Flanöz-cülük ya da Bir Aylağın İstanbul Güncesi – 1

Sokaklarda amaçsızca gezinmeyi oldum olası sevmişimdir. Bir yeri adımlayarak dolaşmak, devasa bir gözden ibaretmişim gibi etrafı seyretmek, gelen seslere, kokulara açık olmak bana yaşadığımı hissettiriyor.

Fakat -uzunca- bir süredir yaşadığım şehirden memnun olmadığımı, burada kendimi güvende / mutlu hissetmediğimi biliyorum. Evet, şehirde yaşamayı seviyorum. Ama İstanbul gibi bir şehirde yaşamaktan hoşnut değilim. Bunun böyle olduğunu bana başka şehirlerdeki deneyimlerim öğretti. Ama günün sonunda burada uyuyup, burada açıyorum gözlerimi.

Bir süre evvel okuduğum (ve çevirmeye başladığım) bir kitap, bana bir noktada şehir hayatımla ilgili ilham verdi. Lauren Elkin’in Flâneuse: Women Walk the City isimli kitabında geçen psikocoğrafya kavramıyla ilgili okuyup, notlar aldıkça, “Neden ben de böyle bir şey yapmıyorum?” diye düşünmeye başladım. Meraklısı için: Psikocoğrafya kavramı, çevrenin birey üzerindeki duygusal ve davranışsal etkilerini tanımlayan ve 1950’lerde ortaya çıkmış Durumcu Enternasyonal hareketin ileri sürmüş olduğu bir kavram. Bireylerin gündelik yaşantılarına dair her şeyi bir kenara bıraktıkları ve bir alanda gerçekleştirdikleri ‘başıboş gezintiler’ esnasında, ‘mekan ruhunu’ algılayabileceklerini savunmakta.

Sürekli bir yerlere koşturuyoruz ama etrafı ne kadar gözlemleyebiliyoruz? Çevreye, sokağa, içine yaşadığımız şehre ne kadar duyarlıyız? Duyarlıyım? Keşif duygum ne kadar gelişiyor / köreliyor? Şehirle bağım ne kadar kuvvetli? Bunları merak ettim.

Bu da beni yazar ve flânör Robert MacFarlane’in psikocoğrafyaya giriş niteliği taşıyan şu kılavuzuyla tanıştırdı:

“X şehrinin haritasını önüne ser, üzerine bir bardak koy, haritanın neresine gelirse gelsin kenarlarından çiz. Haritayı al, dışarı çık ve elinden geldiğince çizdiğin yerlere sadık kalarak o daireyi yürümeye başla. İlerledikçe, dilediğin yöntemlerle yaşadıklarını kaydet: fotoğraf, film, yazı, ses kaydı. Sokakların metinsel akışlarını yakala: markalı çerçöp, duvar yazıları, yakaladığın kısa kısa konuşmalar. İzlerin peşine düş. Veri akışını kaydet… Daireyi tamamla ve kaydı bitir.”

Robert MacFarlane, Kendine Ait Bir Yol. Times Literary Supplement,  7 Kasım, 2005

Kadınların da sokakta amaçsızca gezinebilecekleri, şehri yürüyerek tanıma özgürlüğüne sahip oldukları bu çağda, her ne kadar cinsiyetimden ötürü bakışlardan her daim uzak olamayacağımı bilsem de, ben de olan biteni, en açıkta olanı, şehri sokak sokak okumak istedim. Gözlemleyerek, soru sorarak, duyularımı tamamen dışarı çevirerek aylaklık etmek, her ne kadar bir kılavuz rehberliğinde sokağa adım atıyor olsam da, İstanbul’da ‘flanözlük’ nasıl bir şey olacak merak ediyordum.

Gün bugünmüş. Başladım.

Gönlüme göre bir İstanbul haritası bulamadığım için çareyi Google Maps’te buldum. Kadıköy’de yürümek istedim. Haritanın ekran görüntüsünü alıp bastım; bitirdiğim kahvenin kupasını üzerine koyup, kalemle etrafından geçtim.

Processed with VSCO with f2 preset

Geçeceğim sokakları işaretledim. Sakız Sokak, Nailbey Sokağı, Moda Caddesi, Sakızgülü Sokak ve Arayıcıbaşı Sokak. Her birinden parça parça, çünkü kesişiyorlar ve dönmem gerekiyor dairemi tamamlamak için.

