Sinek Sarayı

Her gün olanın aksine keyifli uyanmıştım, bugünü sakin geçireyim diye geçirdim içimden, yatakta doğruldum ve genellikle yaptığım gibi yatak odası camımın önündeki palmiyenin yapraklarından hava kontrolü yaptım. Yaprakların her biri çılgın bir ritim tutturmuştu, sanki kollarını göğe kaldırmış dini bir ritüelin parçasıymış gibi coşkuyla salınıyorlardı. Yağmur duası böyle bir şey miydi yoksa? Bulutlara bakılırsa öyle gibiydi. Yataktan hızla çıktım, oldum olası yatakta keyif yapmayı sevmem, eğer gözlerimi açtıysam artık o yataktan çıkmalıyım, keyif işine pekâla koltukta da devam edebilirim hem, karşısında tv de var. Ufak bir ayılma faslından sonra aheste aheste sırt çantamı hazırladım, yedek mayo, 2 havlu (bir tanesi rulo yapılıp yastık olacak) maske-şnorkel, mutfaktan 2 avuç kuruyemiş ve termosa kahve hazırladım, giderken markete de uğramak gerekiyor gibiydi, evde pek bir şey kalmamıştı atıştırmalık. Sonra kitaplığın önünde dikilme ve bir süre kitaplarla bakışma kısmı. Bugün yanıma ince bir kitap alayım diye düşündüm, vay canına yine yüzeyselliğimin zirvesindeydim. Parmaklarımı, kalınlıklarına göre sıraladığım kitaplarımın üzerinde gezdirdim. Şaka, tabii ki böyle sıralamıyorum, dekoratif olarak renklerine göre sıralıyorum. Neyse sululuğu bir kenara bırakırsam gerçekten de ince birkaç kitapta karasız kaldım. Yıllar yıllar önce aldığım ve defalarca elime alıp sonra geri bıraktığım “Sinek Sarayı” nda karar kıldım. Kadıköy Kelepir ganimetlerindendi bu kitap da.

Evden çıktım, yolda markete uğrayıp bir tatlı, bir tuzlu bisküvi ve su aldım. Gümüşlük’e doğru devam ettim. Sahilde insan kalabalığını izleyerek ilerlerken peşime daha doğrusu yanıma bir köpek takıldı. Benimle birlikte, tam yanımda yürümeye başladı. Bu Gümüşlük’te çok yaşadığım bir olay olduğu için yadırgamadım. Hemen her seferinde yanımda bir köpek belirir ve gideceğim yere kadar bana refakat eder ve hatta tüm günü yanımda geçirip yiyeceklerime ortak olur, dönüş yolunda da belli bir noktaya kadar yine benimle gelip bir yerden sonra sanki o gün hiç birlikte takılmamışızcasına ayrılıp yoluna devam eder. Bu köpek de beni o günlüğüne sahiplenmişti anlaşılan, o gün benim köpeğim olmaya karar vermişti.  Birlikte sahil şeridinin son işletmesi olan Mimoza’nın önünden geçtik. Keyifli bir müzik çalındı kulağıma. Belki müşteri olurum umuduyla yüzüme bakıp “hoşgeldiniz” diyen garsonun gözü omzumdaki sırt çantası ve termosa takılınca umutlarının yıkıldığını gözlerinde okumak beni anlık keyiflendirdi. Teşekkür eder gibi başımla selamlayıp yoluma devam ettim – ettik.

20170527743357307-1.jpg

(Çiko, geliyor muyum diye kontrol ediyor.)

Tepeyi aşmak için minik bahçe kapısından geçtik, ve yarımadanın arka tarafına her zamanki yerime doğru ilerledik. Hava çok rüzgarlıydı ama bu konum genellikle hep rüzgar alırdı, benim yerim kuytu olduğu için esmez şimdi mis gibidir diye geçirdim içimden. Evet “benim yerim” oranın adı, her ne kadar hep başkaları ile paylaşsam da böyle söylemeyi seviyorum.

20170527145015528-1-1

(İşte benim yerim, rüyadan uyandığımda gördüğüm manzara.)

