Beyoğlu, Yapı Kredi Yayınları ve hatırlattıkları…

Mahmut Ailesi olarak Yapı Kredi Yayınları’nın dönüşüne kadeh kaldırıyor ve İlhan Koman’ın Akdeniz’iyle Beyoğlu’na yaptığı jeste, anılarımızla karşılık veriyoruz…

YKY Kitabevi
YKY Kitabevi

silgihanım: Balığın Esir Düştüğü Yer / Cem Akaş

Olgunluk Çağı Üçlemesi’nin bir numarası, tüm külliyatını okuduğum Cem Akaş’ın kitapları arasında en sevdiğim olmasa da, nedense 16 senedir döne döne okuduğum tek kitabı oldu. Bu kitapla tanışana kadar okuduğum Cem Akaş yazılarına da, okuduğum her kitaba olduğu gibi, “acaba yazar kendini bu kitabın hangi karakterine iliştirip, ince ince kendinden bahsetmiştir” muamelesini yapmıştım. Tanımadığın birini yazdıklarıyla ete kemiğe kurgulamak en eğlenceli oyunlardandır ne de olsa. Balığın Esir Düştüğü Yer’de ise hiçbir zaman emin olamadım Cem Akaş’ın nerede saklı olduğundan; Simu mu, Hökl mü, Ebrino mu, İsta mı, yoksa Dubl’ün bütünü mü… Belki de o yüzden hâlâ merak uyandırıyor bende (yalnızca okuduktan sonra ne düşüneceğiyle gerçekten ilgilendiğim kişilere hediye ettiğim) bu kitap; merakımızı ve ilgimizi canlı tutan şeylerin her zaman en beğendiğimiz ve/veya sevgiyle bağlandıklarımız olmadığını hatırlattığından.

Kalp Coşkusu bölümü
Kalp Coşkusu bölümü

deryik: Matilda / Roald Dahl

1993-94 yılları olmalı. Diğer kitaplardan dar, Mon Ami pastel boyalarının en sevdiğim sarısı renginde bir kapak. Üstünde bir yığın kitabın üstüne oturan minicik bir kız. Kitabı sırf dikkatimi çektiği için seçmiştim. YKY’nin aslına uygun bu tasarımını çok severim; beyaz bir kapak bu ufak kıza haksızlık olurdu bence. Matilda’nın o istemeden göze batan hali gibi, bu kitap da şekli ve rengiyle hep parladı diğer kitaplarımın arasında. Matilda’yı sadece çocukken değil, 20 yıl boyunca defalarca okudum; en son birkaç sene önce bir Ankara tatilimde mesela. Kapağı katlama izleri dolu, bazı sayfalara meyve suyu damlamış. Bazılarına kurşun kalemle bir şeyler yazıp sonra usulca silmişim, izi duruyor. İlkokul boyunca tıfıl ve bolca kitap okuyan bir çocuktum ben. Pippi, Yeşil Evdeki Anne gibi kızıl saçlı, loud & proud, hiperaktif, maceracı ve daima güçlü kız çocuklarını büyük bir heyecanla okusam da Matilda’nın yeri başkaydı. Gözlerimle bir şeyler devirmeyi hiç denemedim; ama Anadolu Liseleri sınavı gibi bir kabusa hazırlanırken veya İstanbul’dan Ankara’ya taşındıktan sonra yeni öğretmenimden nefret ederken, Mrs Trunchbull’un başına gelenlere gülmek hep iyi geldi. Sonradan okuduğum hiçbir Roald Dahl kitabı da bu biricik arkadaşımın yerini tutamadı.

Müze Katı
Müze Katı

ozanako: Kafamda Bir Tuhaflık / Orhan Pamuk

Çok kısa anlatmaya çalışacağım, umarım başarabilirim. Her sabah 06:32 treniyle Eindhoven’dan Rotterdam’a gittiğim, o çok mutsuz olduğum, karamsarlıktan bir gün kalp krizi geçireceğimi zannettiğim zamanlarda okudum bu romanı. Mevlut’un gerçekten çok iyi biri olduğuna gönülden inandım, seneler önce terk ettiğim İstanbul’un, çok kısa sürede,  ne kadar da vahşice değiştiğini gördüm bu roman sayesinde. Bilmiyor değildim ama çok sevdiğim, kanımın ısındığı bir adamın gözünden ve dilinden bunu hatırlamak beni kendime getirdi. Karanlığın ortasında hareket eden tren sesi, uykusuzluğum, mutsuzluğum, yorgun bedenim ve ama her satırını okurkenki heyecanım bu romandan bana kalan. Mevlut de belki benim gibi başka bi yerlere giderdi, belki başka bir hayat kurardı. Yüzü gözümün önünde, benim hayal ettiğim yüzü.Kütüphanemin en güzel yerinde durur, ben de ona her seferinde şefkatle bakarım.

