Haneke’den neden soğudum?

indiewire photo cannes

“Bize ne nedeninden, biz çok seviyoruz, üstad, muhteşem, olağanüstü…” diyebilirsiniz.

Bence de pek çok konuda öyleydi. Ayrıca ben kendisinden soğudum diye Haneke’nin alınıp güceneceğini sanmam. Çünkü o koskoca Michael Haneke, ben tavşan.

Her daim Cannes’ın yıldızı. Mutlaka bu sezon da siyah smokininin yanında yazlık loaferlarını, uçuşan gömleğini almış, koşa koşa Cannes’a gitmiştir.

Kesin favorileri de vardır, yılların alışkanlıkları. Hotel Martinez’de her zamanki içkisi mesela. Barmen uzaktan umursamaz tavrı ve beyaz sakallarıyla Mösyö Haneke’yi görünce yüzüne kocaman gülümsemesini yerleştirir, bir iki “Ça va, tres bien” sonrası içkisi hazırdır.

Aynı otelde kalan Chopard’ın, Cartier’nin ayaklı vitrini, upuzun bacaklı modellere belki küçümseyerek bakar, tanıması gerekmez. Beş dakika sonra yanına Isabelle Huppert gelir. Birbirlerini öperler ve hemen hararetli bir sohbet başlayacakken masada bir yapımcı ve birkaç kişi daha belirir. İçkiler özenle servis edilir.

Gençliğinde haftada üç kere sinemaya gitmesinden bahseder, şimdi her şeyin hızla tüketilmesinden duyduğu rahatsızlığı anlatır. Edebiyata da tutkundur, oğlunun isminin David olması bile David Herbert Lawrence yüzündendir, yoksa bu Almanca konuşulan bir ülkede, biliyorsunuz kendisi Avusturyalı, pek rastlanan bir isim değildir. Ama işte Haneke. Ve edebiyat aşkı. Sahi şimdi kim bilir kimler D. H. Lawrence’ı bilir? Muhtemelen kimse. Bir Haneke. O sırada masaya birkaç genç oyuncu gelir, bembeyaz dişleriyle “Merhaba” derler büyük ustaya. Haneke onların selamına varla yok arası bir gülümsemeyle karşılık verir ve biraz önce anlattıklarını teyit etmek ister gibi “D. H. Lawrence’ı bilir misiniz?” diye sorar genç oyunculara. Sorunun aniliği karşısında ne diyeceğini bilmeyen beyaz dişli oyuncuların duraksamasından yararlanıp yaş ortalaması yüksek masaya bir “Ben size demiştim” bakışı atar. Bilmiyorlar. Oyuncular büyük yönetmeni etkileyememiştir, hatta kartvizitlerini bile değiş tokuş edememişlerdir…

Bunlar kendi hayalimdeki Haneke, daha önce verdiği söyleşilere ve sektördeki iyi kötü deneyimime bakarak böyle bir sahnenin çok muhtemel olduğu konusunda sarsılmaz bir inancım var.

Semiyoloji dersi alırken ilk incelediğim film Cache idi. Das weisse Band’ı çok severim, Funny Games’i yerlere göklere sığdıramam… Eskiden olsa o heyecanlı gençler gibi masasına giderdim de bence. Ukalalılığına, kabalığına yetenek der geçerdim belki. Biraz da yaşlılık. Eh 75 yaşında. Dünyada kaç Haneke var ki?

eldjfall volcano runarsson
Eldjfall, 2011, Rúnar Rúnarsson
amourbed
Amour, 2012, Michael Haneke

Ne ara soğuduğuma dönelim. 3 yıl önce, o zamanlar mutlulukla karşılanan Mubi’den rastgele bir film açmışım. İzlanda filmi. Kuzey sinemasını çok severim, eh bunu da izlerim. Yaşlı bir karı koca var filmde. Film ilerledikçe Amour’u izliyor gibi hissediyorum. Çok benzer sahneler. Filmi tarihine bakmadan açmışım, IMDB’den kontrol ederken lütfen Amour daha önce çekilmiş olsun diye geçiriyorum içimden. İzlandalı ve tanımadığım yönetmeni memnuniyetle harcarım, sorun değil. Ama bu arada İzlanda filmi bence daha iyi. Onu da pek kabul edesim yok. Yok, Amour daha sonra çekilmiş. Sonu da tahmin ettiğimiz gibi. Hayal kırıklığına uğruyorum. Sonra kendime kızıyorum, koskoca Haneke senden mi izin alacaktı? Belli ki sevmiş senaryoyu, haklarını satın almış ve kendi diliyle yeniden çekmiş. Olmayan şey mi? Alan razı, satan razı.

