Trenler

“Çok başka şeyler ararken, tesadüf eseri, neredeyse cehennemin dibine koyduğum bir dosyada buldum bu yazıyı. Hollanda’da iş değiştirdiğim, Rotterdam’da çalıştığım ama Eindhoven’da yaşadığım, o yüzden her gün sabahın köründe trene bindiğim, çok mutsuz olduğum bir dönemde yazmışım. Hayatında her işinin güzel gideceğini zanneden biri olarak üç beş tane -aslında- çok da üstünde durulmaması gereken şeyle hayatımın mahvolduğunu düşünüyordum o zamanlar. Şu an hayatımdan daha memnun, çok daha mutlu olduğum için rahatça itiraf edebiliyorum bunu ama yine olsa yine aynı şekilde hissederim. Can çıkar huy çıkmaz. Yazıyı bulup okuduğumda hüzünle, pişmanlıkla, mutlulukla karışık şeyler hissettim. Artık Hollanda’da değilim, mutsuz değilim. Hollanda mutsuzluk anlamına gelmiyor benim için, onu da belirtmeliyim. Çok mutlu olduğum anları sadece şimdi hatırlayabiliyorum. Ama orada da mutsuz olmayabilirdim, orada da her şey bu kadar yolunda gidebilirdi, neden olmadı? Bu ve benzeri sorular geçti kafamdan iki saniyede bu tozlu yazımı okuduğumda. 

Çok kişisel bir yazı, haddinden fazla ama belki birilerine yardımcı olur. Her şey, biraz da sizin / bizim çabamızla yavaş da olsa değişiyor. Mutsuz anların, sonradan insana kattığı his paha biçilemez. Bir daha asla o kadar mutsuz olmayacağınızı bildiğinizde omuzlarınızdaki yükü birileri alıyor zaten. “

Sabah 05:30. Telefondan gelen anlamsız melodiler havada birleşip bir keskin bıçak olsa, böğrüme saplansa ne güzel olur. Her sabah bunu düşünerek uyanıyorum. Çoğu sabah uyandığımda ağzımda acı bir tat oluyor, çoğu zaman da vücudumda bira kokusu. Çok sigara. Tripel bira. Yatak odası perdelerim açık olmasına rağmen oda karanlık, çünkü sabah 05:30. Haziran ayının sonlarında İzlanda’da değilseniz genelde odalar, o saatte karanlık olur çünkü. Kafam tonlarca ağırlığa sahipken yataktan kendimi kazıyarak kalkıyorum hep. Tam karşımda dünyanın en küçük banyosu var. Bir metrekare var mı yok mu bilmiyorum; sağda -o kadar ufak ki kahretsin – elimin sürekli musluğa değdiği gerizekalı bir lavabo, tam karşımda ise duşakabin. Aç duşakabinin kapılarını, gir içeri, aç suyu, dur suyun altında. Uzun uzun dur. Ilık su kafandan aşağı akarken kapat gözlerini, üç dakika daha uyumanın huzurunu bul. Fosforlu hangi renk havluysa günün havlusu, onunla önce duşakabinin kapısını tam açmadan kurulanmak lazım. Sonra yavaş yavaş dışarı çıkarım, sağ ayağım banyonun buz gibi fayansına değer, küfredemeyecek kadar halsiz olduğum için puflarım usulca. Bazen giyeceklerimi geceden hazırlarım, beyaz sandalyenin üstünde durur. Pazar günü beş gömlek ütülemişimdir, onlardan biri asılıdır. Yine rengarenk bir çorap seçerim, beni sabahın köründe neşelendiren tek şeydir.