Ali Cabbar - Savaş - Ti Borusu War - Bugle Call (1956-2010)
Ali Cabbar, Savaş Ti Borusu War, Bugle Call

bernavin: Hoşçakal Berlin / Christopher Isherwood

Eve gitmek üzere Asmalı’daki ajanstan çıkıyorum, yerlerde yer yer ucuz granit, çokça asfalt. Her seferinde olduğu gibi yine içimden söyleniyorum. Henüz Odakule’nin önüne gelmemişim ki yağmur bastırıyor. İlkbahar yağmuru değil sanki tufan. O granitlerden bazıları da bastığınızda su fışkırtanlardan, basıyorum, sürpriz, ayağımın içine su doluyor! Herkes bir yerlere kaçışıyor. Meydana kadar yürüyemeyeceğimi anlayıp hemen sağımdaki YKY binasına dalıyorum.. Ya da soldaki simitçiye girerdim ama orası çoktan dolmuş. Afet zamanları böyle yerlere yarıyor. Bir de kebapçı var ama yok canım daha neler… Zaten o kebapçı da bir sebepten ötürü kara listemizde. Tıpkı ünlü Maraş dondurmacısı ve meydandaki ıslak hamburgerci gibi. Basmamamız gereken kaldırım taşları, girmememiz gereken dükkanlar var. İşin kötüsü her ikisinin de sayısı her geçen gün artıyor. Neyse ki YKY kurtarılmış bölge gibi. Saçımdan, kıyafetimden akan damlalarla kitapları ıslatmaya çekinerek rafların arasında ilerliyorum, derin bir nefes alıyorum. Christopher Isherwood’un kitabını görüyorum, Hoşça Kal Berlin. Arka kapağını okuyorum, Isherwood, Hitler’in iktidara gelmesiyle terk etmek zorunda kaldığı Berlin’i anlatıyormuş. O gün başka kitaplar da alıyorum ama aklımda kalan Hoşça Kal Berlin. Öyle tanıdık ki. İstanbul’dan gitmeden önce okuduğum son kitapmış meğer…

Yapı Kredi Kültür Sanat Binası Dış Cephe
Yapı Kredi Kültür Sanat Binası Dış Cephe

axolotl: Balina Nasıl Balina Oldu / Ted Hughes

Çocukken ailemle yaptığımız İstanbul ziyaretlerinin en nefes kesici kısmı şüphesiz İstiklal Cadde’sini turlama kısmıydı. Uğramadan olmayacak tek yer ise Yapı Kredi Yayınları’nın dükkanıydı. En unutamadığım seferimiz hala en sevdiğim kitaplardan biri olan Doğan Kardeş Kitaplığı serisinden Ted Hughes’un Balina Nasıl Balina Oldu? isimli öykü toplamasıydı. Her yaştan insanı güldürecek bir komedi Ted Hughes’un şiirsel diliyle birleşince hiç unutulmayacak bir eser çıkmıştı ortaya. Böylece ileryeyen yaşlarda Hughes’un eşi Sylvia Plath’e çektirdiklerini öğrenmeme rağmen kendisine karşı bir yumuşak noktam olması sağlanmış oldu.

Erol Akyavaş - Bosnadaki Etnik Temizliğe Ağıt - (1915-1999)
Erol Akyavaş – Bosnadaki Etnik Temizliğe Ağıt – (1915-1999)

zapbeeblebrox42: Semerkant / Amin Maalouf

Yaklaşık iki sene önce, ilk buluşmalarımızdan biri. Kışa çalan bir sonbahar soğuğu var. Biraz dolandıktan sonra ısınmak için kendimizi bir kitapçıya atıyoruz. Birden aklına bir şey düşüyor; hareketleri hızlanıyor. Sonunda, omzu düşük, ikna oluyor aradığı kitabın orada olmadığına. Aradığının ne olduğunu öğrenince kafamda şimşek çakıyor:

“Az ileride Yapı Kredi Yayınları’nın kendi kitabevi var. Orada kesin vardır!”