İnternet derinliklerinde dolaşırken görüyorum ki pek öyle olmamış. Benzerlik deyip geçiyor, filmi izlemedim, diyor ve hatta konuyla ilgili hiç konuşmuyor. İki filmi aratınca da 2011 yapımı Eldjfall için “Amour’un İzlanda versiyonu” ifadelerine rastlıyorum. Oysa 2012 yapımı Amour için “Eldjfall’ın Fransa versiyonu” demek daha doğru olabilirdi.

Bu olayda en çok İzlandalı yönetmenin neden hakkını aramadığını merak ediyorum hep. Birkaç hafta önce iş için bir İzlandalı yönetmen ve görüntü yönetmeni ile buluşuyoruz. Dayanamayıp soruyorum, İzlanda küçük ülke, sektör küçük, biliyorlardır. “Çünkü Haneke” diyor. Onu karşına almak istemezsin. Alamazsın. Sektörden silinir, bir daha film yapamazsın. Arkadaşım da bunu göze alamadı diyor, evet bizim yönetmen onun arkadaşıymış. Fark ettiysen bu konunun konuşulmasına da izin vermedi diyor, bahseden sinema yazısı çok az diye ekliyor. “Cannes’da Amour ile Altın Palmiye aldığı sırada İzlandalı bir gazeteci sordu ve cevap vermeden sıradaki soruya geçti.” diyor.

O yüzden Happy End’i izlemeyi düşünmüyorum, bundan sonra yapacağı filmleri de öyle. Cannes’da, Paris’te herhangi bir yerde karşılaşırsak selam da vermeyeceğim. Hiç kimsenin fark etmeyeceği, umursamayacağı, benim kendi minik önemsiz protestom. “Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış”taki dağ Haneke. Ama yok artık, dağ falan değil. Cannes’daki toplu fotoğrafta oturacağı yer için, ilk sıranın en ortası, üç gece önceden telefon konuşmaları yapan bir ego yığını olarak hayal ediyorum onu. Andrey Zvyagintsev’i içimdeki Haneke’nin yerine koydum zaten, pek mutluyuz. Leviathan’ı üçüncü kez izledim. Şimdi de heyecanla Loveless’ı bekliyorum.

Kapak görseli: Indiewire

 

 

Ekleme: Bu yazıyla ilgili birçok yorum geldi ama şu yorumu paylaşmak isterim ki tek taraflı olmasın. Sahibinin rahatsız olmayacağını umuyorum, IMDB’nin verdiği bilgi de bu zaten. Bununla beraber İzlanda filminin prodüksiyonunun ne zaman yapıldığına dair bir bilgi yok, yani 2011’den çok önce yapılmış olabilir. O nedenle benim için tamamen aklanmış değil, bulursanız yorum olarak paylaşın lütfen. Benim bulduğum kaynaklarda Runarsson bu konuda konuşmak istemediğini ve Haneke’ye sormaları gerektiğini belirtiyor. Ayrıca Haneke de bu konuya dair hiç konuşmuyor. Yani iki taraf da  “Hayır arkadaşlar saçmalamayın lütfen” demiyorlar. Bir başka twitter yorumunda bahsedildiği gibi “ikiz film” olmasının tesadüf olmasını ben de çok isterim, umarım bu benim kötü niyetimdir. İntihal konusuna iki filmi de izleyerek siz karar verebilirsiniz. Bu yazının “Haneke’den neden soğumalısınız?” yazısı değil, “Neden soğudum?” yazısı olduğunu bir kere daha hatırlatmak isterim. Benim için suyu bulandırdı, sizin için su hala berrak kalabilir. 

Screen Shot 2017-05-28 at 19.03.42

2 thoughts

  1. Amour’u hiç izlemedim bile ama gençlikte her heyecanlı entel gibi benim de Haneke hayranlık dönemim oldu. Sonra bir gün Amerikan Güzeli izlerken farkettim, yahu bu zengin yönetmenlerin işleri güçleri yok mu da orta sınıfı eleştirip duruyorlar diye. Funny Games’teki ailenin klasik müzik sevdasıyla bıyık altından gülümseyerek dalga geçen zengin çocuğu Haneke gibi çocukluğumuzda üvey babamızın parasıyla klasik müzik eğitiminden geçemedik diye, kendi çocuğumuzu koruyacağız diye (yanlış anlaşılma okey ama olabilir) evde büyüttüğümüz hizmetçinin çocuğunu yolluyoruz diye dünyanın en ahlaksız kesimi mi oluyoruz? Kaymağım kaymağının orta sınıfın günü geçirmek için yaptıklarını mercek altında hayvan belgesi izler gibi tutup aman ne ahlaksızlar şekerim demelerinden yeter bin kere yeter. Medya orta sınıfın çocuklarını vahşileştiriyor diye yakınabilirsin fakat orta sınıfın çocuklarına televizyondan başka eğlence sunamayacağı sistemin bütün avantajları sana ait. Ayh, dolmuşum.

    Liked by 2 people

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s