Gündüz rakısıyla Aydın Boysan’ı selamlıyoruz…

Aydın Boysan ile bundan tam 11 yıl önce, İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti seçildiği günlerde yapmıştım bu söyleşiyi. O günlerde 86. baharını yaşıyordu. Aradan geçen 11 yılda İstanbul çok daha fazla değişti, çirkinleşti, yaka silktiğimiz bir şehre dönüştü. Baktık ki söyleşide bahsi geçenler aynen geçerliliğini koruyor, giderayak Boysan’ın kulaklarını bi çınlatalım istedik. Kendisini sevgiyle anıyor ve bu şehre hep muhabbetle bakmamızı sağladığı için teşekkürlerimizi sunuyoruz. Dostları her hafta Çiçek Pasajı’ndaki Seviç Meyhanesi’nde yine buluşup bu kez ona da kadeh kaldıracaktır, biz de buradan kaldırmış olalım: Şerefine Aydın Boysan! 

maxresdefault

Söz konusu İstanbul olunca eskiyi anmamak mümkün değil; ama sizin bu şehirle ilgili bütün anlattıklarınızda eski İstanbul gelip hep başköşeye oturuyor. Bugünkü İstanbul’un yaşanmaya değer bir yanı yok mu?  

Ben bu yeni İstanbul’u bir türlü yüreğime sindiremiyorum. Yedikule’den Sirkeci’ye gidiş, 60 yıl önceki tramvaydan daha uzun sürerse, nasıl sindiririm ki! İstanbul’da 86. baharıma girdim. İstanbul’un, hani benim etrafı görmekten artık korkmayacak kadar anladığım bir zamandaki haliyle şimdiki arasında bir mukayese yapıyorum da şaşırıp kalıyorum. Bazen otomobille giderken, nerede olduğumu anlamadığım için utanıyorum. Bu yaşımda şehrin bana yabancılaşmasından azap duyuyorum.

Yine de bu şehrin havasını solumaya hep devam ettiniz…

Evet, her şeye rağmen ‘keşke başka bir şehirde yaşasaydım’ diye düşünecek noktaya gelemedim. Daha kaç sene yaşarsam o noktaya geleceğim ve yahut o noktaya gelmeden terk mi edeceğim, onu bilemem.

Hiç mi düşünmediniz?

Yakın zamanda Berlin’i ziyaret ettim. Bir ara ‘acaba buraya kaçsam mı’ diye düşündüm. Ama güzel bulamıyorum ben Berlin’i. Pide gibi bir şehir, dümdüz. Oysa İstanbul başka bir yer. Şu güzelim Boğaz manzarasının kaybolmadığı bir şehirde yaşamak yine de Berlin’de yaşamaktan iyidir. Ben her şeye rağmen burada yaşamayı bir şans olarak görmeye devam ediyorum.

Peki eski İstanbul’a dönmek ister misiniz?

Doğrusu yıllar ilerledikçe çocukluğumu, eski günleri daha çok hatırlar oldum. Hem de tatlı rüyalar gibi; mutluluk ve sevgiyle… Ama o günlerin, mekânların, insanların hasretiyle de yanıp tutuşmuyorum. Bu yaşamın bir keresi yetiyor. Fazla bile geliyor. Yani şu ömrü bir daha yaşamak ister misin deseler vallahi istemem. Belki bir şartla; sondan başa doğru gidersem (gülüyor).

Eskiye olan bağlılığınız, bugünkü İstanbul’la ilişkinizi nasıl etkiliyor? Mesela şehre eklenen yeni köşeler, yepyeni yaşam biçimleri var. Bunlardan ne kadar haberdarsınız?

İstanbul’un bugününden haberdar olmaya mahkûmum. Ben hâlâ şehrin her tarafını dolaşıyorum ama bu şehirde doğmuş yaşamış biri olarak yolumu kaybediyorum yahu! Bu hayret verici bir şeydir.

İstanbul yarım yüz yılda neredeyse tümüyle kimliğini yitirdi. Mekânlar değişti, yaşantı değişti, gidenlerin yerini yeni kalabalıklar aldı… Sizce bu değişim, sadece zamanın bir tezahürü mü?

