Modern Zamanlarda Aşk: Bu mudur?

Yılbaşından sonra en çok “asla kullanılmayacak” hediyenin alındığı, çiçek ve çikolata satıcılarının bayramı, yılın soğuk günlerinde ekonominin can damarı Sevgililer Günü hoş gelmiş. Her yerin kırmızı kalp, çiçek, sevimli ayıcık ve çikolata dolacağı, restoran ve hotel rezervasyonları konusunda türlü çılgınlıkların yaşanacağı hepimizin malumu. Bu konularda size türlü danışmanlık hizmeti sağlayacak zibilyon tane lifestyle blogu var zaten www dünyasında. Sizi kendinizden bile çok düşünen canımız ciğerimiz The Mahmut‘unuz, bu mübarek günü yalnız geçirecekleri de unutmadı, yalnız olmak yerine bu ilişkilerden birinin içinde olmadığınız için şükretmenizi sağlayacak bir liste derledi.

İsterseniz takıntılı bir aşk hikayesiyle başlayalım; Boxing Helena misal. David Lynch’in kızı, yönetmen Jennifer Chambers Lynch’in 19 yaşında ilk taslağını yazdığı film, takıntılı bir adamın tek seferlik bir kaçamaktan sonra fena halde kafayı taktığı kadını kendisiyle bir ilişkiye zorlaması etrafında gelişir. Cerrah Nick Cavanaugh’ın, arzu nesnesinin kendisine bağlığından emin olmak için aldığı önlemlerin biraz aşırıya kaçtığını söylemek abartmak olmaz. Helena’nın önce bacaklarını sonra kollarını kesen kahramanımız (!) böylece onun kendisine bağlı kalacağından emin olmaya çalışır. Ah, minel aşk, sen nelere kadirsin…

Secratary

Gelin bir de alternatif eğilimlerden bahsedelim. Kolektif görümcemiz Maggie Gylenhaal’ın ciddiye alınmasının müsebbibi Secretary’de kendisini tedaviye zorlanan bir mazoşist olarak izliyoruz. Tedavi sürecinin bir parçası olarak girdiği iş yerinde talihsiz bir tesadüf yaşanır, tabiri hoş görün, iyi olacak hastanın doktor ayağına gelmiştir. Patronu Grey, hani nasıl demeli, BDSM oyunlarında dominant rolü oynamaya pek meraklıdır. Pek çok romantik komedinin artık beylik mesajı olan “İlişki içinde kendin kalmayı, seni kendin olarak kabul edecek adamı bulmayı başarırsan mutlu olursun” düsturuna sıkı sıkıya bağlı film, iki yanlışın bir doğru ettiği nadir durumlardan birini sunuyor. Toplumun kendilerine dayattığı şekilde yaşamayı tercih etmemeleri davranış bozukluğu gibi zuhur etse de birbirlerine çok yakışıyorlar.

Dinamiği Sekreter’e çok benzeyen bir başka iş de, dalga geçercesine son üç senedir 14 Şubat haftası vizyonu taçlandıran, aynı isimli çok satar kitap serisinden uyarlanan Fifty Shades of Grey serisi.  Anastasia Steele genç bir edebiyat öğrencisidir, röportaj yaptığı genç ve varlıklı iş adamı Christian Gray’i daha yakından tanıma fırsatı eline geçince bu fırsatı tepmez. Oysa ki Grey’in kişilik problemleri ve bunlardan gizlenmek için kurduğu bir BDSM cenneti vardır. Sevdiği adama yakın olmak için onun belirlediği şartlarla da olsa ilişkilerinin yürümesini kabul eden Ana, dünyanın her yerinde şiddet gören kadınlara kötü örnek olur. Burada bir parantez açıp iki yetişkinin kendi rızalarıyla BDSM tanımlarına uyan bir ilişkiye girmesinin sadece onları ilgilendireceğini düşündüğümüzü de söyleyelim de yanlış anlaşılmasın. Derdimiz bunu ilişkinin bir geçici bir aşaması, zamanla düzeltilmesi gereken bir sıkıntısı olan ve gerçek aşkın – oh, pek gösterişli gelişiyle “iyileşecek” bir araz gibi ele alan hikayeyle ve rızası dışı şiddete boyun eğip bunu sevginin bir göstergesi gibi kabul eden kadın karakterle.

