Londra rehberi: Haziran – Temmuz

Londra, son rehberdeki “Mayıs yağmurlu olur” iddiama inat, 1910’dan beri en sıcak Mayıs aylarından birini yaşamış, geçen hafta 26-27 dereceleri gördük. Hiç şikayetim yok; güneş için, güneşle yaşıyor Londra. Hatta, bir zamanlar şehirde devasa bir güneş tapınağı olduğunu, kışın insanların tanrılara kök bitkilerden yapılma, tatsız tuzsuz adaklar adadığını filan hayal ediyorum. Güneş açınca da çiçekten taçlar takıp çilek yiyerek deli gibi dans ediyolarmış.

Sırada Haziran ve Temmuz var, yani şehrin en güzel zamanı. Güneşleneceğiz, yaz mevsiminin milli içkisi Pimm’s içeceğiz, gece 10lara kadar parkta piknik yapacağız… hakkımızı alacağız! O soğuk kış aylarında, asla aydınlanmayan günler boyunca içli içli “D vitaminiiiiğğğ” diye ağlamaların bi karşılığı olmalı. Tam güneş açıyor diye sevinirken doluya tutulduğum günlerin.

“Ne zaman gelelim?” diye soran herkese cevabımı burada da tekrarlayayım: Londra’ya gelecekseniz yazın gelin; şehrin en mutlu hali. Kraliçe bile gülümsüyor.

Müzik festivalleri

lovebox-loti-e1465401886907
Koca festival alanı parkın sadece üçte biri filan.

Hava ısındı, parklar çiçeklendi ve günler 11 aydır beklediğimiz kadar uzun. Tek eksik müzik, o da bu şehirde bolca var.

Haziran benim için Field Day Festival ile başlıyor, bir nevi tören. Doğu Londra’nın incisi, komşuların en güzeli Victoria Park’taki müzik festivali. Biletlerini alırken sahnede kimin olacağına bakma ihtiyacı duymadan, yıllardır görev ifşa eder gibi gittiğimiz, arkadaşlarla buluştuğumuz festival. Parkta kurulan 3-4 sahne, harika yemek standları ve gün sonunda bile kullanılır durumda olan seyyar tuvaletleriyle (çişliler takipleşiyor) kalbimin incisi. Her yıl mutlaka yağmur yağıyor; arada güneşi görsek bile o toprak illa bi çamurlaşıyor. Şehirde Glastonbury deneyimi diyor, botlarımızı seviyoruz.

Bir diğer güzellik de Wireless Festival; 3 gün sürmesi ile göz dolduruyor. Merak edeni siteye, gelecekleri 7-9 Temmuz’da Finsbury Park’a bekleriz.

British Summer Time, Hyde Park’ta. 30 Haziran-9 Temmuz arası, iki hafta sonu boyunca sürüyor. Bu sene Green Day, Phil Collins gibi isimler de var, Justin Bieber da..

Victoria Park’ın tek festivali bu değil: 14-15 Temmuz’da LoveBox, 16 Temmuz’da Citadel Festival var. LoveBox şehrin demirbaşları arasına girdi bile. Citadel, sanat, yoga, wellness vb köşeleriyle sadece müzik festivali değil, “bir pazar günü yapılabilecek her şey”. Bu sene tek üzüntüm, Citadel’de çıkacak Laura Marling’i kaçırmak; kendisini pek severim.

Meraklısı linklere tıklar umuduyla listeyi burada kapatıyorum, Mahmutter dediğin çalışkandır.

BBC Proms

Dünyanın en büyük klasik müzik festivali kabul edilen, 14 Temmuz’da başlayıp 8 hafta süren konserler serisi. Tate Modern’den Southwark Katedrali’ne, şehrin binbir noktasında gerçekleşiyor. BBC konserlere gidemeyenleri de düşünmüş; TV yayını kuşağı için bilgiler burada.

Wimbledon: Tenis, çilek ve baloncuklar

7bac2015ca35b614f7b7051783b538d5
Herman Hill’den maç izlemek: elbette bunun için de bir sıraya gireceksiniz. (görsel: culturewhisper)

Tenis turnuvalarının en güzeli, yeşil ve beyazın buluştuğu Wimbledon, bu sene 3-17 Temmuz’da. Bu grand slam’in temmuz ayında olması bence maçları izlerken içtiği şampanyanın yanında güzel çilek yemek isteyen birilerinin işi; çünkü Wimbledon = çilek mevsimi. Şampanya veya prosecco, tercih bütçenize kalmış.