Zaman değiştirmeye mahkûmdur. Dünyanın bütün şehirleri değişiyor ama bu değişimin istikameti önemli. Biz geriye doğru gittik, ileriye doğru değişmedik. İstanbul’un bu hale gelmesi biraz da demokrasimiz yüzündendir. Demokrasi iyi hoş da kültürel gelişmesini henüz tamamlayamamış toplumlar için bazen felaket de olabiliyor. Bu şehir, demokratik sanılan bir takım budalaca haklar yüzünden böyle oldu.

Değişimin hangi yüzü sizi daha çok üzüyor?

Eskinin İstanbul’unda insanlar birbirleriyle yaşardı. Herkes sokakta rastlaşınca selamlaşırdı. Hem de temennalı selamlarla, hal-hatır soraraktan… Şimdi yıllarca aynı apartmanda oturanlar mırıldanarak selamlaşıyor. Aileler bile birbiriyle yaşamıyor. Bir apartmanda yıllarca oturup da birbirini tanımayanların, kalabalık şehirlerde yalnızlığa mahkûm insanlar olması, beni tarifsiz kederlere gömüyor ne yazık ki.

Oysa komşuluk ilişkileri eski İstanbul’da bir arada yaşamanın iskeleti, toplumun taşıyıcı sistemlerinden biriymiş…

Ben Narlıkapı’da 1936’ya kadar oturduğumuz çıkmazdaki komşularımızın kim olduğunu hâlâ hatırlarım. Ama bundan 4 – 5 yıl evvel üst katımıza gelen komşularımız, yüzlerini bile göremeden gittiler. Artık biz birlikte değil yan yana yaşayan insanlar olduk.

Parklar, meydanlar, sokaklar, mahalleler… Bu tip birlikte yaşam alanlarının kentler için önemi nedir?

Ortak yaşam alanları, insanları birbirine daha çok yaklaştırır; hem birbirleriyle hem kentle ruhsal bir kaynaşma yaşamalarını sağlar. Eskiden sokaklarımıza orada yaşayan insanların ruhu yansırdı. Sokaklarımız, işlevi de olan birer halk sanatı yapıtıydı. Orada yaşayan insanlar birbirine saygı ve sevgi duyardı. Sokak bu yaşamların sahnesi olurdu. Şimdi ise sokaklar ortak yaşam mekânları olmaktan çıktı. İstanbul, sırtına alamayacağı kadar nüfusla yüklenerek mahşerleşti. Kalabalık, yaşanan mekânların algılanmasını da engelliyor.

Böyle bir tabloda bugünkü İstanbulluların şehirle nasıl bir bağları var? 

Ben bugünkü İstanbulluların hiçbirisinde, benim Narlıkapı’daki komşularıma, mekânlarıma hâlâ duyduğum sevginin benzeri bir hali göremiyorum. Eski İstanbul bir imparatorluklar senteziydi, oysa şimdi Konyalı Fatihliler, Rizeli Sarıyerliler deniyor. Bir nevi Anadolu kasabaları ve mahalleleri çeşitlemesi oldu. Şehir kendi içinde bölündü. Kimse büyük şehri yaşamıyor artık.

Hafızasızlık da yeni İstanbul’un en büyük sorunlarından biri…

Biz anılarımızın mekânlarını, geçmişimizden bize kalan her şeyi ama her şeyi taksit taksit yok ediyoruz. Hepsini yok ettiğimiz anda geçmişimizden ruhsal olarak kopmuş olacağız. Üzülerek, bu kopuşun bir tür “ruhsal intihar” olduğunu belirtmek zorundayım.

Günümüz İstanbul’unun en iç burkan taraflarından biri çirkin yapıları… Bu durumda mimarların az da olsa bir payı var mı?

Belki pek çok önemli meslek ve görev sahibi gibi biz mimarlar da kabuğumuza çekildik bir dönem. Ama mimarlar kendi kendine bir şey yapamaz, toplum onları da bir yerlere sürüklüyor. Mimar Sinan bu toplumda yaşasaydı, kaybolur giderdi herhalde. O yaptıklarını mı yapardı sizce, hayır yapamazdı.

