Bir Aylağın -sıcak ve nemli- İstanbul Güncesi – 2

“Daha yavaş ilerlemek lazım, gerekirse salak gibi. En alakasız olanı, en bariz olanı, en sıradan olanı, en silik olanı not etmeye kendini zorlamak lazım.” Georges Perec – Mekân Feşmekân*

Kendini kalabalıklar içinde rahat hissederken bir yandan da o kalabalığın bir parçası olmayı reddeden, şehrin kalabalığı, kaosu yanında zamanın akışındaki yavaşlıktan da hoşlanan kişidir flanöz; her şeyi fark ederken, kimse tarafından fark edilmek istemez ama. Birbiri ardına sokaklara girip çıkar, pasajlara, dar yollara, şehrin kuytu köşelerine dek ilerlerken gözler etrafı; gözler ona çevrilsin istemez. Bu ‘flânöz’ ya da daha bilinen hâliyle ‘flânör’ uydurma bir kelime midir peki? Belki de. Nasıl ‘uydurulduğuna’ birlikte bakalım dilerseniz.

flaneuse
John Singer Sargent ‘Street in Venice’ (1882)

Fransızca ‘gezinmek’ anlamındaki ‘flâner’ fiilinden türemiş olan flâneur, 19. yüzyılın ilk yarısında kullanılmaya başlanmış bir sözcük. Fakat o dönemde herkes tarafından bu anlamla kullanılmadığı, kimi sözlükte kelime anlamının ‘şezlong’ olduğunu biliyoruz. Daha da geriye gittiğimizde, 16. yüzyılda İskandinav dillerine özgü bir isim olan ve ‘amaçsızca gezinen insan’ anlamına gelen ‘flana’ kelimesine ulaşıyoruz. Amaçsızca gezinen insan. Bir erkek olması gerekli mi? Değilmiş aslında.

Ancak 21. yüzyıla ulaşana dek, pek çok erkek sanatçı, yazar, düşünür, içinde bulundukları sosyal ve ekonomik koşulların üstünlüğünü de kullanarak bu aylaklık meselesini erkeklere atfetmiş, iyi bir flânör olmak için gereken her şeyin erkeklerin damarlarındaki asil kanda mevcut olduğunu (tamam, abartıyorum tam olarak böyle dememişler tabii ki) ve sokakta gezinmenin erkeklere has bir ayrıcalık olduğunu savunmuşlardır. Elbette 19. ve 20. yüzyıllarda kadınların tek başlarına, gece ya da gündüz diledikleri vakitte, yalnızca amaçsızca gezinmek için sokakta olmalarının çok da iyi karşılanmaması (yani sosyal baskılar) ya da kadınlara açık alanların onların alışveriş yapmaları ve sosyalleşmeleri, bunları da ‘güven içinde’ yapabilmeleri için oluşturulmuş alışveriş merkezleri ya da benzeri yerlerin artışı da bunlara sebep oldu. Üstüne üstlük flânörlerin elinde müthiş bir koz daha vardı: Flânöz, yani dişi flânör, görünmez olamaz!

Ayrıntı Yayınları’nın bastığı Flanör Düşünce isimli kitapta Duygu Özsoy, ‘Bir Flâneuseün Portresi: George Sand’ isimli bir makalesinde bu konuya da değinir:

“Flâneuseün varlığına ilişkin temel sorun, yalnızca dilediği saatte dilediği mekânlarda aylaklık etme hakkının olmaması değil, aynı zamanda flanörün temel özelliği olan herkesi görme, izleme; ama bunu yaparken görünmeme, fark edilmeme özgürlüğünün de olamayışıdır. Bu bağlamda, flâneuseün görünmezliğini ileri süren savlar, flanörün bakışının, röntgenci erkek bakışı olduğunu iddia eder. Kadın, erkek bakışının nesnesidir. Kamusal alanda gezinirken dikkat çekmeme şansı olmayan kadınlar flanör gibi özgür değillerdir.” (syf.304)

Bu yazıda derdim neden cinsiyetçi bir ayrıma gidilmiş, bu ne kadar yanlış/doğru ve kadın neden ‘kamusal mekanların doğal sakini’ olarak görülemiyor, bunu derinlemesine analiz etmek değil. Bu konuda bir şeyler okumak isterseniz size yukarıda bahsettiğim, Hüseyin Köse tarafından derlenmiş Flanör Düşünce isimli kitabı önerebilirim.

