Anahtarlar

Dün akşam ilk defa Mabel Matiz’in yeni teklisini dinledim. “Öyle Kolaysa” isimli bir şarkı. Umarım Mabel Bey’in bir süre yatacak yeri olmaz, bir 13 dakika falan mesela. Böyle şarkı olmaz olsun çünkü. İki gündür de böyle ağzımıza girmeye çalışan bulutlar var Atina’da. Parmağımızın ucuna kadar griye boyandık.  Hani bu şehir güneşliydi? Çok yoğun bir haftayla baş etmeye çalıştığım sırada da hiç tatlı olmayan yazılar okudum bana yazılan. Al sana hüzün. Al yine kapıda. Çünkü normalde zaten hiç sevmem hüznü.

Manitayı da havaalanına bıraktım sabah, yine tırrık kürrek bir yerlere gidiyor. Dert bitiyor, kendisinde iş gezisi bitmiyor. Sabahın 6’sında balya balya anahtarları şıngırdatıyor kulağımın dibinde; bak ofisin anahtarı şurada, bak bilmemnenin anahtarı burda, sanki hatırlayacağım. Ben bir önceki  öğünde ne yediğini hatırlamayan insanım. O böyle anahtar şıngırdatıp bana o burada, şu orada dedikçe asabım bozuldu.  Şimdi durun bakalım, ben daha bu mevzudan nerelere atlayacağım. Anahtar şıngırdatmasını -en drama queen halimle- ben nerelere çekeceğim? Hüzünde kalite, kısa süreli depresyonda bir dünya markasıyım.

Son 10 senede elime aldığım anahtarları düşündüm Stelios burnumun dibinde bıtbıtbıt konuştukça. Başka ülkelerde, başka şehirlerde yaşadığım evlerin anahtarlarını, evimmiş gibi hiç çekinmeden girebildiğim evlerin emanet edilen anahtarları, bir iki günlüğüne sahip olunan ve sanrılar yaratan anahtarları… İstanbul’a gidiyorum mesela, bir cebimde annemlerin evinin, bir cebimde ablamın evinin anahtarları var, çantamın ön gözünde Atina’daki evimin anahtarı var.  İstesem Sibel de Melda da verir evlerinin anahtarlarını. “Şıkır şıkır Mahmure, rastık çekerek Mahmure” gibi gezerim sokaklarda.

Ama şöyle de bir şey var aynı zamanda: Kapısını çaldığımız, anahtarlarımızla açtığımız evlerin zilini  -artık- çalamayacak olmak, o anahtarları başkalarına verdiğimizi hatırlamak çok üzüyor beni. Ev(ler)i sadece üç boyutlu, içinde eşyaları ile hatırlayan biri değilim çünkü; evlerin kokusunu, anılarını, bir duvarına saatlerce baktığım hallerini, içinde attığım kahkahaları da anımsıyorum zira. Hiç sevmediğim burç muhabbetine gireyim o zaman biraz da: Yengeç burcu olduğum için, hani ne diyorlar acaba hakkımızda diyerek, yıllar önce okuduğumda (salak bir kitabı) üç temel şey vardı gözüme çarpan: anneci tiplerdir, duygusallardır (olmaz öyle şey) ve evlerine çok bağlıdırlar. son 10 senede 6 ev falan değiştirmiş bir insan olduğum için, şimdi düşündüğümde saçma geliyor ama bahsedilen sanırım tek bir eve sonsuza kadar bağlı kalmak, o evden başkasını beğenmemek anlamına gelmiyor. Ya da geliyor, yazı devam ettikçe aslında onu istediğimi umarım anlatmayı başarabilirim. Ben hangi evde yaşamımı kurduysam, o evi sahiplendim ve sevdim. Hangi arkadaş(lar)ımın evinin anahtarına sahipsem, o eve girmekten asla çekinmedim. Orası da benim mekanımdı çünkü; bulaşık makinesi yıkamayı bitirdiğinde neyi nereyi koyacağımı bildiğim evlerdi onlar. Evlerimizi değiştiriyor, anahtarlarımızı teslim ediyoruz birilerine. Başka birileri o kapıları açıyor, başka birileri o duvarlara bakıyor. Biz de başka evleri benimsemeye çalışıyoruz. 70 yaşında bir köşesinde saksı gibi oturacağımı düşündüğüm evleri bir daha göremeyeceğim belki.

Kafamda sabit, uzun yıllar devam edecek, aynı evde aynı anahtarlarla yaşacağım bir hayat vardı ve ben bunu kendim beceremedim. Deli eşek gibi oradan oraya gidiyor, başka kapılar açıyor, açtığım kapıların bir süre en iyisi olduğuna inanıyor, başka şehirlere alışmaya çalışıyor, kendimi -belki de- kandırıyorum. Hollanda’da yaşarken ve kurumsal bir şirkette çalışan, düzenli gelire sahip bir ibişken hep bir ev sahibi olmayı düşündüm. 30 sene boyunca her ay kira bedeli ödeyerek sahip olacağımız evleri işte. Bir şeylerden korktum, bir şeyler tuttu beni, yapamadım. Oysa az hayalini kurmamıştım, dürüst olayım şimdi. Bazen hayallerimde o evi döşedim, o evde kimlerle aynı masanın etrafında muhabbet edeceğimi düşündüm. Hala bazen bunu neden yapmadığımı düşündükçe kendime sinirlenirim.

Burada, Atina’da, zaten her şey pamuk ipliğine bağlı. 35 yaşımda bir 19 yaş heyecanıyla yaşıyorum: ön görmeyi geçtim bir ömrü, bir 3 ay bile yok. Kötü ya da acınası olduğu için yazmadım bunu. This is Athens, her daim heyecan, her daim bir önünü görememek çünkü. Hayatımda artık bir şeylerin durmasını, aynı kalmasını istediğim dönemde, işler yine dilediğim gibi gelişmiyor. Ben kendimden vazgeçtim zaten de başkaları bunu yapaydı iyiydi. Bir anahtar, bir şehir, bir ev, bir sokak hep aynı kalsaydı ne bileyim. Benim olmasa da, sevdiklerime ait tek böyle bir bileşim olaydı iyiydi.

Yapacak bir şey yok. Yeni anahtarları şıngırdatıp, hepimiz için en iyisini dileyeceğiz. Bir şişe şarap açacağız, yeni evlerimize içeceğiz. Sonra o anahtarlar yine başka birilerinin olacak, biz yeni bir şehrin havasını soluyacağız.

Ölelim mi canım? Biz de böyle devam edeceğiz.

Fotoğraf: https://fineartamerica.com/featured/assorted-skeleton-keys-ken-powers.html

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s