Hakan Orman’a sevgilerimizle…

IMG_4955 (1)

 

“İletişimin samimi ve dürüst tınılarıyla donanmış her müzik kendi varlığını, insanların yaşanmış ve olgun ruhlarında anlamlandırır. Nitelik, müziğin ruhudur.” 

Hakan Atilla Orman

Hakan 15 Haziran 2011’de, henüz 40 yaşındayken aramızdan ayrıldığından bu yana tam 6 uzun yıl geçti. Onunla tanıştığımda 22 yaşındaydım ve İstanbul’a yeni gelmiştim… Çalıntı Bar’da çalıştığım dönemlerde boş zamanlarımın çoğunu geçirdiğim ve daha sonraları (2000-2002) çalışanı olacağım bir mekân vardı Büyük Parmakkapı Sokak’ta: Piya Kelaynak. Aynı zamanda bir yayın evi olarak çalışan ve şiirle yoğrulan bir mekandı Piya… Beyaz boyalı duvarları, yüksek tavanı, geniş merdivenleri, beni hemen içine çeken kasvetli havası, küçük parçalı pencereleri, arkasında akvaryum olan ufak barı, boş olduğumda oturup İstiklal’den geçen insanların oluşturduğu karmaşayı izlediğim cumbası ve beni her zaman ayrı bir içtenlikle karşılayan arkadaşlarım: Efe, Evgin, Dinçer, Özgür, Uğur, Gürol, bizim Küçük Bülent, Yarrak Hasan, Cengiz…

Piya başkaydı, sanki başka bir boyutta, başka bir yerdeydi. Sadece İstanbul sınırları içinde değil, belki Türkiye’de bile bu tarz müzikler çalan bir başka mekân daha yoktu, özeldi Piya… Orada sanat hayatla buluşur, havada asılı kalan bir kelime olmaktan çıkardı…

Zamanla Hakan’la birlikte takılmaya başladık, daha çok şey paylaştık, daha çok kaynaştık. Kavga ettik, ağladık, güldük. Günler geceleri kovaladı, Hakan’la birlikte kabinin arkasındaydım artık, çok güzel günlerdi ve uzun bir dostluğun başlangıcıydı…

Dokunduğu, sarıldığı, konuştuğu, bir şeyler paylaştığı, kısa süreliğine bile olsa göz göze geldiği insanlar üzerinde farklı bir etki bırakırdı Hakan. O bizim güzel kalpli, asi ve fiyakalı abimizdi. Yaşadığı sorunlarla başa çıkmayı becermişti, kayda değer gelişmeler olmasa da ümidini hep koruyabilmesi hepimizi müthiş etkilerdi. İçmeyi severdi, rakı veya sek votka içerdi… Yanında her zaman bir bardak içine ince dilimlenmiş yeşil elma olurdu veya beyaz leblebi… Elmasından bize birer dilim uzatırdı, “yavrumm benim” der gülümserdi… Dürüstlüğü, açık sözlülüğü, adilliği, cömertliği, alçak gönüllüğü, içtenliği ve müziği ile kucaklardı sizi. Ama kafası bir şeye takılmışsa ve o gün içiyorsa, yanına yaklaşırken dikkatli olmanız gerekirdi… Oğuz’la veya Yarrak Hasan’la tartışırlarken birkaç kez bardak fırlattığı olmuştu… Ama birkaç dakika sonra mevzu tatlıya bağlanır ve unutulurdu…

Evgin’in anlattığına göre yine bir gün Hakan ve Oğuz kafaları güzel, dükkânda (Piya) tartışırlarken mevzu kontrolden çıkmış, yanlarında da Kazım Koyuncu varmış. Evgin onları ayırmaya çalışırken, Kazım ‘sen dur’ demiş ve araya girmiş, tam o sırada Hakan Oğuz’a sağlam bir tokat çakmış, onun kafası da onları ayırmaya çalışan Kazım Koyuncu’ya çarpmış ve dudağını patlatıp kanamasına sebep olmuş. Sonra hepsi üzülmüşler, silkinip kendilerine gelmişler. Şimdi o kareden Hakan ve Kazım Abi artık yok ama Evgin o anın o resmini hep cebinde taşıyor.