Üstelik günün sonunda şunu biliyorum: tanısam da tanımasam da, belli bir işte çalışmış olsa da olmasa da, geçmişten günümüze gelene dek milyonlarca kadın sokakta etrafı gözlemleyerek, keyifli keyifli aylaklık etmiştir. İşte ben de o milyonlar arasında birim.

Bir önceki yazıyı okumayanlar buraya uğrayarak rotamı nasıl çıkardığıma bir göz atabilirler. Şu sıralar hava çok sıcak ve İstanbul’da alışık olduğumuz üzere epey nemli. O yüzden ‘siyah’ ve ‘pantolon’ kelimelerini bir süreliğine dolabın ücra köşelerine yollayacağım. (Yollayamadım.) Nerede beyaz ve ‘tiril tiril’ bir şey var, ben de oradayım. Çantamı da hafif tutmaktan yanayım. Gidip haritamı basayım, ardından sokağı adımlamaya başlayayım.

Kahve kupasının çıkardığı rota buydu; fakat sokağa çıktığımda benim içimden bu plana sadık kalmak gelmedi. Cemal Süreya Sokak, Yeni Fikir Sokak, ucundan Moda Caddesi, Dr. Esat Işık Caddesi diyerek ilerleyecektim sadık kalsaydım. Kafam doluydu ve açıkçası önceden çıkardığım, “Şu noktadan başlarım, şöyle devam ederim,” dediğim bir rotada ilerlemek istemedim. Canım hangi sokağa girmek, hangisinden sağa, hangisinden sola dönmek isterse, yolun kalabalıklığına, gürültüsüne, gelen seslere, kokulara çekilerek yürümek istedim. Yani, yukarıda görünen harita çantamda kaldı. Siyah bir tişört ve etek geçirdim üzerime; siyah spor ayakkabılarımı giyip, sırt çantamı geçirdiğim gibi soluğu Kadıköy’de, Zeplin Pub’ın az gerisinde, OD46’dan gelen krep kokularının yayıldığı Kağnı Sokak’ta aldım.

Tarih: 5 Temmuz 2017

Yer: Kadıköy, Kağnı Sokak köşesi

Saat: 18:17

Hava durumu: 24 derece

Kağnı Sokak’a hızlı bir giriş yaptım, etraf kalabalık. İş çıkışı bir şeyler içmeye gelenler dışarıdaki masaları doldurmaya başlamışlar. Deftere not alırsam iyice dikkat çekerim diye telefonla işimi halletmeye çalışacağım. Solumda OD46, sağımda Fil Bar. Sokak Moda Caddesi’ne nispeten sakin. Bunu düşündüğüm sırada köpeğini gezdiren bir adam çıkıyor karşıma. “Bilmiyom, bakarım ya, 200 filan o civarda, bende de kart var,” diyerek geçiyor yanımdan. Çöp toplayan çocuk ve ben bakıyoruz ardından. Hava azıcık eser gibi, yolun kenarında durmuş soluklanıyor çocuk. Acelesi yok gibi.

Kağnı Sokak’ta ikisi arabanın üzerinde uyuklayan, toplamda altı kedi var.

Herkes sever biz ölürüz.” Bu duvarlarda her gün yeni bir söz ekleniyor.

İthaki Akademi’yi geçip Neşe Sokağı’na sapıyorum. İsminden ötürü sanırım. Kaybettiğim neşeyi sokak geri getirecek sanki. Plakhane, Kil Art, Grimdark Hobi Dükkanı yan yana. Dörder kişilik erkek grupları geçiyor yanımdan. Konuşulanları duyamıyorum.

Esen Apartmanı’nın üzerindeki renkli daireler bana çocukken Pazar kahvaltılarında aldığımız ‘çiçek ekmek’leri anımsatıyor hep. Yavruağzı renginde bir apartmanın üzerine çok güzel ışık düşmüş, tam önünde de meyvesi bol bir malta eriği ağacı var.

