#filmekimdebaslar

filmekimi2017

Şehr-i İstanbul’un gördüğü en kompakt ve en güçlü film festivali, film sezonunun en büyük müjdecisi FilmEkimi, 29 Eylül-8 Ekim tarihleri arasında İstanbul’da, hemen ardından da, muhtemelen tadımlık bir seçkiyle canım yurdumun başka birtakım şehirlerinde seyircisiyle buluşacak. Son birkaç yıldır Cannes seçkisine erişimimizi sağlamasıyla bile Türkiye’de yaşayan sinefillerin gözbebeği olan FilmEkimi bu yıl da geleneği bozmadı, bilet için birbirimizin gözünü oyacağımız bir seri film duyurdu. Buyurun bakalım kimler, kimler geliyormuş.

Mesela, Force Majeure ile birkaç yıl önce, yine FilmEkimi’nde bizi kendine hayran bırakan lakin Oscar’ın radarının dışında kalan Ruben Östlund’un bu yıl Cannes’da turnayı gözünden vurup Palme d’Or’a uzanmasının müsebbibi The Square. Adı, dümdüz satirik tonu ve uzun süresinden dolayı olsa gerek, sıklıkla geçen senenin Cannes mağduru & gönüllerin prens(es)i Toni Erdmann’la beraber anılıyor, hiç fena referans değil. Tadımlık fragmandan bile kendimizi hazırlayamayacağımız bir seyirlik vaadi The Square. İhtimaldir ki biletleri rekor hızla bitecek. Lütfen metin olalım, Lale Kart sahibi arkadaşlarımıza saldırmayalım. 365 gün film festivali vaadiyle kalbimizi çalan Başka Sinema, The Square‘i Kasım ayında seyircisiyle buluşturacak gibi görünüyor, biz de Box Office Türkiye‘nin yalancısıyız. İsterseniz yanına Guillermo del Toro imzalı Shape of Water‘ı koyup yüksek doz sinizmi masalsı bir aşk hikayesi ile tedavi etmeyi deneyebilir, bu arada yılın festival hasadının kaymağını yiyebilirsiniz. Shape of Water ihtimaldir ki Oscar sezonunda da adını çok duyacağımız işlerden, merakınız varsa erken bir Oscar sezonu açılışı da olur.

Cannes’dan Büyük Ödül’lü ve Queer Palm’lı 120 battements par minute doksanlı yılların başında, AIDS’le savaşın hala aktivizm sayıldığı karanlık bir dönemde geçen bir bireysel ve toplumsal uyanış hikayesi olarak selamlandı Cannes’da. Festivalde kaçırırsak da Başka Sinema etiketiyle 1 Aralık’ta, sadece seçkin sinemalarda. Yanına bir diğer LGBTIQ filmi, Melbourne Film Festivali’nden Halkın Seçimi ödüllü Call Me By Your Name‘i koyabilir, seksenli yıllara kadar gidebilirsiniz. I Am Love ve A Bigger Splash’ten bilip sevdiğimiz Luca Guadagnino’un bütün duyulara seslenen sineması bir kez daha, bir cinsel uyanış ve baştan çıkarma hikayesini perdeye taşıyor ve seyirciye Akdenizli bir esriklik vaat ediyor. Davete icabet etmek size kalmış.

FilmEkimi’nin bir diğer ağır topu, Sophia Coppola’nın Cannes’da en iyi yönetmen ödülünü almasının müsebbibi The Beguiled, Amerikan İç Savaşı yıllarında bir okulda kapalı kalan bir grup kadın ve yaralı bir askerin aralarına katılmasıyla sarsılan dünyalarını perdeye taşıyor. Clint Eastwood ve Geraldine Page’li 1971 yapımı The Beguiled‘ın yeniden çevriminden çok kitabın yeni bir uyarlaması kendisi. Irk konusundaki duruşu konusunda hayli eleştirilen filmin ayrıcalıklı beyazlar dünyasından bildirip bildirmediğini görmek için izlemek boynumuzun borcu. Hem içinde kızkardeşlik, fırfırlı yakalar ve şiddetli birtakım duygular var. Festivalin Nicole Kidman & Colin Farrell’lı ilk filmi.

