Teşekkürler Tülay Teyze!

Yazı: Kofti Bey

Tarih 24.12.2016 Cumartesi. Sabahın körü denilebilecek bir saatte havaalanındayım. Daha doğrusu havaalanındayız. Zira valizim çok, uğurlamaya gelen de öyle. Bir daha ne zaman görüşebileceğimizi hiç birimiz bilmiyoruz. Uzun zamandır hayalini kurduğum yeni hayatımı inşa etmek üzere gidiyor olmanın sevinci, sevdiğim, alıştığım herkesi ve her şeyi geride bırakıyor olmanın verdiği acı, başıma geleceklerin merakı… Sanırım yanıma taşıyabileceğimden fazla duygu almışım, umarım yük sınırını aşmam. Çünkü o an hepsi bebeğim gibi. Birazını bırak deseler aralarından seçim yapmam imkansız.

Pasaport kuyruğunu görünce artık vedalaşma vaktinin geldiğini hepimiz kabul ettik. Evet, artık gitmem lazım. Eğer bu KHK denen illet yüzünden saçma sapan bir gerekçeyle pasaportuma yurt dışı çıkış yasağı konulmamışsa, birazdan Türkiye topraklarından çıkıp yeni bir hayata başlayacağım.

Herkesle vedalaştıktan sonra annem ve ablam o kuyruk boyunca beni takip ettiler. Çünkü uğurlamaya gelenler arasında bir de savcı aile dostumuz var, bir sıkıntı yaşarsam hemen Mustafa Amca’yı devreye sokmayı planlıyorum, göz temasını kaybetmememiz lazım. Önümde iki kişi var, sıra bana gelmek üzere. O an bir yanım “inşallah gidemem ya” derken diğer yanım “senin ağzını burnunu kırarım” diyor. Duygu durumum Ebru Gündeş’in Araftayım’ı. Yaklaşık 128 saat sonra o iki kişinin pasaport kontrolü bitti ve sıra sonunda bana geldi. İşte beklediğim cümle: “İyi yolculuklar!”

Arkamı dönüp her şey yolunda anlamında bir işaret yaptım, bir öpücük gönderip el salladım. Bir daha da arkamı dönmedim, dönemedim. Sanırım o pasaport kontrolünden sonra bir arama daha yapılıyor ya hani, oraların tozunu iyi alamamışlar. Kimsenin gözlerimin yaşardığını, ağlamaklı filan olduğumu düşünüp üzülmesini istemem yani, yanlış anlaşılmaktan korkmuşumdur hep. Artık geri dönüşün olmadığını biliyorum. Boyumdan büyük işlere kalkışmışım gibi hissetmeye başladım. Düşündüğüm tek şey ise şu oldu. “Bundan sonra benim için her şeyin iyi olacağını düşünmekten başka çarem yok.

Yolculuk denen illet ergenken keyifliydi. Çünkü ergenseniz ya sınavınız vardır ya da depresyonunuz. Yolculuktaysanız da muhtemelen sınavlarınız bitmiştir, ya memlekete gidiyorsunuzdur ya da sevgilinizin yanına. Yani yolculukta rahatlıkla depresyonunuzu yaşayabilir, belki otobüs, tren soğuk olur diye yanınıza aldığınız hırkanızın içine ellerinizi sokup Sezen Aksu’dan Geri Dön filan dinleyip, yanınızdakiyle tek kelime konuşmadan kendi kendinize hallenebilirsiniz. Fakat 30 yaşındaysanız, gerek öğrencilik gerekse iş hayatınız yüzünden seyahatten illallah geldiyse o birkaç saatlik uçak yolculuğu bile gözünüzde büyüyor. Nereye giderseniz gidin fark etmez. Bir de gergin oluyorum ben uçakta. Zaten kış günü. Yağmur, kar, fırtına… Havada bir ben yokum, üstelik birazdan ben de olacağım. Nasıl kalkacak bu uçak, çok sallamasa bari, umarım servise hemen başlarlar, bir an önce içip sızmam lazım. Hava gibi içim de kapalı o an. Huysuz bir ihtiyar gibiyim. Neyse ki, güzel bir içki, güzel bir kafa ve güzel bir yolculuktan sonra yeni evime, Barcelona’ya indik.