Kıyafetlerimi ayarladım. Koyu yeşil pantolon, siyah tişört, siyah spor ayakkabılar, sırt çantası ve güneş gözlüğüm. Yağmur ihtimaline karşın çantaya bir şemsiye. Bugün fotoğraf çekeceğim ve not alacağım çalakalem.

image8 (2)

Tarih: 19 Haziran 2017

Yer: Kadıköy

Saat: 10:46

Hava durumu: Kapalı, sıcaklık 17 derece, rüzgarlı

Rıhtımdan Moda Caddesi’ne çıkan köşede, Seven Sanat Galerisi’nden başladım yürümeye. Galeri, iki katlı gri bir binada yer alıyor ve lacivert tenteleri var. İçeride bir kedinin uyukladığını ve pek çok yeşil yapraklı bitki olduğunu görebiliyorum.

Burası benim başlangıç noktam. Sokak gürültülü, çöp arabası duruyor ve arkasında araçlar biriktikçe birikiyor. Tişört, hediyelik eşya, telefon kabı, kahve kupası satan dükkanda çalışan kız, elindeki kovanın içindeki kirlenmiş temizlik suyunu sokağa boşaltıyor.

Elinde telefonuyla yürüyen, bir yandan da sigarasını tüttüren bir kadın ile çantasını çapraz takmış, ağır ağır yürüyen etekli ve sandaletli 60 yaşlarında bir kadından başka görüş alanımda kimse yok. Şimdilik.

Korna seslerinin arasında trafik polisinin anonsu duyuluyor: “Çöp aracı, ilerle.”

Üç kız bir kafenin önünde sıkış tepiş oturmuşlar. “Sevgilisi var diye öyle bir şey söylüyorsa yani… Gerizekalı…” gibi cümleler duyuyorum parça parça. Kepenkleri açılmamış bir dükkanın önünde bordo bereli bir amca oturuyor.

Bir motor, tıkanan trafikten zerre etkilenmeyerek yaya kaldırımına çıkıyor ve usul usul ilerleyerek rıhtıma giden yola sapıyor.

Gözünde kırmızı güneş gözlükleri olan köpeğini motorunun önüne oturtmuş bir adam geçiyor.

Yürümeye devam ettiğim sırada bordo bereli amca, “Kızım bir simit al,” diyor bana.

image1 (5).JPG

Kral Büfe Tekel’de Fransız birası Felsgold 3.50 lira. Altın Palas’ın yan duvarında bir hamamböceği, bir köpek, yüzüne X çizilmiş bir adam ve ‘cursed damn’, ‘sürdürülebilir sanat’ yazıları ve çizimleri var.

Pazartesi sabahı olmasından mütevellit, Kaldırım Pub, Pizza Bar ve Mini Eatery kapalı. Halis Efendi Sokağı’nın köşesinde 5 katlı yeni bir apartman yapılıyor. Kamyon kornası. Karşı köşede saatimi tamir ettirdiğim, tam 50 yıldır o küçücük dükkanında zanaatini devam ettiren İrfan Doğan’ın dükkanı, dibinde ise kundura tamircisi. Bir yanları ise Kropka isimli kahveci. Benim yolum sola dönüyor, Viktor Levi’ye doğru ilerleyeceğim.

Yeni dikilen apartmanın çevresindeki levhaların üzerinde:

  • II. Abdülhamit Han isimli bir kitabın,
  • Yalnızlığın Bilinmeyen Yüzü isimli bir başka kitabın,
  • Uniq Açıkhava Film Festivali’nin,
  • “Hayır Bitmedi, Mücadeleye Devam” diyen Disk Korosu’nun konserinin afişleri asılı sıra sıra.

Yandaki apartmanın girişinde palmiyeler toz içinde.

Viktor Levi’nin iki katlı, yeşil panjurlu binası.

Ardımda kamyona seslenen adamın, “Gel, gel, gel, geeel,” sesleri ve kamyonun ‘gel’mesini bekleyen sabırsız araç şoförleri.

Bira Fabrikası’ndan sağa dönüyorum. Sakızgülü Sokak’tayım.