Bilenler bilir, Fifty Shades of Grey, hayatına Twilight serisindeki karakterleri kullanarak, serbest nizam bir uyarlama olarak başlamış, popülaritesinin artmasıyla, basılabilmesi için yepyeni karakterlerle baştan yapılandırılmıştı. O yüzden de iki hikayenin de esas kadınları, hikayenin başında kendinden nefret konusunda çığır açmış, pasif agresiflik meselesine yeni bir boyut katmış ergenliğin yanlış tarafında kalmışlar. Öte yandan, Twilight’ta esas oğlanın 100 küsür yaşındaki bakir bir vampir, kızın ise 17 yaşında fazlasıyla sıradan bir lise öğrencisi olması, üstelik birinin diğerini her an doğasının çağrısına uyup öldürebilecek olması ilişkinin arıza katsayısını arttırıyor. Şaşırtıcı bir şekilde 3 çocuklu mormon bir kadının güdük hayal gücünden çıksa da Twilight’ın kendine göre bir cazibesi yok değil. Yine de şunu kabul etmek lazım; iki başkahraman bir şekilde eş özelliklere kavuşsa ve ilişkilerini mazbut bir evlilikle taçlandırsa da, aşık olduğu kadının doğurduğu bebeğe bir çeşit yıldırım aşkıyla bağlanan kurt adam, yüzünü parçalamış sevgilisinden kaderlerinin ortak olduğuna inandığı için ayrılmayan kadın gibi çok olumlu (!) rol modellerinden geçilmiyor.
 Kill Bill
Bir de direkt hasım olanlar var mesela. Kill Bill’in kahramanı; düğününde uğradığı saldırı sonucu girdiği 4 yıllık komadan uyanınca kendi ve bebeği için intikam yemini eden Gelin, durumunda payı olan eski mesai arkadaşlarını tek tek haklar. Ama asıl kalp ağrısı ve baş düşmanı ekibin lideri Bill’den başkası değildir. Beyazperdenin gördüğü en sıkı katillerden olan Gelin, Bill’e ulaşana kadar arkasında küçük bir orduya denk düşecek kadar ceset bırakır. Bill’in hikayede görünmeye başlaması, Gelin’in de sert kabuğunun kırılmasına, savunmasız yanının ortaya çıkmasına yol açar. Hem mentoru, hem sevdiği adam hem de hayatta olduğunu bile bilmediği kızının babasının aynı zamanda katili olması, Gelin ve Bill’in ilişkisinin nirengi noktası. İki prensip sahibi katilin karşı karşıya gelmesi her koşulda zorlu bir mücadele demek olurdu kuşkusuz, ama kapanmamış gönül meseleleri işleri daha da zorlaştırır. Mükemmel, aile olarak geçirdikleri tek akşamdan başka bir huzur anlarına tanık olmadığımız ikilinin sonunun Beş Nokta Avuç Patlayan Kalp Tekniği gibi şiirsel bir şekilde gelmesi de aşklarının imkansızlığına bir nazire belki de. 
 alafoliepasdutout.jpg
Atlantik’in diğer tarafına geçelim, aşkın ülkesi, her nevi aşk şarkısının sponsoru Fransa’ya uzanalım. Sınırsız tatlılığıyla kalbimizi çalan Audrey Tautou’nun hepimizi hazırlıksız yakaladığı À la folie… pas du tout‘nun ilk yarısı tam bir romantik drama gibi gelişir. Adam kadınla tanışır, aşık olurlar, ancak adamın evli olması kalp kırıcı sonuçlara sebep olabilecektir. Yoksa işler hiç öyle değil midir? İkinci yarısında, bu kez erkek karakterin bakış açısından izlediğimiz hikayenin masum yüzlü dilberinin göründüğü kadar masum olmadığı yavaş yavaş ortaya çıkar. Pek sevimli afişine kanmayın siz, aşk meşk işlerinde takıntının beyazperdedeki en iyi portrelerinden biri olan À la folie… pas du tout, insanın sınırsız  kendini kandırma kapasitesini hatırlatması açısından da önemli. Bir kere izlerseniz, papatya falları da, Nat King Cole’un L.O.V.E.’ı da bir daha asla eskisi gibi romantik gelmeyecek kulağa, benden uyarması.
jeux-d-enfants-bibliotheque-affiche
Aşağı yukarı aynı dönemde vizyona giren Jeux D’enfant, meseleye bambaşka bir yerden yaklaşır: “Var mısın, yok musun?” Meydan okumaya dayanan bir ilişki nereye kadar gidebilir sorusunun cevabı, bu jelibon renkli Fransız filmi olsa gerek. Çekiciliklerinin doruklarında Marion Cotillard ve Guillaume Canet birbirlerinin damarlarına basmaya ara verseler körkütük aşık olduklarını fark edecek iki çocukluk arkadaşını oynadığı filmde aşkın bizim her zaman en iyi yanımızı ortaya çıkarmadığını bir kere daha görüyoruz. Evet, hayat da aşk da büyük bir meydan okuma çoğu zaman, ama inatta ısrarla bunu daha da zorlaştırmanın, pire için yorgan yakmanın alemi var mı hisleriyle izleyeceğiniz film, dev bir beton blokta son bulurken Cupid’den cümle aşıklara sağduyu diliyoruz.