Güzel bir yürüyüşten sonra kuytu köşeme ulaştık. Ben kendime uzanacak bir yer hazırlarken köpeğim taşların üstüne kıvrılıp dinlenmeye geçmişti bile. Kendime biraz kahve koyup t-shirtümü çıkardım, telefonumu kontrol ettim tam da beklediğim gibi çekmiyordu, işte benim yerimin en sevdiğim özelliklerinden biri de bu, telefon asla çekmez, yani istesen de telefonun esiri olamazsın orada, mecbur tadını çıkaracaksın, mecbur denizi izleyeceksin. Hafifçe geriye yaslanıp dirseklerimi yere dayadım, etrafı seyretmeye koyuldum. Bin kez gördüğüm manzara karşısında binbirinci kez yine etkilenmeyi başarmıştım. Elim kitabıma gitti bir an, hadi dedim başlayayım. Bazı kitaplar vardır ilk cümlesinden yakalar sizi bu da öyle bir kitaptı. Bir kere kitabın ithaf edildiği kitle çok hoşuma gitmişti. Yer yer saniyelik molalar verip gözlerimi denize kaydırdım, yer yer kafamı kaldırıp gökyüzüne baktım çünkü kitap o kadar yoğundu ki tüm gün kafamı kaldırmadan bir çırpıda okumaktan korktum. Uzun zaman sonra ilk kez küçülüp küçülüp kitabın harflerinin arasından hikâyeye dalmak istedim, hatta sanırım Sinan olmak istedim. Hilmi gibi bir arkadaşım olsaydı, Necla ile tanışsaydım, Sabbek Hanım’dan bana da ekmek ve süt almasını rica etseydim ya da bunlar da olmasın hadi, sadece o eski Cihangir apartmanında, Sinan’ın evindeki sohbet gecelerinden birinde köşede minder gibi sessizce oturayım ama yeter ki onların arasında olayım istedim. Kitaptan buram buram çok, çok fazla sevdiğim bazı filmlerin tadını, kokusunu alıyordum; biraz Gece Melek ve Bizim Çocuklar, biraz Dönersen Islık Çal, biraz Beyoğlu’nun Arka Yakası…

20170527_104241

Göz kapaklarım ağırlaşmaya başladı, güneş ışınları tatlı tatlı itiyordu göz kapaklarımı sanki hadi uyu biraz diye. Uykuya daldım. Rüyamda uyanıyordum. Gözlerimi dar bir sokakta açtım, hava soğuk ve pusluydu. Biraz yürüdüm, sokağın köşesine gelince duvarda çakılı kırmızı tabelayı gördüm “Bülbül Sokağı” yazıyordu. Şaşkınlığımı üstümden atıp “o” apartmanı aramaya başladım, biraz ileride yorgun binayı gördüm. Kalbim ağzımda yavaşça demir kapıyı araladım, minik Sabbek hanım ile burun buruna geleceğiz şimdi diye düşündükçe heyecanım daha da artıyordu ama kimse ile karşılaşmadım. Apartmanın içinde derin bir sessizlik hakimdi. Yavaş  yavaş yukarı çıkmaya başladım. Kimsecikler yoktu, biraz hayal kırıklığı hissediyordum sanki. Ne bileyim hadi Necla’yı göremedim en azından ikizler ile tanışsaydım, yaygaracı dul kadın ve kızına bile razıydım ama kimsecikler yoktu. Merdivenin tırabzanlarından elimi sürüyerek aşağı inerken apartmanın kapısının açıldığını duydum ve Gülfiliz’le göz göze geldik. Düşündüğümden pardon okuduğumdan daha güzeldi. Tam ona bir şey söylemek için dudaklarımı araladım ki bir gürültü koptu, gürültücü bir grup genç yürüyüş yapıyorlardı, kahkahalar küfürler eşliğinde hızla geçip gittiler ama geçerken beni de Bülbül Sokaktan canım Sinek Sarayımdan çekip almayı ihmal etmediler. Ne kadar uyudum bilmiyorum ama sersem gibiydim, biraz daha kahve içmem şart oldu. Ben hareketlenince sevgili köpeğim Çiko (ismini bilmediğim tüm köpekler benim için Çiko’dur) kuyruk sallayarak yanıma geldi. Pizza kraker sever misin diye sordum, bayıldığını söylemek istercesine yalayıp yuttu paketi. Çiko sen paketi yalaya dur ben bir suya atayım kendimi dedim, serin suya kendimi bıraktım. Nefesimi tutup suyun içinde bağdaş kurup oturdum ve azıcık gördüğüm rüyayı düşündüm, acaba uyanmasam Gülfiliz’e ne diyecektim? Kim bilir…

Süheylanım sorar Sinek Sarayı nedir bilir misin?

Sinan bilmediğini söyler.

Kitaptan;

“Trakya köylerinde evin başköşesinde durur. İncecik çöplerden yapılmış, minyatür bir Uzak Doğu tapınağını andırır. Üstünü renk renk, küçücük çaput parçaları süsler, rüzgârda kımıl kımıldır. Suyun dibinde balıkların kandığı olta tüyleri gibi, sinek sarayının görevi de sinekleri üstüne çekmektir. Evin içindeki sinekler, bu kımıl kımıl ince sarayın üstüne toplanırlar; renkli çaput parçalarına, incecik çöplere pislerler. Evin diğer eşyaları bir ölçüde temiz kalır.

Rüzgârda salınan narin gövdesi ve güzelim renkleriyle sinek sarayının gerçekte ne işe yaradığını görmek, insanı hüzünlendirir.

Kimi evler ve kimi yaşamlar da sinek saraylarına benzerler. Görevleri temiz olmak değildir, ama boşuna oldukları da söylenemez. Güzellikleri ise bizim hanemize kazanç yazılır”

Save

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s