Bir patates kızın spor sevgisi

Sene 2013’ün Mart ayıydı. Evden işe, işten içmelere gittiğim, mutsuz mu mutsuz olduğum bir dönem. İş yerinde ekip değiştirmişim, çözmem gereken bir milyon denge var. Yaş aldıkça o iş çıkışı biraları, şarapları, alkole eşlik eden kızartmalar iyice yerleşmeye başlamış vücuduma. İnceden de bir kalp ağrısının pençesindeyim bu arada. Genel anlamda o kadar mutsuzum ki mutsuzluğumu hafta içi (ve tabii ki hafta sonu) gece gezmelerinde gidermeye çalışıyorum. E gece gezmesi dediğinde de su içip, hap atmıyoruz. Önce şaraplar, ardından biralar içiliyor, bar çıkışlarında kendimizi Off Pera’nın karşısındaki pidecide buluyoruz. Derken fotoğraflarda çıkan tipimden hiç mi hiç hoşlanmamaya başlıyorum.

Nasıl oldu, nasıl bir an aklıma geldi. Hiç hatırlamıyorum. Ekip arkadaşım Müjde, ofisimizin yakınındaki bir spor salonuna gidiyor o dönem. Önce yavaş yavaş bilgi almaya başlıyorum. Herkes o kadar emin ki kıçımı kaldırıp da spora filan yazılamayacağımdan, yazılsam bile devamını getiremeyeceğimden… Bir gün Müjde elimden tutup beni spor salonuna götürüyor.

Hayatım boyunca spordan daima nefret etmişim. Sebep ise çok belli: sandıklar üzerinde zorla takla attırılan orta okul ve lise beden dersi müfredatı, minicik alanda kişisel alanlarımız ve çocukluktan çıkmaya başlayan vücutlarımız yeni yeni gelişirken üst üste giyinme çabalarımız, ortamdaki ağır deodorant kokusu, sınıf arkadaşlarının kişisel hijyeniyle tanıştığın ve dehşete düştüğün o anlar… 2 ders üst üste terledikten sonra, ergen bedenlerimizin sınıfa yaydığı o koku…

Spor salonundaki ilk günümde herhalde 1-2 yürüyüş yapmışımdır bantta, Müjde’nin gösterdiği şekilde biraz ağırlık çalışmışımdır. Tam hatırlayamıyorum. İnanılmaz endorfinler salgılamadım, ama o gün oraya kayıt oldum.

1-2 hafta bantta tempolu yürüyüş, biraz ağırlık filan derken, yaptığım bu eylemlere karşı çok da bir şeyler hissetmezken, bir cumartesi günü gençten bir spor hocası yaklaşıp, “Birazdan stüdyo dersimiz başlayacak, dersi ben veriyorum. Katılmak ister misiniz?” diye sordu. “Ama ben patatesim, kıçıma bak, nasıl yapayım?” diye sorarken içimden, dışımdan “Ben yeniyim biraz, stüdyo dersleri daha ileri seviye değil mi?” dedim. O bana, “Yorulursanız yavaşlarsınız, bir deneyin.” dedi. O kadar kibardı ve ben o kadar eziktim ki, “Olur.” dedim. Bugün o spor hocasıyla 2 senedir evliyiz ve bir bebek bekliyoruz. ŞAKA ŞAKA!

Derste hareketleri yapmayı denerken, hep sevdiğim şarkılar çaldı. 30. dakikada hoca bana dönüp, “Çıkabilirsin istersen, yorulduysan.” dedi. Sonuna kadar kaldım. Ondan sonra düzenli olarak benzer derslere girmeye başladım. Tabii ki sınıfın çoğunlukla en zayıf halkası bendim. Gel zaman git zaman gelişmeye başladığında seni motive edecek emareler de beliriveriyor sonrasında. İlk zamanlar 15. dakikada tıkandığın derste, 25. dakikayı rahatlıkla görmüş oluyorsun. Daha güçlü bir halkaya dönüştüğünü fark ediyorsun. Veee en güzeli, sen tartılmaya korkarken, bir cesaret tartıldığında aslında çok da bir fark görmezken, biri gelip soruyor, “Kilo mu verdin sen?”