Bir kitapçıdan diğerine yollanıyoruz. Kadıköy’deki minik YKY’de kitabı hızlıca buluyorum. Muzaffer bir edayla kitabı teslim ettikten sonra, her defasında yaptığım gibi çocuk kitaplarının arasında kayboluyorum. O, çoktan ödemeyi yapmış; beni bekliyor. Yanına gidince kitabı bana uzatıyor:

“Bu kitap, benim en sevdiğim kitaplardan biri. Sen de oku istedim.”

Mutluluktan yüzümde varlığından bile haberdar olmadığım kaslar kasılıyor. “Seni seviyorum” cümlesinden katbekat daha önemli bu hediye benim için. Bir yandan kitabın ilk sayfasını açıp uzatırken;”O zaman içine bir not yaz!” diyorum heyecanla ve o anda ilk sayfadaki notu fark ediyorum.

3. Selim'in Müzik Defteri
3. Selim’in Müzik Defteri

bellatrixbegins: Mavi Saçlı Kız / Burçak Çerezcioğlu

Okuduğum kitaplara tarih atmadan önce bitirdiğim, hatta bazı yerlerini birkaç kez okuduğum bir kitaptı Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Mavi Saçlı Kız… İpek Ongun’un aynı dönemde popüler olan Bir Genç Kızın Gizli Defteri’nin aksine, gerçek bir genç kızın, Burçak Çerezcioğlu’nun gizli defteriydi. İçine Burçak ve ailesinin çeşitli fotoğraflarının, mektuplarının ve ailesinin onun için yazdığı şiirlerin de bulunduğu bir anı koleksiyonu. Burçak Çerezcioğlu uzun süre mücadele ettiği lösemiye yenik düşerek, 16. doğum gününden birkaç gün önce vefat etmişti ve günlüğü ailesi tarafından yayınlandı. Buram buram kurgu kokan Serra’nın on kitap boyunca senaryo tarzında yakınmalarının çok dışındaydı bu kızın yazdıkları, gerçekçi ve son derece samimiydi. 12-13 yaşlarındayken bir nevi abla gibi gelmişti Burçak bana, sonucunu bildiğim bu hayatı giderek büyüyen bir heyecan ve anlamsız bir inkar duygusuyla okumuştum. Artık iyileşti diye düşündüklerinde, bu bir mucize diye sevindiklerinde ben de mutlu olmuştum. Yeterince inanırsam Burçak ölmeyecekmiş gibi… Babası, tiyatrocu Mehmet Çerezcioğlu’nun yazdığı bir şiir hala aklımda. Bu kitabı okuduğum yaşlarda acının bu kadar net anlatılabilmesi beni çok etkilemişti çünkü.

“dağınık bir odada,

yaşanmışlık vardır,

ben düzeni severdim,

al işte…”

Belki bir daha baştan sona okumayacağım halde kitaplığımdan çıkarmayı hiç düşünmediğim Mavi Saçlı Kız’ı arada bir elime alıp karıştırıyorum. Faniliği hatırlatıyor bana.

Kütüphane – Kozmik Işınlar Bölümü
Kütüphane – Kozmik Işınlar Bölümü

yinemimerve: Yapı Kredi’nin artık basmadığı kitaplar

1- Seneler evvel, nerede duydum da aldım hatırlamıyorum. Tomris Uyar’ın Gündökümü 1 adlı kitabını almışım, nasıl mutluyum okurken, nasıl seviyorum O’nun günlük hâllerini. Yerleri sildikten sonra kendine bir Martini hazırlamasını, bazı akşamlar cümbür cemaat Rumelihisarı’nda bir balıkçıya gitmelerini, edebi kişiliğiyle ev hanımlığının yan yana, iç içe olmasını… Bunu abartarak, şikayet ederek, kendini överek değil de, öyle kendiliğinden anlatmasını. Kitabın ismi Gündökümü 1 ise, demek ki 2.’si de var. Ne var ki nereye baktıysam bulamıyorum, artık basılmıyor diyorlar. Çok sevdiğim bir arkadaşımın senelerce bana gönderdiği mektupları okuyamadan kaybetmiş gibiyim. Neyse ki yardımıma nadirkitap.com yetişiyor. Gündökümü 2 bugün bende. 1.’sinin yanında taş gibi duruyor.