binalar.jpg
Barcelona’nın meşhur yeşil panjurlu taş binaları – Pla del Palau Caddesi

Daha önce iki kere tatile geldiğim için şehir merkezine nasıl gideceğimi biliyorum. Hemen otobüslere yöneldim. Geldiğimi haber vermem lazım. Neyse ki havaalanı otobüslerinde internet olduğunu biliyorum. İneceğim durağı da biliyorum. Geçtiğimiz yerleri de tanıyorum. Bir dakika ya. Ben niye kendimi yabancı gibi hissetmiyorum?

İndiğim yerde arkadaşımı beklerken fark ettim. O kadar bavulu indir, bindir, taşı… Terlemişim haliyle. Fakat fazla terlemişim. Çünkü hava 16 derece. İstanbul’la arasında neredeyse 20 derece fark var. O fırtınalı, gri, soğuk hava yerini pırıl pırıl bir güneşe bırakmış.

“Her şey güzel olacak delikanlı, o iş bende” der gibi gözüme gözüme parlıyor canını yediğim. Belli ki ne yapsam boş, göklerden gelen bir karar var. Her şeyin güzel olacağına iyiden iyiye inanmaya başladım artık. Ayşecik gibi Barcelona esnafıyla el ele tutuşup, şehrin en kalabalık ve merkezi meydanında “Hayat Sevince Güzel” dansı yapmanın rıhtımındayım. Neyse ki kıyafetim uygun değil. Eteğimi çıkaramam şimdi valizden.

raval
İlk geldiğimde kaldığım yere en yakın meydanlardan biriydi – El Raval

Sonunda Serji geldi. Bir süre onda kalacağım, etrafa baka baka eve doğru yürümeye başladık. Şuradaki bu yaz geldiğimiz Arjantin barı değil mi ya? Dünya kupasının yarı final maçı vardı, bir tek burada yer bulabilmiştik. Empanadas’ları çok güzeldi. Sevmiştim burayı. Bu sokak da iki sene önce kaldığım otele çıkıyor. Çok güzel bir sokak, seviyorum burayı da. Fakat Serji’nin terası… Yazın ne keyifliydi. Şimdiye kadar gördüğüm her yeri seviyorum, hepsinde anılarım var. Anı da değil belki anıcık. Küçük hafıza hatırlatmaları, anlar, hisler… Adını ne koyarsanız.

meydan
Barcelona’nın herhangi bir yerinde karşınıza çıkabilecek onlarca küçük meydanından biri – Sant Pere Santa Caretina i la Ribera

Çocukluğumun yazları neredeyse hep Antalya’da geçti. Severim Antalya’yı. Bir şehirden istediğiniz hemen her şeyi verir size. Yıllar önce bir gün, bir aile dostumuzun düğünü için yine Antalya’dayız. Düğünden sonra, benim yeni tanıştığım, annemin arkadaşı olan Tülay Teyze’nin evinde kalacağız bir gece. Karı koca çok tatlı bir çift. Ankara’dan gelmişler. Düğünden sonra eve gelmişiz, duşumuzu almışız, şortları, tişörtleri giymişiz, elimizde içkiler, balkonda denize karşı muhabbet ediyoruz. Cevabının kesinlikle “evet” olduğunu düşündüğüm o soruyu yine de sormak istedim. “Ankara’dan sonra Antalya keyifli gelmiştir size, denizi var, havası sıcak, seviyor musunuz Antalya’yı?” Tülay Teyze hiç düşünmeden “hayır” dedi. “Çok kötü şeyler yaşadık bu şehirde. Eşimin ortağı bizi dolandırdı, şu evin borcunu öderken o kadar zorlandık ki. Sonra çocuğumun hastalığı…. Hiç güzel şeyler yaşamadım bu şehirde, sevmiyorum.”

poble espanyol
Bütün İspanya’nın özeti şeklinde tasarlanmış bir mahalle. Her sokak, İspanya’nın bir bölgesine has mimariyle dizayn edilmiş – Poble Espanyol

Bir şehri sevmem için aradığım kriterleri sıraladığımda İstanbul, hep tek seçenek olarak karşıma çıkardı. Bu yüzden asla İstanbul’dan başka bir yerde yaşayamayacağımı, mutlu olmayacağımı düşünürdüm. Sevmediğim şehirde mutlu da olamazdım. Haliyle başka yerde yaşamaya da hiç cesaretim olmamıştı. Fakat anılarımızın, bir şehri sevip sevmemek için bir kriter olabileceğini daha önce hiç düşünmemiştim.