Bilet bulma şansınız şu an maalesef sıfıra yakın; ancak olur da bulursanız, kortlara giriş de katı kurallar var, kontrol etmeyi unutmayın. Biletiniz yoksa da üzülmeyin. Ama azmederseniz, tenis kulübünün dışındaki Henman Hill olarak bilinen çim alandaki ekranlardan izleyebilirsiniz. 6-7 saatlik bir kuyruk sonrasında, bilet alarak, tabii ki. Kuyrukta beklemek hiiiiiç sıkıcı değil; öncesinde aldığınız içkileri içerek demlenmeniz gayet doğal, hatta gerçek deneyim de bu yani.

Tatile geliyoruz ey Mahmut, bu ne biçim tavsiye” dediğinizi duyar gibiyim…. Şaka şaka, size kıyamam ben ya. Beklenir mi hiç öyle deli gibi? Bunun da çaresi var tabii ki. Açık hava gösterimi yapan ekranlar sadece Wimbledon’da değil, tüm şehirde bulabilirsiniz. Olur da yağmur yağarsa, Wimbledon maçlarını gösteren publar listesi mevcut. Gitmeden önce marketten çilek almayı unutmayın. İyi seyirler!

Tate Modern

id_021_web
Zeid gelecek, Londra’nın aklını alıp gidecek. Bekliyoruz merkez.

Tate Modernciğim bu rehberde de bizlerle; çünkü bayrakları asma zamanı! Tate geçen yıldan beri gururla haykırıyor: Zeid 2017’de Londra’da. Nihayet kavuşuyoruz.

Fahrelnisa Zeid, ömrünü tiyatroya adadıktan sonra tek bir diziyle ünlenen oyuncular gibi, “İstanbul Modern’deki Cehennemim tablosunun ressamı” diye de bilinen, Türkiye’nin ilk modern resim sanatçılarından biri. Ailesi ve prensesliği bazen sanatını gölgede bırakmış: Zeid, Cevat Şakir Kabaağaçlı ve Aliye Berger’in kızkardeşi, Nejat ve Şirin Devrim’in de annesi (bu inanılmaz aileyi merak edenlere,YKY’nın Şakir Paşa Ailesi kitabı tavsiye). Sergi 12 Haziran-8 Ekim arası, ücreti 18.50 pound.

Tate’e gitmişken bir diğer kaçırılmayacak sergi de Giacometti; İtalyan sanatçının İngiltere’deki ilk retrospektifi. Daha önce hiçbir yerde sergilenmemiş resimleri ve alamet-i farikası olan heykelleriyle herkesi ince uzun bir yolculuğa çağırıyor. Sergi 10 Eylül’e kadar devam ediyor, ücreti 18.50 pound.

Design Museum

Londra’ya en yakışan müzelerden biriyken yeni binasına taşındı ve kozasından çıkan kelebek gibi daha da güzelleşti. Şu anki sergilerden şahsen en merak ettiğim California: Designing Freedom. Müzenin kendi deyişiyle: Designed in California is the new Made in Italy“. Şehir 1960lardan bu yana tasarıma yön veriyor ve bu konuda onlarca sergi yapıldı; ancak yakın döneme odaklananlar nadir. Design Museum bu açığı kapamak istemiş. “Hepimiz Kaliforniyalıyız” sloganıyla, bu şehrin gündelik hayatımıza etkinin izlerini sürüyor. Sergi 15 Ekim’e kadar sürecek, fiyatı 16 pound.

British Museum: Hokusai

hokusai_highlight_umezawa_1000
Dalga’yı da koyabilirdim ama serginin adına haksızlık olurdu doğrusu.

