Eylül’de ne izlesek

Havalar soğuyup uluslararası festivaller hız kazandıkça film sezonu da canlanmaya başladı. 1 Eylül’deki vizyon programı, belki bayrama denk gelmesinden dolayı pek sıkıcı; türlü çeşit silahlı adamlar, birtakım korkunçlu hikayeler falan, pek tarzım değil. Meraklısının ilgisine mazhar olacaktır muhtemelen, beni ilgilendirmez. Siz de pek ilginç bir şey bulamıyorsanız, bayramdan kalan Eylül ayına programı tamamlayarak başlayabilirsiniz.

lamant_double_xlg.jpgGelelim ikinci haftaya… Fransız sinemasının haşarı ve çalışkan çocuğu François Ozon’un son Cannes çıkartması L’amant double, Tutku Oyunu adı ve Başka Sinema etiketiyle vizyona giriyor. Büyük tezahüratlarla karşılanmamış olmasına bakmaksızın Ozon sinemasına kendinizi bırakabilirsiniz. Serin sinema salonunda tatlı Fransız burjuvalıklara takılmak, bu arada hafif hafif gerilmek, sonrasında bir şişe Rosé paylaşmak için iyi bir bahane olabilir L’amant Double. Şahsen hayatımda Ozon filmine harcadığım zamana acımadım, bundan da umutluyum.

Üçüncü hafta, kalabalık vizyonda benim ilgimi çeken iki iş var, biri pek sanatsal, Avrupa kıtasından yarışmaya katılıyor. Train of Life, Le concert (Aman, A Late Quartet ile karıştırılmasın) ve az bilinen ama kendine ait minik, tutkulu bir hayran kitlesi olan Va, vis et deviens ile tanınan yazar ve yönetmen Radu Mihaileanu’nun yeni filmi, The History of Love bir yıl kadar gecikmeyle, Bir Film sayesinde vizyona giriyor olacak. Eski usul, naif bir melodram vaat eden filmin kadrosunda eski kurtlar Derek Jacobi ve Elliot Gould’un yanında İngiliz gülü Gemma Atterton var. Haftanın asıl gürültü yaratacak filmi ise çocukluğu seksenlerde geçip de yolu Stephen King ile kesişmiş neslin büyük bölümünde coulrophobia’ya sebep olan It‘in türün hayranları tarafından hevesle beklenen beyazperde uyarlaması olacak. True Detective ile yeteneğine yaraşır bir hayran kitlesi elde etmiş olan Cary Fukunaga’nın uyarlayacağı duyrulduğunda internette bir heyecan dalgası yaratan It‘ten Fukunaga’nın “yaratıcı farklılılar”ı işaret ederek ayrılması heyecan dalgasının her cenahtan sinefil yerine korku türünün koşulsuz hayranlarıyla sınırlanmasını beraberinde getirmiş olabilir. Aman ne gam! Kendileri hayli kalabalık bir grup, ve It hakkında hayli hevesliler. Netflix’in Stranger Things ile test ettiği seksenli yılların fantastik canavarlı banliyö cehennemine ve ergenliğin kıyısındaki erkek çocukların kabuslarına, bu sefer Skarsgård klanının en genç üyesi Bill Skarsgård’ın canlandırdığı Pennywise sponsorluğunda misafir oluyoruz.

Dördüncü hafta vizyonunda Polonyalı kadın yönetmen Agnieszka Holland’ın intikam polisiyesi İz (Pokot) var. Sinemada şiddet, özellikle de hayvanlara uygulanan şiddeti görmeye dayanamayanları tenzih ederken diğer sinemaseverler bu sert ve cesur filme ihtiyacı olan ilgiyi gösterir diye umut ediyorum. Kara mizah ile feminist bir fabl arasında gidip gelen tonuyla pek özel bir film İz. 2017 Berlin Film Festivali’nde Avrupalı seyircisiyle buluşmuş, Holland’ın yaşına hürmetten olsa gerek, geçtiğimiz yıl İstanbul Film Festivali’nde “Yıllara Meydan Okuyanlar” bölümünde gösterilmişti. Atlantik’in öte yakasındaki seyirciyle New York Film Festivali programında buluşmadan hemen önce bizlerle.

Gelelim son haftaya…

Geçen ay Soderbergh’in yeni filmi sinema salonlarında arz-ı endam etmiş, sinemaya muhabbeti doksanlarda başlamış izleyiciye hoş bir sürpriz olmuştu. Soderbergh gibi doksanlı yılların en heyecan verici isimlerinden birinin, bağımsız sinemayı dönüştürerek çıktığı yolculukta ticari başarıyı da yakalamış olan Darren Aronofsky’nin son marifeti mother!, kendisinin son başyapıtı Black Swan’in izinden gittiğini işaret eden fragmanı ile geçen ay yüreğimizi ağzımıza getirmişti.

İki filmin afişleri arasındaki tedirgin edici benzerlik, Black Swan’in pek güzel kotardığı suret & öz meselelerine ve kadınların peşlerini bırakmayan performans endişelerine mi işaret eder, yoksa fragmanın vaat ettiği gibi hikaye Rosemary’nin Bebeği’nin peşinden mi gider gibi sorular uykularımızı kaçırırken pazarlama departmanı tabii ki boş durmadı. Filmin basınla paylaşılan üçüncü posteri skoru Polanski’ye avantaj kazandıracak şekilde değiştirdi.

İhtimaldir ki hakkında çok konuşulacak, sürprizli hikayesi her nevi sosyal platformda delik deşik edilecek bir iş gibi görünüyor mother!. İlk haftasında izlenilecek, izlenilemediyse sosyal medyadan uzak durulacak filmlerden. Hem de, şanslı mıyız neyiz, if! falan beklemeden, sezon daha ısınmadan bizlerle. Venedik Film Festivali’nde yuhalanmış olması yönetmenin kolay yolu seçmediğini gösterir bir itibar nişanesi mi, yoksa izlemek üzere olduğumuz film başlı başına bir rezillik mi, çok yakında öğreneceğiz.

Aronofsky’nin porselen yüzlü kadınlara ve onların arazlarına karşı beslediği, hadi artık kabul edelim, marazi muhabbetten ayrıca bahsedelim.

İyi seyirler dilerim.

2 thoughts

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s