafından bir adam kendisine yaklaşıp kadife bir kese içerisinden gümüş toplardan oluşmuş bir kolye çıkartıyor. Belli ki kadıncağız, kendi zevkine göre yaptırdı, tadil aşaması tamamlanırken restoranda dinlenmek istedi. Kadın, koyu gri kaşmir kazağı üzerinde deniyor kolyesini, gözlerimi alamıyorum. O kadın, benim Kapalıçarşı’da gördüğüm son kalifiye turist. Ama o gün bunun farkında değilim. Yemeklerimizi yedikten sonra minicik bir dükkan Elif’in dikkatini çekiyor. Benim dünya umurumda değilken, O, incecik altın bir yüzük deniyor. Yüzüğün ortasında tek bir inci var. O deneyince, ben de hevesleniyorum, bir tane de ben deniyorum. “Bana olmadı, ama sana çok güzel oldu, al sen bunu diyor.” Hazır o gün maaşlar yatmış, hayatımda hiç kendime altın bir şey almamışım. O günün parasıyla 80 liraya alıyorum bu yüzüğü. Üzerinden nice gümüş yüzükler geçiyor, o minicik yüzüğün kıymeti asla geçmiyor. Yağmur yağmaya devam ederken, Mahmutpaşa’da vitrinleri dikizledikten sonra yürüyerek İstiklal Caddesi’ne çıkıyoruz. Eve döndüğümde gün boyu yağmur yemiş siyah deri çizmelerimin ayaklarımı simsiyah ettiğini görüyorum, ama nasıl mutluyum! Ertesi gün kendime bir yağmur botu almaya söz veriyorum.

Processed with VSCO with f2 preset


ZEVZEK BARDAK ALTLIKLARI:
2012 senesi Haziran’ında, aylar öncesinden alınmış biletimle Birleşik Krallık’ın tatlı Edinburgh’unda, üniversiteden arkadaşım Kübra’nın yanındayım. 2 günlük Edinburgh turumuzun ardından, birlikte Londra’ya geçiyoruz. O güne kadar yalnızca Paris aşığı olan ben, Londra’ya tek kelimeyle vuruluyorum. Ne acayip diyorum, hem Avrupa’dasın, hem adamların dilinden anlıyorsun. Mis gibi bir hava var, saçlarım bile Kraliçe’nin musluk suyuyla yıkanmaktan hiç olmadığı kadar yumuşak ve söz geçirilebilir sanki… Ama karnımda acayip bir yumru. Atsan atılmaz, satsan satılmaz bir yumru. Beni bir süredir mutsuz ettiğini fark ettiğim, ne yapacağımı bilemediğim ilişkimi bitireli daha 1 ay olmamış. Her ne kadar harekete geçerken kendimden çok emindiysem de ara ara vuruyor şöyle 90’lar Türkçe Slow Popvari bir ayrılık acısı. Hem karnımda bir yumru, hem kendinden emin olarak verdiğin kararın hafifliği. Hem bir ferahlık, hem bir özlemek. Eski ev arkadaşım Derya’yla dolaşıyoruz, 3 gündür neşeler saçan, yürüdüğüm her sokakta şakıyan ben, Londra’daki son günümde yok yere özlüyor, üzülüyorum. Derya, ağlayan çocuğun eline Nintendo veren, dikkatini dağıtmak için muz yediren anne gibi, “Bak diyor hava soğuk, üşüdün; ondan özlüyorsun.” Şu an saçma gelen, ama yaşadığında hak verdiğin bir neden bu. Gülmeyin. Birlikte mağaza mağaza geziyoruz. Prens William ve Kate Middleton yeni evlenmiş o dönem, bir yerlerde “CALM DOWN YOU CAN STILL MARRY HARRY” (TR: Sakin ol, hâlâ Harry ile evlenebilirsin.), “DON’T PANIC THERE’S STILL ONE PRINCE LEFT” (TR: Panik yok, hâlâ bir prens daha var.) yazılı birtakım hediyelik eşyalar görüyorum. Bunları çok beğendiğimi görüp de vizyonumdan şüphe eden Derya, bıkmış olacak, beni bu tür eşyaların satıldığı bir dükkâna götürüyor Covent Garden civarında. Oracıkta bunları alıveriyorum. O Londra gezisi, o dönem benim, tek başıma nasıl da dimdik durabileceğimin, beni mutsuzluğa sürükleyen her şeyi nasıl da hayatımdan çıkartabileceğimin ilk kanıtı. Üstelik bana sonraki iki evimin biricik ilk bardak altıklarını ve tüm fotoğraflarda harika çıkan saçlarımı kazandırıyor.

Serinin diğer yazıları için tık tık: silgi hanım

7 thoughts

    1. Sevgili Bilkenter arkadaşım. Yazarken, Bilkent lafını istemsiz geçirmişim. Son okuma yaparken, “Niye Bilkent dedim ki, üniversite diye düzelteyim..” dedim. Sonra dedim ki, “Belki Bilkent’ten birisi okur, aa Bilkent’miş.. der.. Kalsın..” İyi ki okudun.

      Sevgiler..

      Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s