O sene, 31 Mayıs’ta Gezi Parkı olayları patladı. Şehir direniş durumunda. Kimsenin eğlenecek, bar tepelerinde dans edecek hâli, hâli olsa da gideceği mekân yok. Ben de spora sardım. Sporla beraber de bir sağlık fışkırması geldi tabii. Yaz boyu mutsuz olduğum iş yerimden çıkıp kendimi spor salonuna attım. Bir noktadan sonra, spinning dersinde sevdiğim bir şarkı çalarken, aslında sevdiğim bir barda sevdiğim bir şarkı çaldığında hissettiklerimin aynısını hissettiğimi fark ettim. Bu arada, o aralar ben de kendi içimde bir direnişteyim aslında. Derken, kafamı kurcalayan şeyler birer birer sporla eridi gitti. Bazı kaslarım belirdi, kendime güvenim geldi, ruh hâlim yükseldi. Tamamen kendiliğinden, yediklerim değişti. Yaşantım kendi kendine güzel bir döngüye girdi.

Plank_looklike

Bu arada zannetmeyin ki 34 beden taş gibi bir kadın oldum çıktım. Değil. Ama bir şeyler değişti. Hareketsiz kaldığım zamanlar, ter atmayı, hocanın gösterdiği hareketleri her seferinde daha iyi yapmayı, ağır bir antremanın ertesi günü oturup kalkarken kaslarımın acımasını sever hâle geldim. Spor yaptığın günün sonunda uykuya dalış, sabah dinç bir şekilde uyanış ise muazzam bir değişimdi.

Bugün farklı bir iş yerinde, Levent’te çalışıyorum. Levent’ten Osmanbey’e metroyla gidiyor, Osmanbey’den Maçka’ya yürüyorum. Bu arada, o yol pek de büyümüyor gözümde. Zira ofisten çıkar çıkmaz müziğimi takıp kendime bir alan yaratıyorum spor salonuna kadar. Kulağımda sevdiğim şarkılar, yürüdüğüm yollar; deşarj oluyorum. Bir de ne yalan söyleyeyim, bazen gerçekten heyecanla gidiyorum “terlemeye”. Bakalım bu derste ne yapacağız, bakalım spinning‘de kaçıncı dakikada tıkanacağım… Artık sadece stüdyo derslerine giriyorum. Spinning, cross fit, tabata, pilates… Çünkü anladım ki ben bir eğitmen eşliğinde antrenman yapmaktan daha çok keyif alıyorum.

Aynaya bakıp da, “Hah şimdi oldum, neredeyse yılın 12 ayı bikini vücuduna sahibim!” dediğim hiç olmadı. Ama spor bir şekilde özgüvenimi de arttırdı. Bazı yerlerin muhakkak kaliteli bir beslenme şekliyle eriyeceğini kafama vura vura öğretti. Sonuçta hâlâ rakı sofralarını, akşamüzeri içkilerini, annemin yemeklerini, eve tantuni siparişlerini çok seviyorum. Spor sayesinde bu alışkanlıkları disipline sokabiliyorsunuz. Bir noktadan sonra da şuna varmak bana inanılmaz bir hafiflik verdi: Senede 1, en fazla 2 hafta deniz yüzü göreceğim diye, yılın geri kalan onnnca haftalarda da keyfimden, sosyalleşmemden olamayacağım!

Ben nasıl hissediyorum? Sen nasıl hissediyorsun? Başladığın noktadan ne kadar ileridesin? Daha iyi olmak ister miydin? Geceleri daha tatlı bir uykuya dalabiliyor musun? Gün boyu vücuduna iyi gelen yiyecekler yemiş olman seni mutlu etti mi? En önemli şey, tek önemli şey bence kesinlikle bu.

O gün, beni stüdyo dersine davet edip, “Bir dene, yorulursan çıkabilirsin, yavaşlayabilirsin.” diyen hocanın dersine şimdilerde haftada 2 giriyorum. Tabii o da artık 4 senedir ismini duyurduğu ve çömezliğini attığı için dersleri çoğu zaman kalabalık geçiyor. Stüdyodan dışarı çıkıp, dersine katılacak öğrenci bulmaya çalışmıyor. Buraya kadar okuyanlara güzel haberi vereyim: Kendisiyle 2 senedir evliyiz ve bir bebek bekliyoruz.

ŞAKA ŞAKA! Ne meraklısınız romantik komediye siz de bir âlemsiniz, canlarım benim.