Satılık ve kiralık ev ilanları neredeyse her sokakta, üç apartmanda bir görülüyorlar.

Yağmur Kuaför’den bir kadının sesi duyuluyor ama: “Sen de deseydin, yok benim başımda adam madam…” Kahkahalar. Kuaförün kapısı yavaşça örtülüyor.

Sivastopol’dan güneşi takip ederek Muratbey Sokağı’na, oradan da Leylek Sokak’a dönüyorum pek de istemeyerek. Bu sokak trafiğe takılmış, homurdanan araçlarla dolu. Arada korna sesleri. Rahat da yürünmüyor. Bir adam 3 boş su damacanasını el arabasıyla itmekte. Biraz ilerliyor ki bir tanıdığını görüyor, sohbete başlıyor gölgede.

Pizza Moda’dan gelen ısı ve baharatlı hamur kokusu. Karşısındaki Gürbüztürk Sokağı’na saptığımda kulağıma bir blues melodisi geliyor. Kanca Kafe’ymiş buranın ismi; üç masası dolu. Masalardan birinde tek başına bir kadın, kremalı bir tatlı yiyor. Miyopumun numarası mı artmış ne? Göremiyorum bir türlü ne yediğini.

Muratbey Sokağı’ndan devam edince 81300 Moda’ya varılıyor. Kafe tıklım tıklım, masalardan birkaç kişi bana bakıyor. Belki tanıdık biriyimdir diye. O sokağa girmeme sebebim de bu oluyor. Beyaz bir aracın içine kereste yükleyen iki adamı yanından geçip, Moda Caddesi’ne doğru ilerliyorum. Babil Sahaf solumda, giriş katının camları boyunca kitaplarını dizmiş.

216 Mozaik Atölyesi ile Koza Güzel Sanatlar Atölyesi karşı karşıya. 216’nın hemen yanında pastel renkleriyle Kanopi Kafe var. Sahipleri olduğunu tahmin ettiğim iki kişi, kafenin önünde söyleşiyorlar.

Sokaktan araç geçmediği sırada küçük çocuklarıyla top oynayan bir aile ve muhtemelen arkadaşları. “Araba!” diye bağırıyor biri, hemen kaldırımlara koşuyorlar. Top ortada kalır gibi oluyor, son anda gruptan biri topu kapıveriyor.

Moda Caddesi, Pasifik Pastanesi’nde Atatürk Orman Çiftliği dondurması satılmaya başlanmış; her vitrinde bir ilan. Sayısal loto devretmiş. Yerde baygın yatan iki köpek var, biri iyice açmış göbeğini.

Çaycı, yanında berber, yanında saat tamircisi, yanında bakkal. Uzayıp gidiyorum Kağnı Sokak köşesine doğru. Köpeğini gezdirirken yüksek sesle telefonla konuşan adamla karşılaşıveriyorum yeniden. Beni tanımış gibi ters ters yüzüme bakıyor, ardından köpeğin kakasını toplamak için cebinden poşet çıkarmaya girişiyor. Fırsattan istifade bakışlarından kurtuluveriyorum.

Son aldığım not: “Yine görünmez kalamadım.”

Bitiş: 18:49

(* Yazının başındaki alıntı, Everest Yayınları’ndan Ayberk Erkay çevirisi ile basılmış olan kitabın 80. sayfasına aittir. Mekân Feşmekân müthiş bir kitap, tavsiye ederim.”

 

 

 

 

2 thoughts

  1. Neredeyse annemi gorecegim diyerek okudum. Canim duvar. Canim cop kutulari. Canim apartman kapilari. Iki hafta icimi tika basa bu sokaklarla doldurup sene boyu yavas yavas sindiriyorum. Gozlerim doldu. Icine Moda-Kadikoy sokaklari kacti.

    Liked by 1 kişi

  2. İlk kez bir yazıyı okumadan fotoğraflarına baktığım için utanmadım. Utanmazlığımın nişanesi olarak yorum bile kondurdum. Eski mahallem. Her bir fotoğraf karesinde anılarım var. Elinize sağlık.

    Okumaya başladım.

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s