Nolite te bastardes carborundorum* – Handmaid’s Tale

handmaids_tale_ver13_xlg

Margaret Atwood, büyük, çok büyük yazar. Sınırsız yazarlık kudretinin bir kısmını dünyanın gittiği yeri tahayyül etmeye harcamış, geleceğin çiçek bahçesi, kuşlar ve kelebeklerle gelmeyeceğini öngörmekten kaçınmamış bir kalem kendisi. İleri gidip, şunu ekleyelim, af edersiniz erkek olsaydı adını çok daha önceden, daha çok duymuş olacağımız bir isim kendisi. Selam olsun Orwell ve Huxley efendilere.

Hikaye, kendi gibi olmayanlardan korkanların iktidarında, bugünkü Amerika Birleşik Devletleri’nin yıkıldığı, yerine dindar ve kindar bir otoriter yapının kurulduğu şiddet dolu, belirsiz bir (çok) yakın gelecekte geçiyor. Enginarın yaprakları gibi, birbirinin içine açılan kadın hikayeleri yavaş yavaş büyük bir resmi tamamlıyor. Bir çevresel felaketin kadınların çoğunun üreme yeteneğinden yoksun bırakması, kadınlar arası hiyerarşinin tanımının değişmesini de birlikte getiriyor.  Kadınlar ve bedenleri üzerinde hakimiyet kurmaya çalışan güçler yeni bir mesele değil, pek tabii ki de. Yine de, bazılarımızın korkularının televizyon ekranında görmenin, o sahneye giden yolun nasıl da tanıdık dönemeçlerden geçtiğini fark etmenin tokat gibi bir tarafı olduğu da aşikar.  Bir sahnede iki karakterin Scrabble oynaması da tesadüf olmasa gerek, dile, kelimelere hakim olanın olmyanlar üzerinde tahakkümü tartışılmaz. Kadınlar ile ilgili ilk değiştirilen şeyin isimleri olması bu yüzden kritik belli ki, isimlerini ellerinden alınca iradeyi yıkmak belki de daha kolay oluyordur.

handmaids_tale_xlg

1985 tarihli disütopik romanı Handmaid’s Tale’in bugün yazıldığı zamandakinden daha da güncel olması, Atwood’un yeteneği kadar insanlığın hep ileriye, hep gelişmeye doğru gitmiyor olmasının karanlık bir kanıtı belki de. Seksenlerde yazılmış metnin beyazcam uyarlaması sadece Trump Amerikasının değil, dünyanın her yerindeki kaygılı liberallerin pek de asılsız olmayan korkularının resmi oluyor. Ortaçağ resimleriyle disütopya filmlerini birleştiren film dili, nefis çerçevelerle anlatılan bir korku hikayesini oturma odalarımıza taşıyor.

Kostümlerin tasarımından çekimlerde kullanılan mekanlara ve filtrelere, incelikli sanat yönetimi ve güçlü sinema dili, Handmaid’s Tale’in başarısının diğer müsebbibi. Kameranın arkasındaki kadın gücünün de hakkını verelim, tecrübeli kameraman va yönetmen Reed Morano’nun açılışını yaptığı seri, genelde kadın yönetmenlerin (Kate Dennis, Floria Sigismondi, Kari Skogland ve grubun tek erkek üyesi; Mike Barker) görevi devralmasıyla ilerliyor. Şu an çalışan en heyecan verici aktrislerden biri olan, Mad Men’den beri sevgilimiz Elizabeth Moss’un elektrikli performansı dizinin atardamarı oluyor, aynı Mad Men’deki gibi, çok tanıdık ancak hiç bilmediğimiz bir dünyada seyircinin gözü, kulağı ve kalbi olmaya soyunuyor.

Hiç şüphesiz ki, ataerkil sistemin yeniden üretilmesinde erkekler kadar ve hatta belki daha fazla o erkeklerin yetiştirilmesinde, sistemin kendini üretmesinde önemli rolü oynayan kadınların da hakkını vermek lazım, Atwood sisteme bir çeşit gönüllü gardiyanlık yapmış hemcinslerimizi de unutmuyor. Görünen o ki, erkekleri öldürmek sorunumuzu çözmeyecek, değişime önce kendimizden başlamak gerekecek.

 * Kabaca “Don’t let the bastards grind you down – “P*çkurularının seni öğütmesine izin verme, kendini (onlara) ezdirme” olarak çevrilebilecek, Latince kelimelerle pek de dilbilgisi kuralları gözetilmeden inşa edilmiş “Nolite te bastardes carborundorum” dizinin ruhunu da nefis özetliyor.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s