Onun adı İpek.

“Kurumsal şirketlerde çalışan insanların her gün çay ocağında, mutfakta, yemekhanede, asansörde, otoparkta gördükleri; birebir ilişki içinde olmadıkları diğer çalışanların yaklaşık yüzde 79’unun adını bilmedikleri, klinik deneylerle kanıtlanmıştır.”

Bizim masalar hep silinir mesai bitimlerinde, benimki, ben o temizlik saatinde ekseriyetle hala masada oturuyor olduğum için atlanır genelde. Ertesi sabah erkenden temizlenirmiş bizim masalar meğer, her şeyi buldukları gibi bırakmaya programlanmış temizlik görevlileri o kadar dikkatlidir ki, bunu hiç anlamayabilirsiniz bile… Size özellikle söylenmediği sürece.

Masamın etrafında kızlardan biri dolanıyordu, yenilerden, gençlerden biri belli. Bardak, kupa falan arıyor sandım, baktım yok ama o hala dolaşmaya devam ediyor; kulağımda kulaklık olduğu için de sesini çıkarmıyor hiç. Hoş, kulaklıklarım olmasa da ağzını açıp bir şey söylemeye çok çekineceği her halinden belli ya… Çıkardım kulaklığın tekini, “bir şey mi soracaktın?” dedim. “Adınız ne acaba?” dedi o an yok olup gidecekmiş gibi bir sesle. Ses değil, o yok olup gidecekti sanki, toptan.

Söyledim adımı. Tanışmak istiyor sandım, ne bileyim. “Senin adın ne?” dedim, şaşkınlıktan gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Söyledi, deminkinden daha da hafif bir sesle (bunun mümkün olacağını sanmazdım). “Memnun oldum” dedim, bir şey demedi, öylece baktı yüzüme. Sonra anladım amacının tanışmak olmadığını, “neden adımı sordun?” dedim. “Sizin masa sonradan silinecek diye not alacaktım da, masanızda göremedim adınızın yazdığı etiketi, kusura bakmayın” dedi.

(Ne gereksiz bir özür! Benden küçük insanların, benden kendilerini yaş dışında bir sebeple küçük gördükleri için bana siz demelerinden de rahatsız oluyorum aslında. Ama buna karşı çıkmak sanki aramızdaki mesafeyi arttıracak gibi geliyor, çünkü ben ona sen demişim en baştan da sanki şimdi lütfediyormuşum gibi. Hatta belki hizmetliler kendilerine sürekli “kolay gelsin” dememizden de rahatsız oluyorlardır diye düşünüyorum zaman zaman, belki günde yüz kez sağolun diye cevap vermek yerine sus pus durmak istiyorlardır. Olamaz mı, olabilir, doğru. Ama bunu hiçbir zaman bilemeyiz.)

“Yok” dedim, “önemli değil, bak etiket de burada, dosyanın arkasında kalmış.”

“Sağolun” diyerek uzaklaştı kızın sesi.

Aradan günler geçti, birbirinin aynı günler; defalarca gördüm kızı, artık etrafımdaki masaları sildikten sonra benimle konuşmadan etikete bakıp ismimi mırıldanarak uzaklaşıyordu, o kadar.

Bugün tekrar gördüm onu, Bayan Direktör’ün odasından elinde kendisi kadar, dolu bir tepsiyle çıkarken. Bir şangırtı koptu, kafamı kaldırdım, sanki ofisin koca camları kırılmış gibi bir ifade vardı kızın yüzünde. Korku ifadesi. “Ne oldu?” diye sordum, “müdür bardağı kırıldı” dedi.

Müdür

bardağı

kırıldı,

dedi.

“Müdür bardağı ne yahu?” dedim, dilimin ucuna kadar gelen be, son anda yahu’ya evrilmişti. “Kendi özel bardağı mı?”

“Hayır, müdür bardağı” dedi, “işte bu.”

Screen Shot 2017-11-01 at 06.49.02.png

Aşağı doğru ovalleşerek daralan, saydam camdan bir su bardağının üçte biriydi gösterdiği. Her köşede, her bir milyoncuda bulunan ama bizimkiler içine günde8bardakmaydonozlulimonlusu koydukları için aniden özelleşen, yok yok hayır yahu, olur mu; herkeste olmadığı için, hatta bir ara özel bir rafa konduğu ve üzerine münasip bir dille “herkes kullanmasın” yazıldığı için özelleşen renksiz, saçmasapan, alabildiğine sıradan bir bardaktı işte!

“Boşver ya” dedim, “söyleme kimseye bir şey.”

“Teşekkür ederim, çok sağolun.”

Ben mi? Niye? Duymazdan geldim anlam veremediğim bu iyi niyeti.

“Bir şey olur mu acaba? Vallahi bilerek yapmadım.” dedi sesi titreyerek. Bir yandan da yerdeki kırıkları topluyordu.

“Ya boşver sen, yüz tane var içeride onlardan, fark etmez bile kimse. Ben de özel bardağı sandım. Söyleme sen kimseye, olmaz bir şey” dedim.

“Çok sağolun” dedi tekrar.

“Ben ne yaptım yahu?” dedim gülmeye çalışarak, kendimi iyi hissetmiyordum bu durumdan ötürü. “Bana neden teşekkür ediyorsun?”

“Olsun, olur mu, Allah razı olsun… Her şey gönlünüzce olsun” dedi kızcağız. Artık iyiden iyiye, annesinden terlik yemekten korkan küçük kızcağız görünümündeydi.

“Amin” dedim, “cümlemize.” Artık benim sesimin de pek kararlı çıktığı söylenemezdi. Daha fazla uzatmadım.

Kız gitti. Ben kendimi çok kötü hissettim; ama eminim, belki çalışanlarının yarısından fazlasını ismen tanımadığım bu şirkette onun adını bilmiyor olsaydım, kendimi çok daha kötü hissederdim.

Onun adı İpek. Çalıştığı yerdeki insanlar ona “kolay gelsin” diyor.

(Temmuz 2012, İstanbul)

Yazar: bellatrixbegins

twitter, instagram: @bellatrixbegins kişisel blog: www.bellatrixbegins.blogspot.com Daha ne diyem, Mahmut mu diyem? (DEDİ)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s