Haziran’ın en beklenen sergilerinden biri, British Museum’a gelen Hokusai: Beyond the Great Wave sergisi. 90 yaşına kadar yaşayan, tüm gezegene bir dalganın anatomisini ezberleten, Japonya’nın belki de gelmiş geçmiş en büyük sanatçısı, nihayet Londra’ya geliyor. Mekan British Museum olunca iş sergide kalmıyor, ressamla ilgili onlarca seminer ve tur da düzenleniyor. Eserlerin ışığa hassasiyeti sebebiyle bazıları yalnızca 1 ay sergilenecek, Temmuzda yerine muadil eserler getirilecekmiş. Ayrıca, 4 Haziran’da İngiltere genelinde vizyona giren bir Hokusai belgeseli de hazırlamışlar. Seviliyorsun British Museum.

Eveeeet…. sergileri, konserleri artık bir zahmet kendiniz de gugıllarsınız diyerek fazla uzatmadan, şehrin yaz vakti güzelliklerine geçiyorum. Çünkü neden, bir önceki yazıdaki vaatler. Evet efendim. Mahmut, sözünü tutan blogunuz.

Londra Terasları

radio-rooftop-cocktail-bar-embankment-optimised
Radio Rooftop Bar, ufka dalmaya müsait ortam.

Suya düşen karpuz kabuğunun Londra muadili, teras barların yaz sezonu açılışları. Artık yağmurun bittiğini, kemiklerimizin ısınacağını anlatan harika bir işaret. Veya sadece ben bu muameleyi yapıyorum, bilemiyorum. Tek bildiğim, ‘terasımız açıldı” yazısını okuduğumda içimden “kuzeyliler! mavi ceketliler! kurtulduk!” diye bağırmak geldiği.

Bu şehrin dümdüz olduğunu unutmayın; yani teras demek, gün batımı veya şehir manzarası için tek fırsat demek. Azıcık yerden yükseldiğiniz anda, şehir iyice güzelleşiyor. Ruhunuzdaki kediciğe teraslar yetmezse, Shard gibi gökdelenlere veya St Paul Katedrali’nin muazzam kubbesine de çıkabilirsiniz tabii. Benimki aheste keyifler için öneri.

Bazı rooftoplar bir sezon aşırı şekilde parlarken (bkz Soho House Shoreditch), bazıları klasikleşiyor (bkz Queen of Hoxton). Elbette kimi Cihangir, kimi Bebek havasında; her nabza göre şerbet mümkün.

Ben birkaç öneri yapayım; siz de sonra ödevinizi yapıp arasından seçin. Kensington Roof Gardens filan demeyeceğim, o kadar kokoş değilim. Onu sevenleri yazar, bu gayet subjektif bi liste:

  • Queen of Hoxton: terasların (bence) kraliçesi. Liverpool St civarındaki iş yerleri için tam bir after-work mekanı. Kokteylinizi turistlerle değil, Londralılarla içmenin garantisi.
  • Radio Rooftop Bar: ME London Otel’in terasındaki bar, Thames’in kıyısında olması sebebiye, alacakaranlıkta harika bir manzaraya sahip. Herhangi bir suya bakmadan eğlenemeyenlere uygun.
  • Mondrian London @ Sea Containers: Bir diğer otel barı da Mondrian’daki Rumpus Room, ME London’ın karşı kıyısı. Lüks gemi seyahati konseptiyle tatlı tatlı eğlendiriyor.
  • The Berkeley: Terasa çıkmak istiyorsanız tek bahaneniz içki olmak zorunda değil; Berkeley Otel’in açık havuzu terasta, dışardan gelenlere de ücret karşılığında açık. Spa ve spor salonuyla birleşince şehir içi kaçamağa dönüşüyor.
  • Southbank Centre Roof Garden: Queen Elizabeth Hall’un terası geçerken uğramak için harika bir alternatif. Nehre karşı çimlere yayılıp, kalabalığa takılmadan bir sürahi Pimm’s ile demlenmek isteyenler için.

Açık hava sinemaları

hot_tub_rooftop_cinema_rockwell_house_london_1
Çünkü oturup film izlemek, Londra için çok sıradan kaçıyor.