Zamanım varsa, bir önceki çalıştığım şirketin Noel hediyesi olan, artık üretimi yapılmayan eski kahve makinesinin su ısıtma düğmesine basar çantama gerekli olan şeyleri atarım. Kahve yapan arkadaş nazlı gününde değilse güzel bir kahve hazırlar bana. Mutfağımın terasa açılan kapısından o an ne görüyorsam ona uzun uzun, anlamsızca bakar, kahvemi içerim. Mutfak tezgahına dayanırım. Genelde terasa açılan kapının camının ardından yağmur damlası görürüm, Hollanda’ya hoş geldiniz. Genelde bir şarkı çalar arkada, uyumaya yakın bir şeyler çalıyordur zaten büyük ihtimalle, o devam ediyordur. Sesle uyur, uyandığımda da ses ararım.

Apartman kapısı, şifresini girdikten sonra, yavaş yavaş üzerime açılır, sığabileceğim aralığa ulaştığında yan yan yengeç gibi çıkarım hızlı hızlı. Kör karanlıkta tren istasyonunun yolunu tutmak lazım. Çok nadir de olsa sabahın o saatinde bisikletler geçer sağımdan solumdan. Tren kartımı ve telefonumu hep kontrol ederim, gerisi önemli değil. Yaklaşık 11 dakika sonra istasyonda olurum. Tren kartını okuturum. Bip. Perondaki acınası büfeden kendime çoğu zaman yumurtalı bir sandviç alırım, hâlâ sarhoşum biraz. Yumurta iyi gelir bilirim. Yumurtalı sandviçi trende yememem lazım belki ama umrumda değil, sabah 6:32 treniyle Rotterdam’a giden insan sayısı 3 ya da 5. O kadar az değil aslında. Ama ben de o kadar kibar değilim. Hele sevmediğim bir hayatı yaşarken, nefret ettiğim işime giderken, canım acıyorken, bu sefer olmasa bile bir sonraki sefer yine bir arıza çıkaracak trenler varken mutlu olamam. Mutlu değilsem kibar hiç olamam. Her şey yolunda gitmişse 1 saat 10 dakika sonra Rotterdam’da olurum. Tren istasyonu kalabalık olur, ben istasyonları severim. İnsanın asabını bozacak kadar yağmur yağmıyorsa -ki yağar- hava çok soğuk değilse -ki olur- yürürüm. Vapura bininceye kadar. Evet Rotterdam’da vapura binilir, bazen. Vapura yürüyene kadar üç ayrı kahvecide kendi kendime nişanlandığım üç baristayı kontrol ederim. Onlar mı çalışıyor yoksa onlara ihanet etmemek için asla gülümsemediğim diğerleri mi? Elbet birinden bir kahve alırım, nişanlılarımdan biriyse biraz sevimli olmaya çalışırım. Sabah şakaları. Onlar hep indie indie şarkılar dinlerler ve her sabah gülümserler. Ne yazık ki herkese, sadece bana değil.

Uyuya kalmamışsam, bazen güneşin doğuşuna şahit olurum tren camlarından.

Ofisten içeri girdiğimde her sabahki gibi hayvan yemi kokusu midemi bulandırır. Asansörün boş olmasını isterim, asansöre biriyle bindiğimde gülümsemek zorunda kalırım genelde. Ya da birileri elimdeki kahveye bakıp “kahve ha?” der gülerek. Kahve ya, kahve tabi. Seni küçük aptal. Kendi katıma geldiğimde, önce solda, odasında, pasaklı IK çalışanlarından birini görürüm; kaçık çoraplarla gelir bazen, ayakkabılarını boyamaz, saçları bazen çok yağlı olur. Sonra yürümeye devam, kendi departmanıma kadar. İnce bir günaydınlaşma olur aramızda, ne ben çok coşkuluyumdur ne de onlar geldiğim için o kadar mutlu. Beni asla sevmeyen ve aynı işi yaptığımız iş arkadaşımın yanına geçerim, ne yazık ki yan yana oturuyoruz. Her sabah 10:30’da yoğurdunu yer, öğle yemeğinden önce hep çişini yapar, öğlenleri buzdolabı torbasından çıkardığı ekmekleri tabağa dizer, ekmeklerin üstüne margarin sürer. Margarinli ekmeğin üstüne de en ucuza aldığı o hep aynı kokan salam dilimlerini. Saat 4’te çıkar o. Akşamüstü. 7’de gelir çünkü.  Sabah. Ara sıra kafamı kaldırır, nehrin diğer tarafından Rotterdam gökdelenlerine ve Maas nehrine bakar, biraz kendimi iyi hissederim. Her şey iğrenç olsa da manzaramız güzeldir.