Norveç sinemasının yüzakı Joachim Trier’in yeni marifeti, genç bir kızın kendi bedenini keşfinin sembolik ve azıcık doğaüstü hikayesi, hem de Norveç’in bu seneki Oscar aday adayı Thelma, tam da FilmEkimi’ne yaraşır filmlerden. Kaçırsam üzülürüm. Bir diğer Oscar aday adayı ise yarışmaya Almanya’dan katılıyor, Türk asıllı Almanyalı yönetmen Fatih Akın’ın son Cannes çıkartması, başrol oyuncusu Diane Kruger’a Cannes’da en iyi kadın oyuncu ödülü getirmiş olan In the Fade.  Hayır, Ayla festivalde gösterilmiyor.

Amerikan sinemasının iyi  bir yıl geçirdiği Cannes’ın sürpriz hitlerinden biri de Robert Pattinson’ın başrolünde olduğu “zamana karşı yarış” filmi Good Time. Pattinson’ın adının en iyi erkek oyuncu ödülüne yakın isimler arasında dile getirilmesinin müsebbibi olan Good Time risk almaktan çekinmeyen genç yönetmenler, kendileri gibi bir film yıldızı ile biraraya geldiğinde ne olacağının da yanıtı. Bilet bulması zor olursa metin olunuz, kendisi Bir Film etiketiyle ve “Soygun” şeklinde Türkçeleştirilmiş ismiyle 20 Ekim’de yurdum sinemalarında. Cannes’da başrol oyuncusu Joaquin Phoenix’e En İyi Erkek Oyuncusu ödülü getiren You Were Never Really Here, ise Amerikan sinemasının en özgün seslerinden birinin, “We Need to Talk about Kevin” ile bir neslin aile planlamasına katkıda bulunmuş, insan ruhunun karanlık uçurumları hakkında anlattığı hikayelerle kendini kanıtlamış bir yazar-yönetmen olan Lynne Ramsay’nin yine şiddet çemberinden geçen karanlık bir hikayesi. Cannes’da son ana kadar en iyi yönetmen için adı anılmış filmin Erkek Oyuncu ödülü, belki de teselli ikramiyesi. Neyse, hep birlikte izleyip göreceğiz.

Biri Cannes’dan diğeri Venedik’ten En İyi Senaryo ödüllü iki film, sırasıyla The Killing of a Sacred Deer  ve Three Billboards Outside Ebbing, Missouri programın tescilli senaryosunu yetenekli yönetmen & akla zarar oyuncu kadrosuyla birleştirmiş, neredeyse garantili biletleri. Ben ilkini afişine, fragmanına ve pek tabii yönetmeni Lanthimos ile kısıtlı hukukumuza dayanarak karanlık ve kötücül olacağını tahmin ettiğim atmosferinin, ikincisini de izlemelere doyamadığım başrol oyuncusu Frances McDormand’ın hatrına kaçırmamak niyetindeyim. The Killing of a Sacred Deer‘ın içinde Nicole Kidman ve Colin Farrel’in de olduğu (evet, bu ikincisi) oyuncu kadrosu Three Billboards Outside Ebbing, Missouri’nin de yardımcı bir rolde parlayan Sam Rockwell ile anıldığından bahsetmeden geçmemiş olayım. Three Billboards Outside Ebbing, Missouri için şimdilik tek seçeneğimiz festival gibi, ancak The Killing of a Sacred Deer‘ın vizyon tarihi 17 Kasım gibi görünüyor. Yanlarına Berlin’den en iyi senaryo ödüllü A Fantastic Woman‘ı da ekleyelim. Adeta yazarlık atölyesi gibi festival, evet.

Yeter mi? Yetmez, ama evet.