Londra güneşin, sıcak havanın, uzun günlerin kıymetini bilen bir şehir. Öyle üç ay boyunca güneşli güneşli oturup sonra bi de utanmadan şikayet eden Akdeniz şehirlerine benzemiyor, öhöhöhm. Bu yaz sevincinin en güzel yanı, açık hava sinemaları. Klasikler belli, bilet bulmak zor; ama bu bir turisti yıldırmamalı:

  • Rooftop Cinema Club: 3-4 ayrı mekanda düzenleniyor, hatta biri Queen of Hoxton (yazıyı okuyor musunuz testi). Film seçkisi genellikle klasikler. Genelde şezlonglara uzanıp kulaklıkla izlense de, şekil 1.A. küvette izlemek de mümkün.
  • Hyde Park: 3-7 Temmuz’daki British Summer Time Festival kapsamında parkta ekran da kuruluyor. Etkinlik bedava; ama yanılmıyorsam, kalabalığın yönetilebilmesi için kayıt yaptırma zorunluluğu var.

Yemeler içmeler

pimms4hc
Bir bardak yaz, afiyetle içilmeye hazır. (görsel: honestcooking)

Pimm’s deyip duruyorum ama ayrıca bahsetmem lazım (reklam değil, gerçek sevda). Temelde bir bitki likörü. Viski halt etmiş, bence en İngiliz içki bu. 1’e 3 oranında gazlı limonatayla karıştırıp içine meyveler ekleniyor. Bu kısım çok ciddi: salatalık, çilek, nane yaprağı, portakal dilimi olmayan Pimm’s eksiktir, yarımdır. Pimm’s içilmemiş bir yaz ise yaşanmamıştır. Tadı tatlı, punch veya sangria gibi diyebiliriz; ama yetmez. Herhangi bir pubda veya marketten alıp parkta da içebilirsiniz; ama en güzeli evde, kendi malzemelerinizle yapılanı. Sıvı yaz tatili, deniz kenarındaki güneşli günlerin bir bardağa konmuş hali. Gerçek sevda demiştim.

Şehirdeki food courtların bazılarına henüz gitmedim, birlikte merak edelim diye onları da not ediyorum:

  • Liverpool Streete yakınlarında Baltic Market – eski Cains Brewery yerine açılacakmış. Perşembe-Pazar arası açık, sokak yemeği, kokteyl bar, DJ filan mevcut.
  • Giant Robot: Canary Wharf (nam-ı diğer Londra’nın Maslak’ı) yeme içme konusunda enteresan şekilde zengin. Street Feast’in işleri sevilmeyecek gibi değil, şimdi de burayı açmışlar. Her gün sabah 11den itibaren açık, terasta olduğu için şehir manzarası da bonus.

Yemek festivallerini de atlamayalım:

  • Soho Food Feast: Bu sene 10-11 Haziran’da, 7 yıldır olduğu gibi Soho’daki restoranların katılımıyla kurulacak bir yemek pazarı. Aslında bir ilkokula bağış toplama etkinliği; ama şehrin en sevilen restoranları ve yenilikçi şeflerinin katılımıyla, kendi minik hedeflerinin ötesine geçiyor. Katılan restoranlar genelde yiyecek ve içecekleri tamamen bağışlıyorlar; gelir okula gidiyor. Giriş 15 pound, yemekler 2 poundluk jetonlarla alınıyor: http://www.sohofoodfeast.com/
  • Taste of London: Regent Park’ta, 14-18 Haziran’da. Londra’nın ne derece bir yeme-içme merkezi olduğunu ispatlamak için (ikna olmayanlar kaldıysa diye, sanırım), 4 gün boyunca yiyip içebiliyoruz. Katılan 40 restoran biraz daha butik;  Sushisamba, Duck & Waffle, Meatliquor gibi isimler var. Giriş 13 pound.
  • Gin Mare x Ruby Violet pop-up dondurma dükkanı: Evet, festival değil; ama bedava bir etkinlik ve yazın en sevdiğim iki şeyi, dondurma ve cin toniği birleştiriyor. Lafın gelişi değil, cin tonikli dondurma yapmışlar! Bence torpil yapılabilir. 9-11 Haziran, the Hoxton, Shoreditch.

Vahalar ve Kaçamaklar

richmond-park
Richmond Park’a park demek tam bir İngiliz şakası. (görsel: trainline)

“Londra’yı gezdik de kaçması mı kaldı” diyenler olabilir. Onlara aldırmayın. Günübirlik gezi her zaman güzeldir. Hem, Londra’dan çıkmanız da gerekmeyebilir.