Ofisten 6’dan önce çıkmam, zaten 6:50 trenine binerim en erken. Hollandalı çalışanların çoğu çoktan gitmiştir. Arada finans departmanına gider Nikos oradaysa ona laf atarım. Her seferinde “bak Hollandalılar yine nasıl erken gitti.” dedikodusu yaparız. Sonra da “ama onlar bizim kadar mola vermiyor tabi.” deriz. Yine bir yabancı ezikliği, yine “Ama suuç bende.” hissi.

Dönerken ne yapacağım belli olmaz, bazen iş yüzünden o kadar kafam yorgundur ki bir iki bira atmadan trene binmek istemem. Hem 6:50 treni zaten evine gitmek için sabırsızlanan yüzlerce insanla doludur. 8’den sonraki trenler ise bomboş. Böyle kandırırım kendimi çoğu zaman; ya şirketin yanında bulunan, eski bir antrepodan bozma hipster pazarı Fenix’te ya da gözüme kestirdiğim başka bir mekanda içerim biramı. Biramı içerken genelde son bir iki senedir, hayatımın ellerimden kaydığını, mutlu olmadığımı, yalnızlıktan sıkıldığımı, geleceğe dair ne yapacağımı asla bilmediğimi düşünür biraz daha darlarım kendimi. Hayallerinin çoğunu -şans ya da çalışarak diyelim hadi- gerçekleştirmiş biri olarak son zamanlarda bırak hayali, makul isteklerime bile cevap vermemiş bir hayatın içinde kıçımın üstüne nasıl da sertçe düştüğümü hep hatırlatırım kendime. Genelde iki bira içerim tren öncesi, bazen üç.

Bira içtiğim mekanlardan çıktıktan sonra insanlara, evlere bakarım. Ev mi alsaydım? Amsterdam’daki işi hiç kabul etmese miydim? Neden istifa ettim? Sevgilim olsa hayat biraz daha mı kolay olurdu? Şu ev benim olsaydı içini nasıl döşerdim? Şu karşıdan gelen kadın neden bu kadar çok gülüyor? Trende bi bira daha içsem mi? Bu aralar çok kilo aldım, ne zaman kilo vereceğim?

Sora sora yürürüm.

Trene bindiğimde o güzelim evime kavuşacağımı düşünüp biraz rahatlarım. Her gün gidiş dönüş 250 kilometre; sesleri birbirine benzeyen makinistler, biletleri nedense -çok neşeli- kontrol eden demiryolu görevlileri, benim gibi tek başına sessiz sessiz somurtarak oturanlar, evlerine neşeyle dönen Hollanda yaşlıları, güzel kadınlar, şişman adamlar, salak ergenler, mızlayan çocuklar… Bazen hepsi olur, bazen kimisi, bazen hiçbiri. Eindhoven’a ulaştığımda hala açıksa istasyonun hemen karşısındaki süpermarkete uğrarım, evde genelde bir şey olmaz çünkü. Her Cumartesi büyük ev alışverişi yapacağım deyip, yapmam. Tek başına alışveriş yapmaktan da sıkılmışımdır çünkü. Yemek pişirmekten de.

Eve girdiğimde bir tek evimin kokusunu almak gülümsetir beni. Hoş geldim. Yarın yine çok sıkıcı bir gün. Yarın yine mutsuzum. Alarmı kur: 05:30.

Fotoğraflar: İnanç Ozan Zaimoğlu

 

One thought

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s