Morrissey’in gençliğini izleyeceğimiz England is Mine Brit Rock sevenlerin, Let Me Get What I Want ile büyüyenlerin, Jean Luc Godard’ın gönül meselelerine odaklanan Le Redoutable sinefillerin radarından kaçmayacaktır muhtemelen. Benim sözüm sporsever kardeşlerime. Sen, tenis-sever kardeşim! Bu yıl FilmEkimi’nde bir değil, tam iki tenis filmi olduğunu biliyor muydun? İlkiyle seksenlere uzanıyoruz, Borg/McEnroe maçında tarafımızı seçiyoruz. Diğeri biraz daha karışık bir mevzu. Fırsat ve gelir eşitliğinin bu kadar net bir şekilde talep edilmeyen haklar olduğu zamanlardan kalma bir davanın, bir meydan okumanın, 1973 yılında dünyayı değiştirmek için sahaya çıkan Billy Jean King’in Bobby Riggs ile rekabetinin hikayesi. İzleyen Amerikalı pek çok eleştirmenin, filmin merkezindeki mücadelenin Clinton / Trump mücadelesine benzerliğine dikkat çektiği Battle of Sexes,  bir yandan da ve maalesef ki çok güncel ve çok taze.

Bir de yaşam sevincinizi söndürmek üzere yola çıkanlar var. Zvyagintsev usta, Cannes’da Jüri Özel ödülünü almış işi, evlatlarını öldürerek seven (!) bir devletin alegorisi Loveless ile, Haneke ise son rahatsız seyirliği Happy End ile bizlerle. Fanatik Haneke hayranlarını tenzih ederek, Happy End’in FilmEkimi’nin hemen ertesinde (Başka Sinema – 13 Ekim) vizyona gireceğini hatırlatalım, zaten sıkışık olan program daha da sıkışmasın.

Gelelim festival olmasa yolu bizim buralara pek düşmeyecek olanlara.

Fransız sinemasının iki büyük ismini, Claire Denis ve Juliette Binonche’u bir araya getiren Un Beau Soleil Intérieur; Headless Woman’dan beri bizi üzmeyen Lucrecia Martel imzalı Zama; Sally Potter’ın parçası olmadığımıza üzüleceğimiz oyuncu kadrosuyla eğlendiği siyah beyaz vodvili The Party ve yaşından büyük enerjisiyle sonsuza kadar yaşasın istediğimiz Agnes Varda’nın Fransız sokak sanatçısı JR ile ortak projesi Mekanlar ve Yüzler, keşke festivalde izleyebilsem dediğim, kadın yönetmen elinden çıkmış işler.

Bahsetmesek olmayacak bir de diğerleri var; Tony Gatlif’in yolunu İstanbul’a düşüren, İstiklal’in en müstesna seslerinden Cümbüş Cemaat ile de şenlenen Djam; Venedik ve Toronto’da taze görücüye çıkmış, savaş karşıtı “Orta Doğu kimin oğlu” filmi Foxtrot; Bruno Dumont imzalı, Jean D’Arc’ın  çocukluk yıllarına odaklanan müzikal Jeanette ve fragmanıyla ve başrol oyuncusu Harry Dean Staton ile doksanlı yıllarda Amerikan Bağımsız Sinemasının pek iyi kotardığı hikayeleri çağrıştıran Lucky, son bir film seçmek isteyenlere seçenekler.

Darren Aronofsky imzalı mother!‘ı ne kadar merak ettiğimizden şurada bahsetmiştik zaten, vizyon tarihinden bir gün önce FilmEkimi’nin açılışını yapacağını ve 2015’te Baskın’la Toronto’yu sallayan Can Evrenol’un yeni filmi Housewifeın festival programında olduğunu da müjdeleyelim. Meraklısına.

Neyi izlesek diğer filmde aklımızın kalacağı neredeyse kesin gibi. Program yapmak için gireceğiniz yıpratıcı süreçte hepinize başarılar diliyor, kendinizi ve özellikle Lale Kart sahibi arkadaşlarınızı fazla hırpalamamızı temenni ediyorum.

FilmEkimi’nin biletleri ile alakalı detayları şurada; tam programı burada bulabilirsiniz.

Belki filmden filme koşarken karşılaşırız bile. İyi seyirler herkese.

*Fotoğraflar FilmEkimi sitesinden, posterler IMPAwards’tan.

3 thoughts

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s