Pilavcıoğlu’nun bulunduğu apartmanın birinci katındaki balkonda rengarenk bir rüzgargülü dönüyor. Bir adam gülerek ve yürüyerek telefonla konuşuyor. Saçları beyaz, yağmurluğu kırmızı.

Çaprazımda kalan Sakız Sokak’ta bir jinekoloğun kocaman tabelası görünüyor. Doktorun ismi Göşenay. Hiç isimli barda çalışan adam üst üste koyduğu tabureleri taşıyor.

“Ya saçmasapan şeyleri okuyup neden kendini yoruyorsun?” diyor lise çağında bir kız yanındaki çocuğa tebessüm ederek. Annesinin elinden tutmuş yürüyen pembe montlu bir kız çocuğu ansızın durup, ayakkabılarını incelerken, annesi de sabırla onu bekliyor.

 

Rexx Sineması’na doğru çıkarken karşımdaki Huzur Apartmanı’nın altında dilim pizza satan bir yer var. Rüzgar esiyor, kollarım üşüyor. Sağımda iki kocaman motor var park etmiş. Dans okulu, kahve, plakçı.

Arayıcıbaşı Sokak’a dönüyorum. Bakkal aynı zamanda manav olmuş. Sakallı bir adam, göremediğim birilerine sesleniyor: “Hey! Nereye gidiyorsunuz yahu?”

Pilav Dünyası açık, içeride yemek yiyip kola içen beyaz gömlekli iki adamdan başka kimse yok. Kulağımda hâlâ korna sesleri var. Cilt bakım merkezinde sıra bekleyen kadınlardan biri yüzüyle oynuyor.

Fun Crown- Play a Game. Çınar Apartmanı. Yurtdışı vize başvurusu için bekleyen üç kişi var, biri motorunun üzerinde oturmuş bekliyor. İtalya ya da Almanya. İki kadın gülerek, bir arabanın tepesine tünemiş kediye, “Takoooz, Takoooz,” diye sesleniyorlar. Takoz kadınların peşine takılıyor.

image4 (2)

Yıkıma hazırlanan bir ev daha.

Nail Bey Sokağı’ndayım. Temel Baba Büfe önünde duran belediye temizlik görevlisi telefonuna bakıyor. Önümden bir eskici geçiyor, araba-tezgahında yalnızca bir tane çocuk kitabı var. Bir diğer eskicide ise bir bisiklet ve ofis koltuğu. Her yerde Mango’nun yüzde 50 indirimde olduğunu muştulayan billboard ilanları var.

24 Saat Hizmetinizde – Caferağa Kat Otoparkı. Karşısında zarif fontuyla Manolya Apartmanı. Hemen yanı Dadaş Otopark / Oto Yıkama. Barış Manço Kültür Eğitim Merkezi’nde ücretsiz satranç, dama ve tavla dersleri. Dışarıda iki adam oturmuş, sohbet ederken sigara içiyorlar. Oblomov Kafe’den müzik sesi geliyor: Cheek to Cheek.

image3 (3)

Muhsin Adil Binal Meslek Lisesi’nin renkleri sarı lacivert. Önünde mavi renkli Chevrolet kamyonet duruyor tüm heybetiyle. Moda Caddesi’nde doğru kıvrılıyorum sola. Retrobird’ün 20 liraya sattığı kıyafetler dışarıda askıda. Diğerleri içeride bekliyorlar. A101’in önünde bir dolu karpuz kavun. Otomatik kapı açılıyor, elinde tek poşetle kısa boylu bir kadın çıkıp, ağır ağır yürüyor. Seven Sanat Galerisi’nin önüne varıyorum. Saat 11:28.

 

Not: Flanör / flanöz nedir, kadının sokakta olması, aylaklık etmesi ve bu gibi şeylerle ilgili daha yazacağım çok şey var, ancak başka yazılara paylaştıracağım. Kısa kısa geçtim, bitirdim zannetmeyiniz. Bu yazıların devamı gelecek, bu yalnızca ilki.

image10 (1)

 

 

 

4 thoughts

  1. Mükemmel bir fikir, hatta bir arkadaşımla sessizce çıkıp yapmayı planlıyorum, günün sonunda da notlarımızı karşılaştırmak, aynı ve farklı neler gördük onları bulmak çok eğlenceli, okuması da son derece keyifli, lütfen devam!

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s