İMÇ’den Sıraevler’e: Bir Füreya Koral karşılaşması…

Geçtiğimiz birkaç ay içinde, hayatım boyunca hiç gitmediğim kadar çok gittim İMÇ’ye. En iyi döşemelik kumaşlar nereden alınır; puf’larımızı kaplatmak istediğimiz o fantezi peluşlar, pullu payetli ciciler sadece dizilerde, filmlerde mi var; duble kadife perde için ahşap rustik mi daha dayanıklı olur yoksa pirinç rustik mi falan gibi soruların yanıtını artık birinci ağızdan yanıtlayabiliyor, hatta Merter, Zeytinburnu gibi rakipleriyle fiyat karşılaştırması bile yapabiliyorum.

İMÇ 1. Blok'ta yer alan Kuzgun Acar'ın Kuşları.
İMÇ 1. Blok’ta yer alan Kuzgun Acar’ın Kuşları.

İMÇ, yani İstanbul Manifaturacılar ve Kumaşçılar Çarşısı. Türkiye’nin ilk AVM’si, kentsel modernleşmenin ilk mimari adımı. Eskiden de farklı sebeplerle yolum buraya düşerdi. Mesela 6. Blok’la aram hiç fena sayılmaz. Fakat bu son gidişlerimde çoğu zaman orada oluş sebebimi unutacak kadar uzun uzun dolandım İMÇ bloklarında. Her gittiğimde fotoğraflar çektim, oturdum kendime çaylar ısmarladım, esnafla konuştum, etrafı izledim durdum. Çok fazla vaktim olduğundan değil tabii, ama insan rast gele bir bloktan içeri girdiğinde hemen sağında Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun dev bir duvar panosuyla karşılaşınca şaşırıp kalıyor. Bu pano kaç yıldır burada, ben neden yeni yeni farkına varıyorum diyor. Sonra bir bakıyor ki başka bir blokta Eren Eyüboğlu’nun mozaik panosu uzanıyor. Ah ne kadar da güzelmiş derken Kuzgun Acar’ın Kuşları’yla karşılaşıveriyor. Hadi canım, herkes mi burada diye sevinmeye kalmadan Füreya Koral’ın seramik panosunu keşfediyor. Ve daha kimler kimler. İşte tüm bunları kovalarken de birkaç İMÇ turu atarken buluyorsunuz kendinizi.

Kuşkusuz ki bütün bu sanatçılarla burada tanışmadım, şaşkınlığım bundan değil; ama sevdiğimiz, ilgi duyduğumuz sanatçılardan eserlerin bu kadar yolumuzun üstünde olması; günlük hayatın hayhuyu içinde birden karşımıza çıkması; İstanbul gibi giderek kabalığa, çirkinliğe teslim olan bir şehrin, hâlâ böyle incelikli izler barındırması başka türlü sevindiriyor insanı. Bu çarşının, bir zamanlar nasıl bir heyecanla buraya yapıldığı, dönemin en ünlü sanatçılarının burası için oturup eserler tasarlaması, açılışındaki o telaş ve kalabalık… Belki de bu izlerin, bu heyecanın, bir şehir ve o şehrin yaşantısı için ne kadar kıymetli olduğunu anca bu yaşlarımızda idrak edebildiğimiz için.

Şu an 18 yaşımda olsaydım bir Fikret Mualla sergisinden çıktıktan sonra eve koşup ne var ki ben de çizerim bu huysuz suratlı kadını derdim büyük ihtimalle, çünkü demişliğim oldu. Şimdiyse elime bir bez alıp bu güzelim eserleri tek tek silmek, üstlerindeki tozdan arındırıp herkese göstermek istiyorum. Yanlış anlaşılmasın, Kuzgun Acar’ın kuşlarıyla yatıp Bedri Rahmi’nin balıklarıyla kalktığım değil; ama ne bileyim, böyle karşılaşmalar dümdüz bir şehirde, dümdüz bir alakayla boş boş dolanmaktan kurtarıyor bizi. Daha fazla şeyin izini sürmeye itiyor, İstanbul’a bakmayı boş vermemeyi öğretiyor, hafızayı hep tazelemek gerektiğini hatırlatıyor…

Aslında İMÇ başlı başına ayrı bir yazının konusu, ama buradan şuraya bağlantı vereceğim müsaadenizle: İMÇ ziyaretlerimde karşılaşmamış olsaydım, Akaretler’deki Füreya sergisine bu kadar ilgi duymayacaktım belki de. Üzerinde dev Unkapanı Pilavcısı tabelasının yer aldığı o duvar panosu, bir yerlerde unuttuğum Füreya’yı yeniden hatırlattı bana. Akaretler’deki Sıraevler’de izleyiciyle buluşan sergi de eksikleri tamamlamak adına güzel bir tesadüf oldu.

