İyi mi bu komşu?

Yazı: Simge Seven

Havalar soğudu, meyve reyonları değişti, berrak denizler, yanık tenler lakırdıları altında paylaşılan düşman çatlatmalı tatil fotoğrafları azalarak bitti. Bu mevsimsel dramaya karşılık, bilen bilir, İstanbul’un sonbaharı sanat sepet anlamında nefistir. Tiyatrosu, festivali, konseri, her türlü alıcıya hitap edecek çeşit çeşit aktivite bulmak için bereketlidir. İnsan çocuklarını ayırmaz tabi ama bienal benim favorim. 2015’teki Tuzlu Su temalı bienale doyamamıştım, İstanbul’un bilmediğimiz yerlerine girip çıkıp şahane bir deneyim yaşamıştık. Yayıldığı geniş alana, uygulamaların çeşitliliğine ve repertuvarımıza kattıklarına bakıp bu hazzı vizesiz ziyaret edebildiğimiz için inceden koltuklarım da kabarmıştı. Bir sonraki bienal için iki sene beklemek gözümde büyüse de gündemi boş kalmayan güzide ülkemizde zamanın nasıl geçtiğini anlamadan bu sene ‘İyi bir komşu’ ya kavuştuk. Kavramsal çerçevesi bir arada var olma durumumuzun geçirdiği değişimleri komşuluk teması üzerinden işlemek olan bienalin öncelikle adı ve posterleri çok hoşuma gitti.

İyi-bir-komşu-bienal

Komşuluk neydi? İyi bir komşu nasıl olurdu? Biz nasıl bir komşuyuz? Nerde o eski komşuluklar? Komşuluk benim gözümde bir zamanlar var olmuş, şimdilerde yaşatılması bizlerin inisiyatifine kalmış, ihtiyaçtan çok tercihe bağlı bir olgu gibi. Erkek arkadaşım ve ben yeni evimize taşındıktan birkaç ay sonra karşımızdaki daireye bizim yaşlarımızda bir çift taşınmıştı. Onlar taşınana kadar karşı dairede kim yaşıyordu hatırlamıyorum, belki de boştu. Yeni taşınanların yaşı bize yakın olduğu için dikkatimi çekmiş olabilir. Gayet izanlı bir şekilde her daire için tek soyad yazan aşağıdaki kapı zillerinde karşı komşumuzunkinin genelden daha fazla yer kapladığını fark ettim. Her ikisinin de adı ve soyadı ayrı ayrı yazılıydı. Belki de kızlı erkekli yaşayan ve belli ki evli olmayan bu çift düzene karşı kapı zili üzerinden bir eleştiri getiriyorlardı. Bazen çok önemsiyor olmasak da hiç önemsemiyor gibi algılanmamak için yaptığımız gibi, sembolik de olsa bir beyanda bulunmuşlardı.

Aylarca sabahları işe giderken, akşamları arkadaşlarımızı yolcu ederken kapıda karşılaştık. Birbirimizin yüzüne kapılarımızı kapatmadan önce kibarca selamlaştık. Belli ki benzer saatlerde benzer şeyleri yapma müşterekliğinde yaşıyorduk. Erkek arkadaşımla kendi kendimize, ‘Komşularımız bizim yaşlarda sanki, bir gün bize mi çağırsak’ diye espri yaptık. Bu bir espri değil bir plan da olabilirdi tabi ama tanımadığımız ve tanışmak için motive edici bir sebep bulamadığımız bu yabancı çifti neden evimize davet etseydik ki? Karşımıza taşınmış olmaları birer yabancı olmaktan tanışık olma mertebesine terfi etmeleri için yeterli değilmiş demek ki bizim dünyamızda.

Komşu oluşumuz üzerinden bir yıl kadar geçmişti. Kapı çaldı ve delikten gelenin karşı komşulardan hemcinsim olduğunu gördüm. Daha önce bir diyalogla tanışmış olmamamıza rağmen birbirimizi tanıdığımızın farkında olduğumuz için sıfırdan bir girizgâh yapmadan ‘Merhaba, çörek otu var mıdır acaba sizde?’ dedi. ‘Elbette, bir saniye’ dedim. Mutfağa giderken kapıyı açık bırakıp bırakmama arasında kaldığım için aralık bıraktım. Çok teşekkür etti ve ertesi gün çörek otunu verdiğim tabağı içinde üç tane börekle birlikte geri getirdi. Daha önce hiçbir komşuyla yemek alış verişimiz olmamıştı, çok mutlu oldum. Ne kadar mutlu olduğumu da gelen üç börek değil de Oscar heykelciğiymişçesine tepki vererek belli ettim sanıyorum. Akşam bu küçük olayı erkek arkadaşıma anlattım. Karşı komşularımızın tatlı insanlar olduğuna ve belki de gerçekten bir gün bize davet edebileceğimize karar verdik. Üzerinden iki yıl geçen bu olaydan günümüze kadar etkileşimimiz karşılaşma ve selamlaşma seviyesinde devam etti. Üç ay önce dış kapılarının kolunda asılı duran oyuncak bir ayı olduğunu ve kapının önüne bir bebek arabası park edildiğini fark ettik. Bebek doğduğunda kapıların dönüştüğü fazlaca süslü hâlden çok daha sade bir durumdaydı kapı. Çok sıradan bir ayıcıkla sessizce laf arasında ‘bizim de bebeğimiz oldu işte’ der gibiydiler. Belli ki gösterişle pek işleri yok, mütevazi ve olgun insanlar. Kafa bir çift olmalılar. Kız hamileliğinde çok az kilo almış olmalı, şimdiden eski formuna kavuşmuş. Oğlan da işe giderken hep çok şık giyiniyor. İyi bir arabaları var. Biz de hâlâ kapılarını çalıp da ‘gözünüz aydın’ demedik. Aslında düşündük ama belki çocuk uyuyordur diye çekindik. Bir de denk gelmedi, vakit bulamadık. Belki haftaya tebrik için kapılarını çalarız haklarında bazı göstergelerle fikir sahibi olduğumuz karşı komşularımızın. Belki de bebek filan yok ortada, sırf üç yıldır bir türlü düzgün bir iletişim kurmadığımız için bizi denemek adına astılar o ayıcığı. İnsanlığımızı ölçüyorlar kendilerince. Hem zaten isteseler onlar da kapımızı çalabilirlerdi bugüne kadar? İnsanın önce komşuluk etmeye gönlü olması gerek demek ki.

Bienalin sanatçılarına göz gezdirmek için: https://www.sanatbulur.com/istanbul_bienali_sanatcilari_aciklandi

Pascal Campion.png
(İllüstrasyon- Pascal Campion)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s