Demem o ki, eğer içinizde spora başlamak için en ufak bir istek var da sporsuz geçmişinizden çekiniyorsanız, çekinmeyin. Bir deneyin, olmadı yorulursanız yavaşlarsınız, kendi ritminizde dersi bitirmeye çalışırsınız. Sonrasında benden size bir bardak buz gibi çikolatalı protein! :)

PEKİ SPORDA NE GİYECEĞİM?
Ben geçen haftaya kadar, 2012 senesinde aldığım 3 adet siyah taytı döndüre döndüre giydim. Sporcu sutyenlerimi C&A’den ve H&M’den tedarik ettim, bu konuda da estetik bir bakış açısı gütmedim. Spor salonunun verdiği birtakım eşantiyon tişörtleri, gri birkaç tişörtü gocunmadan -yine- döndüre döndüre giydim. Zaten her seferinde yıkanan malzemeler bunlar, çok da yatırım yapmaya bence gerek yok. Ha, sonuçta şık olmak herkesi daima iyi hissetirir. Bütçesinde değilim, gün boyu taşıdığım şıklığımı spor salonunda da devam ettirmek beni motive eder derseniz, siz bilirsiniz. Artık neredeyse her markanın birbirinden harika spor kıyafetleri var. Lakin benim önerim, yeni başlayanların bir süre en basic ve en ucuz kıyafetlerle devam etmesi yönünde. Zaten spor salonları oldukça pahalı yerler, ilk hevesle yaptığınız harcamalar sonradan sinirinizi bozmasın. İlk etapta en önemli şey kaliteli bir spor ayakkabısı. Kadınlar içinse ikinci en önemli malzeme sporcu sutyeni. Sonuçta porno film çekmiyoruz, ne öyle zıp zıp? Hem memelere yazık…

SPORDAN SONRA ÇOK ACIKIYORUM KONUSU
Bu bence biraz psikolojik bir durum. Spordan çıkınca yemeğe oturursanız tabii ki bir büyük danayı yiyebilirsiniz! Ama bence yemeyin. Zaten spordan önce enerji verici bir şeyler yemiş olacaksınız. Ben 1 adet muz veya kepekli tost tercih ediyorum. Çıkışta da eve varışım akşamın 9’u olduğu için elim katı gıdaya gitmiyor. Sporda yorulan canımın içi kaslarımın kendini yenilemesi için eve gelir gelmez protein niyetine, yoğurt ve içine eklediğim bir çay kaşığı chia ile geçiştiriyorum. Tabii ben diyetisyen değilim, buna alıştırdım bünyemi. Ama illaki spor daha çok yedirecek diye bir şey yok. O birtakım iştahlıların uydurması.

SPORDA SÜSLÜ PÜSLÜ KIZLAR OLUYOR, SİNİR OLUYORUM. GİTMEYECEĞİM BİR DAHA SPORA!
Bir kere birilerinin süslü püslü spor yapması sizi hiç ilgilendirmez. Belki o öyle kendini daha motive hissediyordur, belki oraya koca bulmaya gelmiştir, belki hoşlandığı bir çocuk vardır, kısacası tamamen kendi keyfinin kâhyası olduğu için aşırı bakımlı gelmiştir. Ayrıca sporu çok sevdikten ve biraz da şekle girdikten sonra sizin de fosforlu taytlar ve dökümlü tatlı üstlerle gelmeyeceğinizin kim garantisini verir? Ha ben hâlâ yer bezinden bir adım önceki durumda tişörtlerle gidiyorum. O süslü püslü kızları da zevkle inceliyorum, “Hmm, bugün ne giymiş bu sinsi..” diye…

Hareket etmek çok güzel. Tüm gün elin oğlunun şirketinde, elin oğlunun hayrına çalıştıktan sonra, 1-2 saat boyunca şu hayatta yalnızca kendinize iyi gelecek bir şey yapmak ise daha güzel. Etrafınızda robot gibi, beygir gibi hiç yorulmadan hoplayıp zıplayan insanlar olacak. Siz onlarla değil, kendinizle yarış hâlinde olun. Yazıyı ÖSS soru bankası önsözü gibi bitirmek istemezdim; ama öyle. Çünkü insanı başarmaktan alıkoyan, bizzat o insanın kendisi aslında.

3 thoughts

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s