Bir yeri güzelleştiren şeylerden biri de yaşanmışlıklar değil midir? Düşününce, evet öyledir. O zaman bir yerde güzel anılarım varsa o yerde pekala yaşayabilirim. Böyle düşünmeye başlayınca, sevdiğim ve yaşayabileceğim şehirlerde aradığım kriterlerin arasına “güzel anılarımın olması” da girdi. Yaşamak istediğim şehirler listemde İstanbul hâlâ ilk sırada olmasına rağmen artık yalnız ve vazgeçilmez değildi. İlk defa başka şehirlerde yaşadığımı, başka şehirlerde mutlu olduğumu hayal etmeye başladım. Gün gelir de artık İstanbul’da yaşamak istemezsem, başka yerlere gidebilecek cesaretin ilk mide bulantılarını da o zaman hissettim.

sagrada
Hava çok güzel olduğu için eve giremediğim, saatlerce yürüdüğüm bir mart günüydü – La Sagrada Familia

Bir süre sonra İstanbul benim için vazgeçilebilir hatta vazgeçilmesi gereken bir yer haline geldi. Yaşadığım şehir, artık beni mutlu etmek yerine hayatımdan çalmaya başladı. Belki de bu şehirde bana ayrılan sürenin artık sonuna gelmişimdir. Yapımda ve yayında emeği geçen herkese teşekkür edip, yeni anılar biriktirebileceğim başka bir şehirde görüşmek üzere şimdilik vedalaşmanın zamanı gelmiştir. Bu fikre iyiden iyiye kendimi alıştırmaya başladıkça, o mide bulantıları yerini küçük tekmelere bıraktı. Yıllarca içimde ufak ufak büyüyen o cesareti, nihayet uçağa doğru yürürken kucağıma almışım gibi hissettim.

FullSizeRender (2)
Gezerken karşıma çıkan baykuş – Avinguda Diagonal

Yepyeni bir yerde, dilini dahi bilmediğim insanlar arasında, tek başıma bir hayat kurmaya çalışıyorum. Sekiz aydır buradayım fakat dışardan birine sorsanız elle tutulur hiçbir şey yapmadığımı söyler. Bana sorarsanız da işim gücüm olmamasına rağmen sürekli meşgulüm. Israrla yaptığım bir şey var; bu şehrin her yerinde güzel anlar, anılar biriktirmek. O yüzden sürekli geziyorum. Tüm sokaklarına giriyorum, parklarda siesta yapıyorum. Zaten sevdiğim bu şehri kalıcı evim yapmak için, sağa sola işeyen aslanlar gibi şehrin her tarafına anlar, anılar serpiyorum.

FullSizeRender (1) (1)
Hemen her gün siesta yapmaya geldiğim, şehrin merkezinde bulunan en büyük parklardan biri – Ciutadella Parkı

İspanyolların güzel bir sözü var.  “El hogar es donde está el corazón.” Yani, kalbin neredeyse evin orasıdır. Artık benim de kalbimin attığı, içinde güzel anılarım olan, başka bir şehrim var. Fakat en önemlisi, gün gelir de burada da mutsuz olmaya başlarsam, başka bir yere gitmeye cesaretim var artık. Kendimi daha güçlü ve özgür hissediyorum. Bu cesareti bulmamda Tülay Teyze’nin payı büyük. Umarım herkesin hayatında, içinde uyuyan cesareti “Hadi kalk yavrum” diye uyandıracak bir Tülay Teyzesi vardır. Unutmayın. Mantık sizi A noktasından B noktasına götürür, Tülay Teyzeler her yere…

 

Fotoğraflar yazara aittir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s