Kırk Yedi’liler, Füruzan ve Nejat İşler…

Bu aslında bir “eşyalar ve hatırlattıkları” yazısının konusuydu. O yazıyı bir türlü bitiremedim. Ekledim, çıkardım; yazdım, sildim, sonunda tümden vazgeçtim. Hatırası olan eşyalardan söz etmek bazen o kadar da kolay olmuyor. En azından benim için. En azından şu günlerde. Kesinlikle memnun değilim bu halimden ve bir çaresine bakacağım. Neyse. Yazı diyordum, rafa kalktı, üstünden aylar geçti, yazdıklarım taslaklarda unutuldu gitti. Konuyu açıp bakmıyorum ki üzerime gelmesin.

Derken haftalar önce eskilerden bir arkadaşım aradı. Topağacı’yla ilgili bir proje hazırlıyormuş da, eline bir takım notlar geçmiş de… Heyecanla, “Sence tezgah en son ne zaman açıldı, ben hatırlamıyorum, sen hatırlıyor musun?” diye soruyor. Ben de hatırlamıyorum! Tezgâhın son yıllarında biz Beyoğlu’na göçmüştük muhtemelen. Zaten oralarla da bir mahalle ilişkisi içine girememiştik pek, geçerken uğruyorduk işte.  Hafızamı yokladım, kitapları karıştırdım, etraftan arkadaşlara sordum… Ulaşabildiğim tarihler bir “son” tarih olarak muallakta bırakıyordu.

“Tezgâh. Taslaktaki yazı. Oturup şunu tamamlasam mı? Yok yok, şimdi değil. Başka sefere…”

Epey bir zaman sonra, tam da konuyu unutmuştum ki, üstüne başka bir arkadaşımın yakınlarda kiminle söyleşi yapacağını öğrendim. Tesadüfün böylesi! Haliyle soru yine kapımızda bitti. Elçiye zeval olmaz deyip “Sorsana, tezgâh en son ne zaman açıldı?” diye Türkan’a iletiverdim. Söyleşiyi takip eden günler içinde beklenen yanıt geldi ve hepimiz rahatladık.

“Demek o yıllarda hâlâ açıkmış, ben daha erken kapandı sanıyordum. Acaba en son ne zaman uğradım? Taslaktaki yazı. Yazsam mı? Kaç, kaç…”

IMG_5344

Günler günleri kovaladı, Şubat bitti, Mart’ı yarıladık. Geçenlerde Yapı Kredi’de öylesine dolanıyorum. Mart ayı yazarı Füruzan’mış ve yazarın tüm kitaplarında yüzde 30 indirim fırsatı varmış. İlgili bölüme yönelip kitaplara baktım, kapaklara dokundum, kaçıncı baskıya ulaştıklarını merakla inceledim. Parasız Yatılı’yı, Benim Sinemalarım’ı okurken ne çok sevdiğimi hatırladım. Füruzan’ın süslü bir yazar oluşunu anımsayıp gülümsedim. Sonra elime en çok sevdiklerimden birini daha aldım. Kiraz’ın yüzünü gölgeleyen kara kirpiklerini hiç unutmadığımı fark ettim. Okuduğum ilk Füruzan kitabıydı, günlerce bu kitapla yatıp kalkmıştım. Sayfalar elimde kalacak diye ödüm kopmuştu, hatta beklediğim şey başıma gelmesin diye iyice tutkallayıp (tutkal denen şey hâlâ var mı?) cilt kısmını man-dal-la-ya-rak (bir seferde yazması zor oldu) birkaç gün beklemiştim…

“Okuduğum ilk Füruzan kitabı. Kitabı aldığım yer. Taslaktaki yazı. Alın işte, döndük mü yine tezgâha? Döndük.”  

Sene 1998. Fakülteden çıkıp 30 M’yi yakalamak üzere Hadi Çaman Tiyatrosu’nun biraz ilerisindeki durağa yürüyoruz çıkışlarda. Tiyatronun oralarda küçük bir kitapçı tezgâhı. Hemen her gün aynı yerde kuruluyor. Yaşımız daha ne ki eski basım kitap peşine düşelim, bizim için tek cazibesi ikinci elin daha ucuz olması. Bir gün yine öyle tezgâha bakıyorum, bu kez her zamankinden daha fazla oyalanıyorum. Birinci basım bir Füruzan takılıyor gözüme. Kırk Yedi’liler, Aralık 1974, Ankara, Bilgi Yayınevi. Kapak, Fahri Karagözoğlu. Tabii bunlar, o zamanlar benim için pek bir şey ifade etmiyor. Ben kitap niye bu kadar eski, onun derdindeyim. O kadar yıpranmış ki alıp almamakta kararsız kalıyorum. Sayfalara notlar düşülmüş, renkli kalemlerle satır altları çizilmiş. İçinde bir de kelebekli minik bir kart var, arka tarafında “beni unutma” yazıyor sadece. Kitaptan çok nota takılıyorum, bakıyorum, bakıyorum. Sonra sahaf arkadaş, “Hiç Füruzan okudun mu?” diye soruyor. Hayır, henüz değil diyorum. “O zaman mutlaka al, hatta sana hediye edeyim” diyor. Bu karşılıksız teklifi için mahcubiyet duyup kitabı satın aldığım gibi uzaklaşıyorum.