Buyurun, biraz daha güneyleree gidelim, yenilenip dinlenmeye. (Vicky ChristinaBarcelona’da Juan Antonio bizi bekliyor. Juan Antoino, Akdeniz erkeği deyince akla gelen bütün o klişe özellikleri üstünde toplamıştır, çapkın, yakışıklı, keyif düşkünüdür. Aynı anda baştan çıkarmaya çalıştığı iki Amerikalı arkadaştan önce biri sonra diğeri cazibesine karşı koyamaz. Tam iki kadın arasında dengeye ulaşması zor bir dansa başlamışken eski karısı Maria Elena resme girer, hem de ne giriş… İntihar girişimi sonrası evine getirdiği Maria Elena, bir yandan yeni kız arkadaşına eziyet eder, diğer yandan Juan Antonio’yu kendisine ait olduğuna ikna etmeye çalışır. İki kadının hiç hesapta olmayan yakınlaşması ise işi iyice çetrefil bir hale sokar. Kurdukları üçlü düzen Christina’nın “ben devam edemeyeceğim” demesiyle sona ererken Maria Elena ile Juan Antonio delilikleriyle baş başa kalırlar, gelsin sokakta edilen tekme tokat kavgalar, gitsin sebepsiz yere patlayan altıpatlarlar. Gerçek hayatta da evli olan Penelope Cruz ve Javier Bardem’in perdeden dışarı sıçrayan uyumları sayesinde biraz da, arızaları birbirine denk Maria Elena’yla Juan Antonio beyazperdenin unutulmazları arasına eklenir. 
Bercelona
Evlilik meselesi enteresan mesele; sıradaki çiftimiz Fincher menşeili. Sevgili karısı esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolan Nick Dunne bir taraftan endişe içinde eşinin bulunması için uğraşmaktadır ama öte yandan sanki şüphe uyandıracak bir yanı da vardır. Peki ya her yönüyle “mükemmel” bir kadın gibi görünen “Muhteşem Amy”, gerçekten göründüğü gibi midir? Aynı adlı kitaptan David Fincher tarafından sinemaya uyarlanan Gone Girl, her ne kadar biri pasif – agresif ve özgüveni fena halde sarsılmış bir adam, diğeri tanrı kompleksli, manipülatör sosyopat bir kadın; iki karakter ile yola çıksa da, her ilişkinin girebileceği o karanlık yollara giriyor. Yeterince uzun süren bir ilişkinin en korkunç tarafının aslında insanın en korkunç halini ortaya çıkarmasına sebep olabileceğini söylemekle kalmıyor, bütün maskeler atıldıktan sonra bile aynı insanla devam etmek isteyebileceğinizi sessizce size fısıldıyor. Her yönden birbirleriyle çok uyumlu görünen Dunne çiftinin işsizlik, başarısızlık, yalnızlık, envai çeşit komplo ve cinayetle sınanan ilişkisinin kendilerine rağmen vardığı nokta sizce de sefaleti kendinize denk birini bulmanızı öneriyor olabilir mi?
Gone-Girl-Amy-540x379
Bir diğer akla zarar, evlerden uzak vakanın merkezinde “tekno-aşk” var. Yapay zeka meseleleri ayyuka çıkmadan ve robotun biri aile kurup evlenme isteğini beyan etmeden hemen önce izlediğimiz “Her” 2013 yılına damgasını vuran filmlerdendi. Yakın gelecekte geçen film, her geçen gün artan yalnızlığımız ve ona çare olarak uydurduğumuz teknoloji tabanlı samimiyet simülasyonları üzerine korkutucu derecede gerçekçi bir projeksiyon her şeyden önce. Genç, melankolik profesyonel Theodore, yeni geliştirilmiş yapay zeka teknolojisini, bildiğimiz Siri’nin fazla gelişmiş bir versiyonunu alıp eve getirir. Theodore, hayatını kolaylaştırması gereken “Samantha” isimli işletim sistemiyle önce entelektüel, sonra duygusal bir ilişkiye yelken açar. Fiziksel yakınlığın bile çaresi vardır, yeter ki Samantha için, “Theodore’dan başkası olmasın”dır. Biri kanlı canlı, yetişkin bir erkek, diğeri Scarlet Johansson’un sesini ödünç almış da olsa sadece yapay zeka olan iki karakterin ilişkisini sorgulama hakkını kendimde bulmadan önce akıllı telefonumu sessize almam gerektiğini de nereden çıkardınız ?
her_teho_samantha
 