2- İstanbul’un bayram günleri sakin, arkadaşlarımın hepsi şehir dışında, yapacak pek bir şey yok. Kalkayım da birkaç sahaf gezeyim dedim, Aydın Boysan’dan İstanbul’un Kuytu Köşeleri avına çıkmışım meğer. Yapı Kredi Yayınları artık basmıyor-muş. 4 sahaf gezdikten sonra, daha fazla test kitabı, KPSS soru bankası, motorlu taşıtlar sınavı kitapçığı görmek istemediğimden emin olup, kendi evimin kuytu köşelerine çekiliveriyorum. Nadirkitap o gün de yardımıma yetişiyor, kitap Ankara’dan bir sahaftan bana gönderiliyor. Aydın Boysan tatlı tatlı anlatıyor.

3- Donizetti Paşa yazısına ilham olan kitabı okurken, yazarın dilini ve anlattıklarını pek sevmiş, başka kitapları var mı diye bakarken, Kayıp Seslerin İzinde’ye rast gelmiştim. Yayınevi yine Yapı Kredi Yayınları, ne güzel! Bu sefer uslandım, artık sahaf gibi olmayan sahaflarda nostalji aramak yerine girdiğim o websitesini biliyorsunuz. Aradığım kitap Ankara’da bir sahafta yine… Canım Ankara, Canım Yapı Kredi Yayınları.

Mihri Müşfik, Otoportre -1920
Mihri Müşfik, Otoportre

simitagaci: Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler / İtalio Calvino

Yapı Kredi binası benim için hiç tereddütsüz İstiklal’in en çirkin binalarından biriydi. Devasa beton kütlesi, nereden bakarsam bakayım gözümü tırmalardı hep. Sevgili Haluk’u her ziyarete gidişimde “bu nasıl bina böyle” diye de söylenir dururdum zaten. Ama işte o karaktersiz, ruhsuz yapı, hayatıma dokunan duraklardan biri oldu. İstiklal’i öylesine turlarken, öğlen molasında fazladan bir 15 dakikanız varken, akşam çayına simit almaya çıkmışken, iş bittiğinde canınız hemen eve gitmek istemiyorken, bir buluşma öncesi erken gelen siz olmuşken, acaba bu kez ne hediye etsem diye düşünüyorken, yağmurdan kaçarken, güneşten bunalmışken, içiniz şişmişken yahut göğsünüzden yükselen güm, güm, güm seslerini biraz olsun bastırmaya çalışırken ve daha bir dolu anlamlı, anlamsız gerekçeniz varken… Sokaktan adımınızı attığınız anda sığınabileceğiniz bir yayınevinin olması ve edebiyat dünyasıyla aranızdaki tek mesafenin sadece o eşikten ibaret olması, insanın sahip olabileceği en güzel lükslerden biriymiş.

O eşik benim için Türk edebiyatına adım atma eşiğiydi aynı zamanda. Çok sevdiğim yazarların yüzleriyle tanışma eşiği. Oktay Rifat’ın gülüşüyle Nazım Hikmet’in gülüşü arasındaki benzerliği keşfetme; kucağında kedisi, boynunda asılı fotoğraf makinesiyle Tanpınar’ı o fotoğraf karelerinden alıp sonsuza dek sarılma eşiği. Tezer’in omzuna şefkat dolu bir öpücük kondurup bir cigara da ben yakayım da Edip’e, Cemal’e eşlik edeyim eşiği. Sabahattin Ali’nin bıyıklı mı bıyıksız mı daha yakışıklı olduğuna karar verememe, iki romanıyla hayatımızı bitiren Yusuf Atılgan’ın tatlı sert tebessümünde bir mana bulma eşiği. Ece Ayhan’ın güneş gözlükleriyle ciddiyete bürünme, Haldun Taner’i görünce birden gevşeyip gülümseme eşiği. Sait Faik’in kolları kıvrılmış gömleklerini, Superga çağrışımlı spor ayakkabılarını, başından eksik etmediği şapkasını hep sevme ve bir fötr şapkanın istisnasız tüm edebiyatçılara ne kadar çok yakıştığını fark etme eşiği.

