Gana#3: Makongo’da Dünya Tuvalet Günü kutlamaları

Bu Gana’da, sahada geçen birkaç iş gününe dair bir yazıdır. 

///

Pazar gecesi çıktığımız yolda, 5 gün içinde 4 farklı yerde geceleyerek ve gece gündüz çalışarak kendimi iyice yordum. Öyle ki, döneli 1 gün oldu ve ben sanırım bunun 15 saatini uyuyarak geçirdim.

Yolculuğun büyük bölümü gerçekten yolda geçti, bir cipin içinde, neredeyse patika denebilecek bozuk yollarda hoplaya zıplaya… Gana’ya geldiğimden beri ilişkimizin birkaç basamak birden atladığı Kindle’ım, en azından hava kararana kadar bana eşlik etti. Portakal Kız’a yolda başladım, yolda bitirdim. Kitap, bir gülümseme yerleştirdi yüzüme. Sonra da aşağıdakileri karaladım.

Tamale’de dünkü toplantıdan sonra, engebeli yolların elverdiği en yüksek hızla, mis gibi bir günbatımında Makongo’ya ulaştık. Amacımız, uçlarından turnike yapılarak göle dönüştürülmesine rağmen herkesin hala nehir diye andığı Volta Gölü’nü geçmekti. Bunun için “platoon” denen feribota binerek önce Pru, oradan da Sene bölgesine doğru ilerleyecektik.

Hikayenin gerektirdiği üzere feribotu kaçırdık, ve bu “o zaman köprüden geçeriz Harem’e” ya da “körfezi dolaşıveririz canım” diye halledebileceğimiz bir durum değildi. Gölü geçememek, gölü geçtiğimizde bağlanacağımız yola karadan ulaşmak için 3,5 saat uzaklıktaki Tamale’ye geri dönmek, daha uzun bir yolu tekrar karadan gitmek, dolayısıyla neredeyse 8 saat kaybetmek demekti. O da, sürücümüzün uyuma payını hesaba katmazsak… Gölü geçmekte diretmek ise, ertesi sabah 09:30’da kalkacağı söylenen (çünkü Gana’da böyle şeyler ancak rivayet olabilir), feribota binmek üzere bir gece kaybetmek demekti.

Gana Pru Sene Makongo.png

Nehir kenarında, iş arkadaşlarım oranın yerlileriyle konuşup ne yapacağımızı kararlaştırmaya çalışırken ben gülmeye başladım. En son Eylül ayındaki gezimizde böyle olmuştu; kestirme yolu kullanmak için bizi telefonların ve dolayısıyla harita uygulamalarının çekmediği orman yollarına sokan (ve o bozuk yollarda saatte 30 km ile giderken, ana yolda olacağından çok daha fazla zaman kaybeden) şöför sayesinde aç karnına bir miktar daha sallanırken gülmeye başlamıştım böyle. Sinir bozan ve hatta çaresiz diye adlandırılabilecek durumlara karşı gülme refleksi geliştirdim farkında olmadan. Fotoğraf falan çektim. Güzel oldu fotoğraflar.

makongo kapak
Makongo (filtresiz)

Yakında, bitişiğinde çalışanlarının kaldığı ufak bir ev de olan bir klinik vardı, oraya gittik bizi misafir edip edemeyeceklerini sormak için. Benim dışımda herkes Ganalıydı ama bu, herkesin tanrı misafiri kabul edeceğini garantilemiyordu elbette. Hele de ortada, güvende tutulması gereken ilaçlar da varsa, sorumlu hemşirenin “ah benim kör merhametim yok mu, nasıl aldım seni o depodan içeri” trajedisinden kaçınmak istemesi çok doğaldı. Onlar ne yapacaklarını tartışadursunlar, bizimkiler de en yakın yerleşim alanına geri dönüp bir misafir evi arama seçeneğini mantıklı bulmaya başladı. Böylece sabah kalkıp, erkenden iskeleye (iskele dedimse, gölün kenarındaki herhangi bir alçak seviyeli, yanaşılabilecek kıyı parçası) gelebilir ve 09:30 feribotunu yakalayabilirdik. Bunlar konuşulurken ben yıldızlara bakıyordum. Mole Doğal Parkı ve Cape Coast sahiliyle beraber, Afrika’ya geldiğimden beri gördüğüm en yoğun, beni sarhoş eden yıldızlara… Orion takımyıldızının omzundaki Bellatrix’i buldum, bakıştık. Mutlu oldum.

Sonra hemşireye tuvaleti sordum, o da bana soruyla karşılık verdi:

_ Do you need a place for a wee-wee or is it the nature’s call?

(Küçük tuvalet için mi yer lazım, yoksa doğanın çağrısına mı uyacaksın?)

makongo tuvalet.JPGGüldüm. “Kardeş biz ona number 2 diyoruz turist olarak gittiğimiz yabancı ülkeler ve repliklerini ezberlediğimiz yabancı dizilerde” dedim, ama içimden. Dışarıdan sadece “we call it number two” duyuldu. Hemşire de güldü. Sonra bir kapıyı açtı ve bana, içinde bir gider dahil hiçbir delik bulunmayan bir odacık gösterdi. “Buraya mı?” dedim, “Buraya” dedi herhangi bir yeri işaret ederek, “you can squat here”. Ulan squat kim, ben kim; gören de spora başladım zannedecek… Neyse, böylece, 19 Kasım 2015 Dünya Tuvalet Günü’nde alaturka tuvaletin dahi ne büyük bir nimet sayılabileceğini düşünerek, paçamdaki ıslaklığı görmezden gelmeye çalıştım.

Sonuç olarak, yaklaşık 30-40 dakikalık mesafedeki Salaga adlı yere (köy? kasaba? bucak?) geri dönüp kendimize kalacak bir yer bulduk. Yemek bulamadık ama; bir adet karpuz bastırdı açlığımızı. Bir duş, biraz ekip arkadaşlarımla sohbet. Misler gibi uyuduk, ertesi gün nedeni belirsiz kaşıntılarla uyanmak (pikelerin günahını almak istemem ama durum bu) ve önceki gün vardığımız iskeleyi sabahın erken saatlerinde tekrar görmek üzere… Sonrası da, harmattanın kuru rüzgarları, yeni keşfettiğim şarkılar eşliğinde bir feribot yolculuğu ve sahadaki son gün, remember remember the twentieth of November.

remember

Yolda pazar görünce satın alınıveren yavru keçiler ve onlara çok benzeyen dev yerelmaları. Dev yerelmaları ve dev yapraklar.

Devler ülkesindeyim adeta. Dev yorgunluklar ve plansızlıklar ve de dev gökyüzleri ve ormanlar ülkesinde.

(Kasım 2015, Gana)

Fotoğraflar bana aittir. Instagram: @bellatrixbegins

Serinin diğer yazıları için tık tık: Gana#1, Gana#2

Yazar: bellatrixbegins

twitter, instagram: @bellatrixbegins kişisel blog: www.bellatrixbegins.blogspot.com Daha ne diyem, Mahmut mu diyem? (DEDİ)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s