Bir Yaz Gecesi Şarkısı

Bir Haziran gecesi, 2003 olduğu kesin, ayın 17’si olduğu muğlak; The Marmara’daki lise mezuniyet balomuzdan çıkmışız, Taksim Meydanı’nın orta yerindeyiz, süslü püslü kıyafetlerimizin üstüne geçirdiğimiz kot ceketlerle kendimizi çok daha iyi hissediyoruz artık. Ah bir de ayakkabıları değiştirebilseydik!

7 yılını beraber geçirenler olarak keşke baloyu okulda veya eşit derecede samimi bir yerde yapsaydık diye düşünmüşümdür hep. Kıyafet, pasta, kavalye gerginliği olmadan inanılmaz eğlenirdik. Genişiz zaten daha da genişlemiyoruz; aynı ortama konduğunda en çok eğlenecek şekilde kendiliğinden gruplaşacak insanları kalıba sokmanın ne alemi var? (Bundan beş yıl sonra tekrar inandım bu fikrimin isabetliliğine, üniversite mezuniyet balosunun güney çimlerde olmasının muhteşemliğini yaşayınca. Artık Çırağan’da yapılıyor o balo. Şekilli şukullu hmmmh…)

Taksim’de ne yaptık, pek hatırlamıyorum. Bir kısmımız Hande Yener’e gitti balo sonrası eğlencesine. Demek balo sonrası eğlenceler o zamandan başlamıştı… Hande Yener kötüydü, insan bir balon (şarkı olan balon, yanlış olmasın) dinlemek için 60 milyon lira vermezdi, hem ben hep muhabbete dönerdim yüzümü, o yüzden biz kalkıp birimizin evine gittik. Kaç kişiydik, 7? 8?

“İçelim madem” dedik. Benim için ayrıca önemli bir geceydi, kendi evimin balkonuna bakıyor bile olsa bir erkeğin evinde, bir sürü başka arkadaşımla birlikte ilk kez kalacaktım (18 yaşının sabahında değil, böyle gecelerde rüştün ispat edildiği yıllardı). O zamanlar içki içmeyen arkadaşım Özgür’ü yanımda sürükledim, düştük yollara. Nişantaşı’nda içki arıyoruz, yok, yok oğlu yok! Saat 12 belki, öyle inanılmaz bir saat değil, üstelik o zaman gece 10’dan sonra içki satmıyoruzculuk da yok ama açık bir tane tekel bayi bulamadık koca Nişantaşı’nda. Teşvikiye Camii’nden Osmanbey’e kadar gittik; Beşiktaş’a inip şansımızı denememiz gerektiği bilgisini alınca kaderimize razı olup vazgeçtik.

Valikonağı Caddesi’nden aşağı, arkadaşın evine doğru yürümeye başladık. Ben artık fenalaşmak üzereydim; o gece için aldığım ve bir daha asla giymediğim süslü, pullu terliklerimi elime aldım, Nişantaşı’nda siyah straplez elbisem ve maşalı saçlarımla, balodan ziyade dağda yürüyüşe gider gibi giyinmiş olan Özgür’ün koluna girip yalınayak yürüdüm caddede. Sarhoş değildim hayır, sadece artık yürüyemeyecektim o terliklerle ve Özgür’ün beni taşıma ihtimali yoktu. Durumu kendime normal göstermek için veya insanların bizi sarhoş sanması için olacak; bir şarkı mırıldanmaya başladım durduk yere, “You don’t remember me, but I remember you…”

Özgür devam etti, “It was not so long ago, you broke my heart in two…”

Bozulmayacak nadir anlardandı; Tears on my pillow, pain in my heart caused by youuu…” Gülüştük. Böyle şeyler sadece filmlerde olur sanıyorsunuz (sanıyoruz), lakin ben bunu yaşadım. Sonra da arkadaşın evine gidip karpuz ve bisküvi yedik, çay içtik, müzik dinleyip muhabbet ettik sabaha kadar. Sanki daha bitmemiş de, uyuduğumuzda ya da hava aydınlandığında bitecekmiş gibi beraber geçen 7 yılımız…

İlk aşk gibi, pek çok ilki içinde barındırıyor o 7 yıl. Lise arkadaşlıklarının üniversite arkadaşlıklarından illa ki güzel olduğuna inanmasam da, en buhranlı ergenlik dönemini her gün birbirini görerek geçirmenin, beraber büyümenin değeri başka.

tears on my pillow

Yazar: bellatrixbegins

twitter, instagram: @bellatrixbegins kişisel blog: www.bellatrixbegins.blogspot.com Daha ne diyem, Mahmut mu diyem? (DEDİ)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s