Mimar gözüyle baktığınız zaman, İstanbul’da bu yüzyılda inşa edilmiş ve geleceğe miras kalmaya aday yapılar görebiliyor musunuz?

Beğendiğim bazı yapılar var ama beğenmediklerim çok daha fazla. Hatta ayıpladığım yapılar var. Mesela Beyazıt’taki fen edebiyat fakülteleri ayıpladığım yapılardandır. Gelecekte hiç kimse bu yapıların 20. yüzyılda yapıldığına dair bir tahminde bulunamaz.

Yani bu zamanın İstanbul’unda yüzünüzü güldüren hiç mi iyi bir taraf yok?

Evet son 50 yılda İstanbul’da iyi ve yararlı işler de yapıldı. Ancak hiçbir yeni ve güzel tesis, hiçbir doğu imar hareketi, hiçbir yerinde fiziksel önlem, kültür, zevk ve elbet ahlak eksikliğinin yok edilmesini telafi etmez. Ne yazık ki, şehrin geleceği geçmişini ezdi, ayaklar altına aldı, çamura buladı. Biz şehrin daha yaşamadığımız geleceğinden utanmaya başladık.

Peki nasıl avunacağız? Hak ettiği gibi bir İstanbul ve şehri yaşama üslubu tasarlamak için çok mu geç?

Biz İstanbul’u kurtarılmayacak kadar berbat etmedik, hala kurtarılabilir bir hal var. Ama neden yeterince mahvedemedik; çünkü paramız çıkışmadı da ondan. Paramız çoğaldıkça berbat etmeye devam ediyoruz.

Sizce İstanbul’un hâlâ güzel bir şehir olduğunu görmek için nerelerde dolaşmalıyız?

Bunun için Boğaziçi’nde dolaşıp arkaya değil de karşı sahile bakmak lazım. Karşı tarafta dolaşırken de bu tarafı izleyip arkaya bakmamak. Ayrıca ben hala Samatya’ya giderim. Samatya Çarşısı bozulmadı, öyle duruyor. Narlıkapı Çıkmazı da hâlâ bozulmadı. Bir de Sarıyer’e gidiyorum. Orada Karadeniz’in ağzı görünüyor hiç olmazsa. Ama hiç düşündünüz mü, İstanbul için artık şiir yazılmıyor. Şimdi nasıl şiir yazılsın ki! Şaire de bir heves gelmeli, di mi?

KISA… KISA… 

Ayasofya: Ayasofya bir Hıristiyan azizesidir. Ayasofya Camisi denmesi, olağanüstü ilginç bir hadisedir. Bir Hıristiyan azizesinin adının cami adı olarak devam edişi müstesna bir iştir. Bu hiç bizden beklenmeyen bir uygarlık hareketidir.

Samatya: Rumca’da siyah gözler demektir.

Pertevniyal Lisesi: Ortaokul ve liseyi orada okudum. Eski hocalarımı da hâlâ yürekten sevgi ve saygı ile anmaktayım. Beni hırpalayan, bana kırık not veren hatta canımı yakan hocalar dahil. Çünkü onlar adam gibi adamdı.

Topkapı Sarayı: Dünyanın en komik yapılarından biridir. Çünkü Boğaziçi’ne bakan cephelerin büyük bir bölümü mutfaklar ve mutfak bacalarıdır.

Beyoğlu: Osmanlı İmparatorluğu’nun dünyaya açılan penceresiydi. Kültürel hayatımıza yararı olduğuna inanıyorum. İyi ki Beyoğlu vardı.

Çiçek Pasajı: 1. Dünya Savaşı’ndan sonra Beyaz Ruslar’ın bir kısmı İstanbul’a gelmiş ve gelen kadınlardan bazıları o pasajda çiçek satarak hayatlarını sürdürmüşlerdi. Çiçek ismi de o çiçekçi kadınlardan kalmıştır.

Boğaziçi: Boğaziçi iki tarafında oynaşan tepeleriyle dünyanın en ilginç güzel ve saygıdeğer su yollarından ve doğa harikalarından birisidir.

One thought

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s