Kafası karışıklara

Processed with VSCO with a6 preset
Fotoğraf: İnanç Ozan Zaimoğlu

Uçağın tekerlekleri zabada zubada piste indiğinde aklıma ilk gelen pasaport sırasıydı. İstanbul’da biraz geriyor o süreç insanı, genelde çok kalabalık oluyor, bitemiyor bitmiyor o sıra. Zaten seküritilerden geçmişsin, zaten başka bir sevimsiz havaalanına bin panikle çok zaman önce gitmişsin, orda sana “opın yor leptop pilis.” demişler, kemerini şakalak şukalak -çok affedersin hanımların bacıların arasında- çıkarmışsın, Pegasus’un fakirler için özel tasarlanmış ekstra dar koltuk aralığına bacaklarını en uygun şekilde koymaya çalışmışsın.

Neyse yine ellerimin kontrolünü kaybetmeden toparlamaya çalışayım; İstanbul’daydım, çok kısa süreliğine. Pasaport sırası o kadar uzun değildi zaten, inanmazsınız memur bey “Hoş geldiniz.” bile dedi. Polisler artık 22 yaşında falan sanırım bir de, ona inanamadım uzun süre. İnsan hamburger kola ısmarlamak istiyor. Al çocuğum, doya doya ye. Atina – İstanbul arası, taşı çatlatmaya karar versek bir saat süren bir uçuşta insan pek yorulmuyor açıkcası, o yüzden çıkış kapısında babamı gördüğümde bir maymun gibi el sallayıp zıplayabildim. Babam eniştemle gelmişti, teyzemin kocasıyla. Teyzem ve eniştem Viyana’da yaşıyorlar normalde, gurbetçi diliyle izin yapıyorlar. Türkiye’deler o yüzden. Normalde babam bizim külüstür arabayla gelir beni almaya, bu sefer eniştemin Merso’suyla karşılandım. Alman mühendisleri gerçekten çok şahane insanlar. Araba değil kaymak kaymak! Hoş o Merso ile n’apıyorsun, E-5’e çıkıyorsun en nihayetinde, sağın solun 6gen, 5gen saçma gökdelenler, bir Monaco değil açıkçası.

Eve geldiğim gibi annem babam teyzem eniştem kaosunun tam ortasına düştüm. Şimdi onlar çocuk büyüttükleri, torun torba sahibi oldukları (bizimkiler değil ama teyzem eniştem) için baya kendilerini yaşını başını almış, olgun insanlar zannediyor büyük ihtimalle ama alakası yok. Kreşe gelmiş gibi oldum; hepsi ayrı bir konudan bahsediyor, her biri onu dinleyeyim istiyor, 51 oynuyolar birbirlerine bağırıyolar falan. “Sakin olun dostlarım ha!” demek istiyorsun ama yapamıyorsun.

İstanbul’a -her- gittiğimde; hayal ettiğim, gerçekten yapmayı istediğim, özlediğim zamanlarda kafamda şevkle düşündüğüm şeyleri genelde yapamıyorum. Bunu neden beceremiyorum bilmiyorum. 10 senedir İstanbul’da yaşamıyorum, bunu artık kotarabiliyor olmam lazımdı. Bu kadar uzun süre olduysa artık benim daha bilinçli davranmam lazım. Gerizekalı bir kaz gibi böbürlenmek istemem ama çok sevdiklerim ve beni çok sevenler var İstanbul’da. Durumumuz iyi kanka! Ben hepsini görmek istiyorum, onlar da bana 1-2 saat katlanırlar zaten. Ama olmuyor. Bu, son geldiğimde sevdiklerimi görmediğim, şahane anlar yaşamadığım anlamına gelmiyor. Yine becerdim, yine böyle morlu turunculu bir masal gibiydi İstanbul’da olduğum 3-4 gün. Dans bile ettim deliler gibi.

Peki bence istediklerimin tümünü yapabildim mi? No.

Peki annem babam yeterince beni gördü mü? No.

Peki ben atıp tutuyordum -affedersin- bienal gezeceğim diye, No.

Peki Moda’da çimlere uzanabildim mi? No.

Peki kendi kendime kitabımı alıp biramı alıp iki saat geçirebildim mi? No.

(Burada tatlı bir şiir yazıldı.)

Geldiğim günün gecesinde, ablamın evinde; Melda, Erim ben sabahın körüne kadar muhabbet ettik mesela. Kurumsal bir bacım olan ablam en son sabah 5’de yatakta dönmekten kabarmış saçlarıyla salona gelip “Ya gerçekten çok gürültü yapıyorsunuz!” diye efelendi garibim. İşe gidecek üç saat sonra. Tokatlasa yeridir. Evde bütün içkiler bittiği için, onun Metaxa’sını içiyoruz, o haldeyiz o esnada, kikirdiyoruz bir de. Yaş 16. Onun kızgınlığı da yaklaşık 90 saniye sürdü zaten; parmaklarına sürdüğü kırmızı ojeli ayaklarıyla ve mor Ceyo terlikleriyle, tatlı pijamasıyla muhabbetimize katıldı hafif gülümseyerek. Sonra geldiğim gün teyzemin doğum günüydü, ona yemek ısmarladık bizim mahallede Yusuf Usta’da. Bilmeyen ve kebap seven varsa mutlaka gitsin. (Yazar burada yazısına reklam alıyor.)  Ben pasta aldım teyzeme yemek sonrası. Arkadaşlar bir küçük pasta 45 tele, bu ne biçim ülke çok affedersiniz, böyle saçmalık olmaz. Şenesenevler’de mahalle pastanesi bir de, havalı, ciks bi pastane olsa anlarım.

