Baş eti diyeti #1

Yazı: Ferhat Can

Başlığı gördüğünüz andan itibaren “Baş eti diyeti hangisiydi yahu?” diye düşünmeye başladınız. Yeni bir diyet ve uygulaması çok basit: Bir hafta boyunca sadece kelle pa…

Yok yok merak etmeyin. Kelle paçadan  bahsetmiyorum ama isterseniz onu da yiyebilirsiniz.  Aslında biliyor musunuz? HER İSTEDİĞİNİZİ yiyebilirsiniz. Hatta yemelisiniz. Sadece kendi başınızın etini yemeyin yeter.

Diyetlere değişik bir bakış atma amaçlı bu yazıda hipotezimizi hemen kurarsak:

Her istediğini yemek işi görüldüğü üzere iki parçalı:

İstek + Yemek

Yani bunu yaparken iki noktada kontrol şansımız var.  İsteklerimizi kontrol edebiliriz. Yediklerimizi kontrol edebiliriz.

Günümüz diyetleri ilk kısmı boşverip:

İstek var + Yemek yasak

şeklindeki listelerle bu işi halletmeye çalışıyor. Bence bu çok yanlış ve siz de bunun farkındasınız. Çünkü diyetleri genelde kilo veremediğimiz için değil, mutsuz olduğumuz için bırakıyoruz. Neden mutsuz oluyoruz? İsteklerimizi elde edemediğimiz için.

Doğduğu anda ilk travmasını “açlığını fark ederek” yaşamış ve ilk mutluluğu “annesinin sütünü içerken” tatmış olan bizler, birilerinin elimize tutuşturduğu listeler ile bu “istekten” vazgeçemiyoruz.*

O zaman yememe kısmına şimdilik kısa bir ara verip yazının da odağı olacak “istek” kısmına dönelim.

Neden yemek yiyoruz ile başlarsak; esasında bu işin tüm amacı DNA’mızı bir sonraki nesle aktarmak.

Bunun için enerji (kalori) ihtiyacımız var. O enerjiyi de yediklerimizden elde ediyoruz. Eğer elde edemezsek başarısız olup yok oluyoruz. Elde edebilirsek kazanan tarafta yer alıyor, ödüllendiriliyoruz.

İşte “yemek yemek neden bu kadar güzel?” sorusunun cevabı da burada yatıyor. Çünkü bu bir ödül! Sadece başarılı olanın ulaşabileceği bir ödül.

Hem de ne başarı! Fotoğrafını çekip, tüm arkadaşlarınız ile paylaşmak isteyeceğiniz kadar büyük bir başarı. Evinizin duvarına astığınız diplomalarınız ve profil duvarınızdaki deniz mahsullü risotto fotoğrafları… Evrimsel açıdan -neredeyse- aynı öneme sahipler.

Peki madem yemek bu kadar büyük bir ödül, bu güzel şeyler neden bize zarar veriyor? Neden bu ödül yüzünden sağlık sorunlarıyla boğuşmak zorunda kalıyoruz?  Neden bu ödül yüzünden çirkinleşiyoruz?

Bu süreç en güçlü duygularımızdan birisi olan “korku” yüzünden bu noktaya geldi. İlk travmamız olan açlık, “aç kalma korkusu” olarak hala içimizde bir yerlerde yaşamayı sürdürüyor.

Hatta atalarımız dünyayı baştan aşağı bu korkuyu yenmek için şekillendirdiler. Etrafınızda gördüğünüz birçok şey aç kalmayalım diye bulundu ve aç kalmamamızı sağladığı için varlığını sürdürmeye devam ediyor.

Bundan 2000 yıl önce her evde bir “orak” varken artık özel bir fetişimiz yoksa orak kullanmıyoruz. Çünkü yerini kredi kartlarımız aldı. Topraktan çıkan buğday başaklarını orakla kesmek yerine, POS makinasından çıkan slipleri kredi kartlarımızla kesiyoruz. (Aradaki 2000 yıllık boşluk belgesel endüstrisinin konusu, hızlıca geçtim.)

İşte bu şekillendirme esnasında bazı predator davranışları gözlemliyoruz. Nasıl ki doğada predatatorler avın en güzel yerlerini yiyor ve gerisini leş olarak bırakıyor; bizler de doğada ne bulursak onun en güzel yerini çoğaltmayı öğrendik ve sadece bunları tüketmeye başladık.

Zaten içerdiği enerji yoğun ürünler nedeniyle nadir gözükmesi gereken meyve ağaçlarını çoğaltıp ve doğada zaten az olması gereken şekeri onu taşıyan bitkiden ayırıp, -hiç utanmadan- bu ikisini birleştiriyor, reçel yapıyoruz. Açlık korkusu ile bunları istifliyor ve raf raf reçel dizerek açlık korkumuzdan uzaklaşıp mutlu oluyoruz.

Marketten aldıklarınızı buzdolabına yerleştirdikten sonra, rengarenk ürünlerle dolu dolabın kapağı kapatırken hissettiğiniz ferahlamayı düşünün.

Yani “aç kalma korkusu” ile başlayan ve ödül mekanizmaları ile beslenen bu “istek” o kadar güçlü ki -kendimize zarar vereceğimizi bilsek dahi- bu korkudan kaçmak ve bu ödüle ulaşmak için yapmayacağımız şey yok.

Peki siz bu kadar güçlü bir isteğe nasıl karşı koymaya çalışıyorsunuz? Instagram’dan diyet indirerek?

Olmaz.

Mutsuz olursunuz. Gergin olursunuz. İmkan varken istediğini yiyememek bu kadar kolay değil.

Peki biz her sabah Özikizler Börek Fırını’ndan aldığımız 1,5 porsiyon patatesli böreği çayla gömerken, bazı ketojenik dukan çocukları bulletproof kahveleriyle kahvaltıyı nasıl geçiştirebiliyorlar?

Aramızdaki fark ne?

Bunlar da ikinci yazının konusu.

(*) Aslında hepsinden önce tek başına “var olmamızın” dahi ilk travmamız olduğunu söyleyen ekoller de mevcuttur.

3 thoughts

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s