Kapatırken Fight Club’dan bahsetmek istiyorum, doksanlı yıllarda çekilmiş filmlerin en iyisi değilse bile dönemin ruhunu en iyi yansıtanıydı Fight Club. Bence bir dönemi, bir sinemasever kuşağını etkilemiş, kült mertebesini sonuna kadar hak eden bir başyapıt. Hikayenin tüm dolambaçlarını ve tüketim alışkanlıklarımızla ilgili söylediklerini bir yana bırakabilirsek kırık bir aşk hikayesinin size baktığını göreceksiniz. Uyku sorununu çözmek için kanser hastalarının yardım toplantılarına giden iki kayıp ruh, – mıknatısın benzer kutupları gibi – önce birbirlerini son süratle iterler. Hatta esas oğlanımız, Anlatıcı “Eğer bir tümörüm olsaydı, adını Marla koyardım” der. Marla Singer… Femme Fatale’lerin Beterböcek’i, baca gibi sigara içen, çamaşırhanelerdeki kurutmalardan gardırobunu düzen, çağırınca gelen, kovunca giden Marla Singer. Erkek karakterimiz de ondan ala; uykusuzluk belasından kurtulmak için kanser destek gruplarından dövüş kulüplerine savruluyor, patronundan tazminat koparabilmek için kendi kendini duvardan duvara vuruyor, hobileri arasında ATM’leri patlatmak, lüks arabaları parçalamak ve insanları ölümle tehdit ederek hayallerinin peşinden koşmaya zorlamak var. İkilinin intihar eğilimlerinden bahsetmiş miydim? Allah’tan Fincher yufka yürekli de, bize çiftimizin ele ele tutuştuğu nefis bir final bahşediyor, dünya yıkılsa ne gezer, film doksanlı yılların en akılda kalıcı finaliyle kapanıyor. “Beni, hayatımın çok tuhaf bir zamanında tanıdın.
fight-club-_the-end_
Sevgili güzel bir detay şüphesiz, lakin şart değil, seveniniz bol, çiçek – çikolata alanlarınız çok olsun. 

2 thoughts

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s