Zaman zaman Mahmut’larla aramızda Şakir Paşa Ailesi’nin bir ferdi olarak kulaklarını çınlatsak da Füreyya’nın “içi boş” insan figürlerinden habersizdim. Seramiğin hayatına nasıl yön verdiğini biliyordum da duvar panolarını neden bu kadar önemsediğini, kamusal alanlar için üretmeye neden bu kadar değer verdiğini unutmuştum. Kendisini hep Batılı olarak görmesine karşın çamurla buluşmasında ortaya daha çok Doğu’dan izler çıkmasına ben de şaşırdım. Onun en az panoları ve tabakları kadar meşhur seramik evlerinden oluşan mahallesini ben de çok sevdim.

Osmanlı mirası, Cumhuriyet idealleri, müthiş bir aile, sıra dışı bir yaşam, Bohem günler… Bunlar benim için de merak  uyandırıcı ve hayranlık verici elbette. Yine de Füreya’nın hikâyesinde bana en çok dokunan taraf, bütün o dolu dolu yaşanan hayatın içinde hakikati arar gibi kendi gerçekliğinin peşine düşmüş olması ve onu bulduğunda yaşadığı rahatlama -artık ne dersek-.

Bazen hepimizi dürtüyor bu arayış, ama çok azımız buna cesaret edebiliyoruz. Birkaç yıl sonra Füreya’nın seramikle “varoluş sebebini keşfedip içindeki boşluğu sarmaladığı” yaşlara geleceğim ve kendi hayat bileşenlerime bakınca iyileştirici tutkalımın ne olacağı konusunda biraz kaygılıyım. Olası bir kendini gerçekleştirme imtihanından galip çıkacağımdan emin değilim. Neyse ki ilk romanımı yazmak için biraz daha zamanım var. Doğrusu kendime küsmeyi hiç istemem. :)

Mekân itibariyle de sergiyi dolaşmak ayrıca güzel. Kurgusu yormuyor, arkanızdan kimse kovalamıyor, 7’den 70’e herkesi orada görmek sevindiriyor. Sakince istediğiniz gibi dolaşıp istediğinizde durabiliyorsunuz. Füreya’nın aramızda olmayışının 20. yılına ithafen düzenlenen sergi, sanatçıyla ilgili şu ana dek açılan en kapsamlı retrospektif. Desenler, objeler, litografiler, tabaklar, panolar, heykeller, evler, fotoğraflar, videolar… Füreya’nın bütün bir hayatını gözünüzde canlandırmaya yetecek kadar sanatsal ve yaşamsal veriye rahatlıkla ulaşabilirsiniz. Serginin küratörleri Károly Aliotti, Nilüfer Şaşmazer ve Farah Aksoy, etrafta ne var ne yok toplayıp bir araya getirmişler. Sara Koral’ın arşivciliği de şahaneymiş. Amaçladıkları, “Füreya’yı anmak kadar, anlamak” çabası, en azından bende karşılığını buldu diyebilirim.

Gördüğünüz üzere sınavdan yeni çıkmış bir öğrenci misali şurada her şeyi bir solukta anlatabilecek kadar güçlü ezberim şu an; ama tabii ki bunu yapmayacağım. Çünkü sergi bir hafta daha uzatıldı, gördüğü yoğun ilgi karşısında kapanış tarihi 28 Ocak’a ertelendi. Bu habere, sergiyi kaçırdığı için üzülen sevgili @bellatrixbegins kadar sevineceğinizi umuyoruz. Sıraevler’den ayrıldıktan sonra oturup bir şeyler içmek, biraz da Şakir Paşa Ailesi dedikodusu yapmak isterseniz, Minoa Cafe hemen ileride karşınıza çıkacak.

Şuraya sanatsever Mahmut okuyucuları için iki duyuru daha ekleyelim. Muhtemelen görmüşünüzdür ama ola ki görmediyseniz, Canan’ın Arter’deki “Kaf Dağı’nın Ardında” sergisini 18 Şubat’a kadar rahat rahat izleyebilirsiniz. Ve Sabancı Müzesi’nde Türkiyeli sanat severlerle ilk kez buluşan “Ai Weiwei Porselene Dair” sergisi de 11 Mart’a kadar açık.  Beyoğlu, Akaretler, Emirgan; üç ayrı sergi, üç ayrı İstanbul turu. Planları yapın.

Bitirirken kıymetli küratörlerden Nilüfer Şaşmazer’e selamlarımı iletmek isterim. Kendisini öğrencilik yıllarında Beyoğlu’nda tanımıştım, sonra hep güzel işlerde ismiyle karşılaştım. Ne mutlu.

2 thoughts

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s