Londra içinde vahalar belli: parklar, korular ve her türlü yeşil alan. Mesela: Hyde Park’ta Serpentine Gallery’i gezip (8 Haziran’da açılıyor) yorulmuş, çimlere uzanmışsınız. Elinizde bir şişe içecek, içeceğe uygun plastik bardaklar (prosecco için plastik şampanya kadehi, diyelim), belki biraz meyve ve atıştırmalık. Saat akşam 9, hava anca alacakaranlık. Bi sincap arsızca sokuluyor, hadi bir fıstık da ona veriyorsunuz. Londra’dasınız, huzurlusunuz, tatil gibi tatil oluyor.

Bunla yetinmeyenler için, daha az turistli versiyonlar da mevcut. Şehir içi vahaların en güzelleri:

  • Richmond Park: Adına aldırmayın, park olamayacak kadar büyük. Etrafta geyikler geziniyor. Evet hani boynuzlu filan, bildiğimiz geyik hayvanı. Richmond, bisiklet kiralayarak gezmek için de harika.
  • Primrose Hill: Regent Park’ın hemen yanı, şehirdeki az sayıdaki tepeden biri. Hemen çıkıp etrafa bakarak içki içiyoruz, yoksa cezası var.
  • Hampstead Heath: Şehrin kuzey batısında yer alıyor, koru demek daha doğru olur sanırım. İçinde müdavimlerinin yüzdüğü bir havuz bile var; ama bana Boğaz’da yüzmek gibi geldiği için tavsiye edemeyeceğim. Burada da bir tepecik var: Parliament Hill. Evet bildiniz, hemen çıkıp etrafa bakıyoruz.
  • Royal Kew Gardens: Egzotik içeğe, ağaca, çimlere, seralara ve İngilizlerin bahçecilik sevgisine doymak için ideal. Kraliyet parklarının çiçekleri burada yetişiyor desem yeterli olur sanırım. Diğerlerinin aksine paralı; ama değiyor.

Hızını alamayıp 1-2 günlük gezilere heyecanlananlar için de birkaç adres verelim:

brighton_2612588k
Şezlonglar yanıltmasın, pantolonlara dikkat. (görsel: Telegraph)
  • Tabii ki liste başı Brighton. Londra’nın yazlık evi. Uzun plajı, güzel restoran ve publarıyla kompakt bir sayfiye şehri. İngilizler tabii ki denize giriyor, Akdenizlilerde pek öyle girişimlere rastlamadım. Tüm İngiltere’yi Londra sanmamak için ideal.
  • Oxford: Aynı gün içinde gidip gelmek mümkün; biraz yorucu olsa da. Tren yerine otobüs daha ucuza gelebilir. Yürüyüş turları şehri hızlı gezmek için büyük kolaylık. Üniversitelerin birinde okuyan tanıdığınız varsa, belki o pek gizli kütüphanelere bile sızabilirsiniz.
  • Kent: Özellikle deniz ürünleri sevenler için cennet, onlarca seçenek var. Kent’te yaşayıp Londra’da çalışmak yaygın; yani insanların her gün gittiği yol, göze alınabilir. Ayrıca çileği meşhur, çilek konusunu daha önce işlemiştik. Daha ne diyeyim bilemedim…
  • Canterbury: Anglikan Kilisesi’nin başkenti olması sebebiye hac durağı olan şehir. İkinci Dünya Savaşı’nda bombalanan Canterbury Katedrali gayet haşmetli; yenilenmesi sırasında vitrayların bazıları modern sanatçıların eserleriyle süslenmiş. Şehrin kendisi çabuk gezilecek kadar küçük ama sevimli.

Haziran – Temmuz ajandası bu kadar, umarım şehre yolu düşeceklerin işine yarar. Ağustos’ta tatile kaçan İngilizlerden fırsat bulup yapılacak şeyleri, Eylül’ün limonata gibi havasında Londra’ya en yakışan etkinlikleri okumak için, bir sonraki rehbere bekleriz. Güneşli günler şerefine, Mahmutterlar.

Görseller: kapaktaki bana ait, diğerleri ayrıca belirtilmediği sürece ilgili mekan websitelerinden alındı.

Save

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s