O eşik bir Behçet Necatigil, bir Roza Hakmen, bir Kamuran Şipal çevirisi neden kıymetlidir, anlama eşiğiydi ayrıca.  Çevirmenine bakıp bir kitabı alma, sırf bunun için o kitabı daha çok sevme eşiği. Dünya edebiyatına ise hiç girmeyeyim; bir bu kadarını da onun için anlatabilirim, siz anlattığımı varsayın.

Hiç bıkmadan arkadaşlarıma hediye ettiğim aynı kitapları, katıldığım en güzel sergi, kitap kokteyllerini, Haluk’u ziyaretlerim sonrasında çanta dolusu kitapla eve dönüşümün mutluluğunu, kütüphanemdeki özel baskılara bakınca yaşadığım şımarıklığı da erteleyeyim şimdilik. Misal bir İstanbul’un Sokakları kitabım var ki sandıklarda saklamalık. Hemen girişinde sevgili hocam Ünsal Oskay’ın “güzel öğrencim Güler’e…” diye imzası bile var. Evet, güzel diye bana diyor :) Dahası aynı kitabın sayfaları arasında Adalet Ağaoğlu’ndan Küçük İskender’e kitabın pek çok yazarının, kaleme aldığı ilgili sokak sayfasında imzaları yer alıyor. Bu kitaba bakınca şımarmayayım da ne yapayım?

Özetle diyeceğim şu ki geçtiğimiz bir iki yıl içinde, senelerce yüzümü ekşiterek baktığım o meymenetsiz binayı ne kadar özlediğimi anlatamam. Meğer İstiklal’e ne çok yakışıyormuş, meğer şehrin damarlarına nasıl da hayat taşıyormuş. YKY’nin tadilatta olduğu süre boyunca Beyoğlu’nun boynu biraz daha büküldü; yayınevinin ve sanat merkezinin yokluğu, İstiklal’in de ışıklarını söndürdü sanki.

Şimdi kapılarını yeniden açtı ya, gidip eşiğine yüz süresim var. Benim biricik yazarlarım, bütün edebi kahramanlarım kol kola girip Beyoğlu’na geri dönmüşler gibi sevinçliyim. Canım arkadaşım Marcovaldo, Ekim gibi sokaklarda mantar avına çıkmaya başlar yine; ben de onu dinlerken “hani bu yaz böyle geçmeyecekti” diye iç çekip doya doya kiraz bile yemeden geçen yazlarıma üzülürüm bir kez daha. Sonra da belki Instagram’da bir fotoğraf paylaşırım sonbahar hüznü etiketiyle. Yeri gelmişken, YKY’nin bana armağan ettiği pek çok özel kitap var tabii ki, hem bunlar arasından birini seçmek çok zor hem eminim çoğu sizin için de aynı derecede özeldir. Ama adet bozulmasın diye hazır kulaklarını da çınlatmışken İtalio Calvino’dan Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler’i eklemek istiyorum buraya. Calvino’nun sanki bana arkadaş olsun diye yarattığı Marcovaldo’yu çok ama çok seviyorum. Onun, uğradığı onca hayal kırıklığına rağmen inatla ve hep aynı umutla koşarak kendini yeni yenilgilerin kucağına bırakmasını kendime çok yakın buluyorum. İlham verici olduğu kadar trajikomik!

Ve son olarak İlhan Koman’ın Akdeniz’iyle Beyoğlu’na selam çakarak hepimizin içine su serpen Yapı Kredi Yayınları’nın bu muhteşem dönüşünü, ben de saygıyla selamlıyorum. Peki ya bina mı? İnanın gözüme hiç bu kadar güzel görünmemişti!

Heykeltraş İlhan Koman(1921-1986) - Akdeniz Heykeli
İlhan Koman, Akdeniz Heykeli

Not: Görseller için Yapı Kredi Yayınları’na teşekkür ederiz. 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s