Yıllar geçiyor. Bu kez Galatasaray’daki Tezgâh’ta bekliyorum söyleşi yapmak için. Neredeyse on gün boyunca süren “çağrı”lı, mesajlı telefon trafiğiyle nihayet bir söyleşi koparmışım. Israrla telefon numarasını paylaşmayıp her defasında başka bir numaradan haber veriyor bana ve ben de geri dönüyorum. Böyle acayip bir süreç. Ama olsun, az sonra buluşacağız işte. Nejat İşler çıkıp geliyor. Kafenin arka sokağa açılan masalarından birinde uzun uzun konuşuyoruz. Muhtemelen bana öyle uzun uzun konuşmuşuz gibi geliyor. Çünkü aslında Nejat konuşmaktan pek hoşlanmıyor. Arada Evet ya da Hayır diyor, bazen geçiştiriyor ama sorularım yine de yanıtsız kalmıyor. Hele bazen iki – üç cümle kuruyor ki, işte o zaman ben içimden nasıl seviniyorum, anlatamam. Hah oldu galiba diyorum, aferin kız, sevdi soruyu diyorum, aynen devam, kurtardın röportajı diyorum. Böyle diye diye de aklınıza gelebilecek her şeyi soruyorum. Bir ara abartıp “AB yolundaki gelişmeler, Arafat’ın ölümü, ABD’deki seçimler… Bunlar sizi ne kadar ilgilendiriyor? diye bile soruyorum. Ve tabii ki gereksiz soruyorum. Çünkü Nejat, çünkü nasıl sormayayım.

Fotoğraf: Mert Erzincan, Esquire Türkiye, Mart 2018
Fotoğraf: Mehmet Erzincan, Esquire Türkiye, Mart 2018

Sonra söz Teşvikiye’deki tezgâha geliyor. Seneler evvel beni Füruzan’la tanıştırdığı için teşekkür ediyorum kendisine, seviniyor. Sevindiğini de belli ediyor, ben de seviniyorum. İçerideki masalardan birindeyse üç kız bize bakıyor. Onlar söyleşi boyunca hep oradalar zaten, hep bize bakıyorlar. Bizim ajanstan arkadaşlar, müşteri rolünde yan masadalar. Söyleşi bitiyor, onlar da katılıyor aramıza. Laf lafı açıyor. Sonra Derya, “Aliye’deki rolünüz çok başarılı, çok gerçek, kamera karşısındayken kendi hayatınızdan da besleniyor musunuz,” minvalinde bir soru yöneltiyor. Nejat her zamanki ketumluğuyla veriyor cevabı: “Hayır, hayatımda hiç dalak kesmedim!”

Bu buluşmanın en ilginç yanıysa saatlerce süren bütün bu konuşmaların kayda geçmemiş olması. Bozuk kayıt cihazımın azizliği yüzünden günler sonra aynı söyleşiyi bir kez daha aynı yerde yapmak durumunda kalıyoruz. Ama Nejat hiç surat asmıyor. Canım Nejat.

Aradan 20 yıl geçmiş. Nejat İşler, Kaybedenler Kulübü Yolda ile yine karşımızda. Saçı, sakalı uzamış, birbirine karışmış. Kimseye cici görünme derdinde değil, onu nasıl sevdiysek yine öyle. Kırk Yedi’liler ise 3 yıl sonra 47. yaşına basacak. 68 kuşağı, onların hayalleri ve isyanları yine birilerine ilham vermeye devam edecek. 71. yaşın kutlu olsun canım Emine.

Aradan 20 yıl geçmiş. İnsan 18 yaşındayken bir kitabın içinden çıkan “beni unutma” notuna boş boş bakıyor. Bir başkasının unutulmuş emanetine üzülüyor sadece.  Sonra o 20 yılda pek çok kez o nottaki temenniye sarılırken buluyor kendini.

“İyi hoş da bu kolay; peki ya baba evinin salonunda anlamsızca duran o Bedri Rahmi figürü ne olacak? Düş yakamdan taslaktaki yazı!”

 

Not: Uzun ve güzel bir Nejat İşler sohbeti için sevgili Türkan Doğan’ın Esquire Türkiye dergisinin Mart sayısında yer alan röportajına bakabilirsiniz. 

 

(Zorunlu not: Derya’cığıma kokulu öpücükler ♥️)

 

 

2 thoughts

  1. ya harika anılar. ba yıl dım! <3
    o minik karttaki beni unutma notu meğer bu yazıyı yazmayı unutmaman, o güzel anıları hep hatırlaman içinmiş. bak!

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s