IMG_4953 (1)

Sonra gün geldi Piya tayfası yavaş yavaş dağılmaya başladı. Hakan birkaç arkadaşıyla yeni bir yer açtı Tünel civarında; ne de olsa çekip gitmesini de bilirdi; bir ceketi vardı, omzuna alır, yeni bir yol çizerdi… Ama olmadı, yürümedi. Ardından Nevizade’de Şahika’ya geçti. Her şey kaldığı yerden devam etmeye başladı yeniden. Çağırdı hepimizi yanına, yeni yüzler de katılmıştı aramıza! Cücü, Aydın, Ayhan, Öcal, Şaşırmış, Murat, Cengiz, Evgin, Şenol, Efe, Barış, Özgür ve Hüseyin…

Bana gel yanımıza tekrar “biz” olalım dedi. Birlikte büyütelim müziği… Tekrar geçtik DJ kabinine, çaldık, paylaştık. Sonra Cücü’yi de aldık kabinin içine. Gelenler Şahika gecelerini unutamaz oldu…

Zaman böylece geçti. Sonra ben İstanbul’dan koptum bir şekilde, Brüksel’e yerleştim. O da Şahika’dan kopmuştu…

Ardından Peyote hikâyesi başladı. Brüksel’den İstanbul’a gelişlerimde Peyote bizim yeniden buluşma noktamız oldu. Hakan “biz”i oraya da taşımayı başardı. Mekanına bağlıydı, çalıştığı mekânları herkes için bir yaşam alanına dönüştürürdü, işini hep severek yapardı. Yorgun, durgun, dalgın göründüğünde bile içinde fırtınalar kopardı, çaldığı müzikten bunu anlayabilirdiniz.

Arada müzikten çıkıp çizgilere dökerdi duygularını, benden ona yeni çizgi albümler getirmemi isterdi… Ben de ona son kaydettikleri albümler hakkında sorular sorardım, zulada sakladığı ve Peyote etiketiyle piyasaya çıkmak üzere olan birkaç demo albüm çıkarır bana verirdi, yeni projeleri anlatmasını beklerdim sabırsızlıkla.

Müzik konusunda ince eler sık dokurdu Hakan, setin başındayken çaldığı parçalarla adeta bizi oturduğumuz yere mıhlardı… Yaşadığım, yaşamak istediğim tüm hayalleri altın bir tepsiyle önüme sürerdi sanki… Bana müziğin ne kadar geniş ve derin bir okyanus olduğunu göstermişti.

Yeraltı kültürü denen şeyin ta kendisiydi Hakan… Özellikle yeni Peyote (eskisi İmam Adnan sokakta ufacık bir mekandı) döneminde yaptıklarıyla, yapımcı olarak çıkardığı albümlerle İstanbul yeraltı müzik sahnesinin gizli kahramanıydı…

Müziğin gücünü en iyi bilenlerden biriydi, bazı şeyleri müzikle değiştirmek istiyordu. Fırsatlar verdi heyecanlı gençlere, hep böyle bir hayali olduğunu biliyordum. Kendi müziğini yapan, yapmak isteyen, bağımsız kalmak isteyen ne kadar müzisyen varsa hemen hepsinin yolu Hakan’la kesişmiştir bir yerlerde. Birçok yeni alternatif müzik grubu için itici bir güçtü o, hayallerini gerçekleştirmelerinde ve kitlelere ulaşmalarında onların eli, gözü, kulağı olmuştu defalarca… Alternatif müzik sahnesine adım atmaya çalışan gencecik yürekler, onun verdiği cesaretle kendi yollarını bulmuşlardı. Kimler yoktu ki; Replikas, Nekropsi, DDR, Sakareller, Ricochet ve daha pek çoğu… Hakan bu katkılarıyla hem müzik dünyasına hem de İstanbul’un gece hayatına yeni bir dinamizm katmayı başarmıştı.

Fatih Akın’ın İstanbul Hatırası (Crossing The Bridge – The Sound of Istanbul) adlı belgesel filmini ilk izlediğimde Hakan da bu hikâyenin bir parçası olmalıydı diye düşünmüştüm… Çoğu insan için öyleydi zaten…

Hakan’ı, onun müziklerini ve neredeyse bütünleştiği o mekânları çekip alsak, ne çok şey eksilir hayatımızdan. Sadece biz dostlarının değil; Beyoğlu’nun ve hepimizin ruhuna dokunmuş, belki tekrarı bir daha yaşanmayacak o güzel zamanların gizli kahramanıydı Hakan.

Ah be Hakan, yine seni görmeye gelmek üzereydim o Haziran, ama olmadı bu kez. Ceketini omzuna alıp gitmiştin yine, hâlâ alışamadık sensizliğe… Aramızdan ayrılmadan birkaç ay önce gönderdiğin mesaj hep aklımda:

“Geride kalan yıllar hayatı eksiltse de önümüzdeki yıllar hayatı çoğaltıyor… Şairin dediği gibi; ömür bitmez, biz bitmesini sağlarız.”

  • yazı ve fotoğraflar: adildenadam

IMG_5408

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s