Ben İstanbul’da çok güzel zaman geçirdim. Hala orada yaşayan herkesten duyduğum tüm -haklı- şikayetleri yok saydığım, hiç umursamadığım bir şekilde geçirdim o zamanı. Çünkü uzaktayım, çünkü orada yaşamıyorum. Herkesin günlük hayatına sirayet etmiş o mikrop dolu, ufunet dolu anları ben yaşamıyorum, ben orada adeta “ay lav şiş kebap” turistiyim. Bir de kendime şeyi hatırlattım; -ve aslında her seferinde hatırlatıyorum- hayatımda ne kadar güzel insanlar olduğunu.

Sonbahar güneşinin tatlı kucağında Şaşkınbakkal’dan Caddebostan’a, Lale ile yürüdüğüm yolu, canım ablamın ev(imiz)de rahat edeyim diye yaptığı onlarca şeyi, Melda’nın Perşembe gecesini Cuma sabahına bağlayan o arada, o kafasını sallaya sallaya hiç kendini kasmadan anlattıklarını, annemin babamın bana hâlâ tatlı oğulllarımmışım gibi davranmasını, Erim’in o pırıl pırıl gözlerini, Sevim’in Aynalı Çeşme’de bizi ağırladığı o dünyalar tatlısı evini, Nora’nın her zamanki gibi deliler gibi şık ve tatlı olmasını, her geldiğimde onu görmememe rağmen beni aynı şefkatle arayan ve “Kuziii, naber?” diyen Özlem ablamı, sakal bıraktıkça tam bir “şuga dedi” olan Cem’i, haber vermesem de İnstagram’dan İstanbul’da olduğumu anlayıp “Yemezler lan!” diyerek beni kapımdan alıp muhabbete götüren Merve’yi, o güzelim yepyeni evinde, tatlı yeğenim Mira ile beni karşılayan Seda’yı, hayatımın en güzel sabahlarından birini evinde karşıladığım, ahretliğim Sibel’i tabii ki unutmayacağım. Kişileri zaten unutmayacağım da onlarla ilgili olan anlardan bahsediyorum. Ama en beklenmeyeni, peçeteye yazarak şarkı istediğimiz Harbiye Avni Pub solisti Nilüfer idi.  Atinalı Ozan Bey’e geliyor diyerek söylediğin şarkıları unutmayacağım sevgili Nilüfer. Bu İstanbul seyahatim için bu yazdıklarım; yoksa hepsinin ayrı ayrı unutulmayacak yüzlerce şeyi var zaten.

Gör(e)mediğim çok insan, çok sevdiğim oldu. Dengelemeye çalışıyorum, bir daha geldiğimde yapacağım, onları da göreceğimi zannediyorum ama olmuyor. Yapamadım, yapamayacağim da muhtemelen. Zamanımız az, sevgimiz aşkımız bol. Yetişmiyor, sığmıyor; dönerken hep bir şeyler akılda kalıyor. Bu biraz fazla kişisel bir yazı oldu farkındayım ama kendime engel olamadım. Bir gün herkes, bir şehirde, terk ettiği ama hala çok sevdiğini zannettiği bi şehirde kafası karışık dolanabilir benim gibi. Biraz, anlamadığım tatsız şeyler de olmuş olabilir. Siz de benim gibi günün ne kadar aydınlandığını fark etmeden, “Ne kadar çok insan var yaa!” diyerek bir Pazar sabahı, 8 civarı Yeldeğirmeni’nde dolaşmış olabilirsiniz. Oysa hayat var, zaten insanlar uyanır, belli ki hayat devam eder. Hele ki söz konusu İstanbul ise.

Yazının fotoğrafı da o yüzden Yeldeğirmeni’ndeki bir duvar resmi. Pazar sabahı, Sibel’in evinden çıktıktan sonra, eve dönerken gördüm, çok sevdim. Sonra biraz daha sokaklarda dolandım. Güneş tatlı tatlı tepemdeydi, ben boş boş yürüyordum o esnada. Kedilerin fotoğraflarını falan çekmişim sokaklardaki, şimdi ayık kafayla bakınca hatırladım. Bostancı’ya, eve döndüm. Uyumaya çalıştım pek uyuyamadım. Bostancı’ya kadar kafamda sahne sahne kötü kötü bir indie film yönettim.

Yine de her şey çok güzeldi.
Ama asla hayallerimizdeki şehir ve hayat bizim değil sanırım. Ya da ben beceremedim.

2 thoughts

  1. Tam da ilkokullarda bahsedilen ideal tiyatro oyunları gibi, gülerek, hüzünlenerek ve düşünerek okudum. Ailelerimiz ne kadar farklı, ailelerimizin yaşadığı şehirler farklı ama geri dönünce yaşadığımız hisler aynı. Ne güzel yazmışsın. Fakirler için özel tasarlanmış koltuk deyişi hoşuma gitti, bunu çalarım haberin olsun.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s