Donizetti’nin Tudor Kraliçeleri ve Magazin Haberleri

Hem kültürlü hem de esprili yazarlarımız sağolsunlar Mahmut’ta son zamanlarda İngiltere kraliyet ailesi hakkında tarihi bilgilerle kıkırdamalık dedikoduları bir arada götüren harika yazılar yayınlandı. İtiraf etmem gerekirse coğrafyayla beraber tarih öğrencilik yaşamımda başarısız olduğum ve bir türlü sevemediğim alanlar olarak kaldılar. Hala ciddi bir tarih kitabını sıkıntıdan patlamadan on dakika dahi okuyamıyorum. Yakalaşabildiğim en ciddi kısım Hilary Mantel’in Thomas Cromwell’in hayatını anlatan, daha sadece ilk ikisi yayınlanmış üçlemesi oldu, benim gibiler varsa onlara da tavsiyem olsun.

Bu tarih nefretime rağmen dedikodu açlığım durdurulacak gibi değil. İngiltere kraliyeti de yüz yıllardır en nefis skandallara imza atmış, ister istemez merak ediyorum; hal böyle olunca bizdeki bu yazı serisi tam da aradığım şey oldu. Yazıları döktüren arkadaşlarıma lisedeki popüler kız grubuymuş gibi özençle yutkunarak baktım, bir şekilde dahil olmalıydım aralarına ama nasıl? Bildiğim tek dedikodu olan Diana’nın kral Philip’e laf sokmasını Ozan’a whatsapp’ta anlatmış bulunduğum için elimde iyi bir vuruş da kalmamıştı. Bir süre kafa yordum ve en iyisi bildiğim konudan gitmek diye operadan bahsedeyim dedim. Donizetti’nin ünlü Tudor üçlemesinden. Çünkü işin içinde hem tarih, hem kraliyet hem de bol dedikodu var.

Tudor üçlemesi ne diye soran varsa anlatayım baştan. Üretkenliği ile ünlü opera bestecisi Donizetti İngiltere kraliyeti hakkında üç tane opera bestelemiş: Maria Stuarda (Mary Stuart), Anna Bolena (Anne Boleyn) ve Roberto Devereux (Robert Devereux, bunda tek harf farkı varmış). Tabii bunlar yüzü aşkın yıl önce bestelenmiş, ciddi insanlar var bu işinde, şimdiki gibi “üçünü de kraliyet hakkında yapayım bunlara trio derim” gibi bir niyet, gimmicky şirinlikler yapmak yok. Aslında üç tane kraliyet hakkında opera olması tamamen bir tesadüf. Üçünün de librettoları farklı librettistler tarafından yazılmış. Tesadüf kısmı çok da büyük değil, opera gösteriş işi olduğundan konular belli temalar altında işleniyor: mitolojik hikayeler, Shakespeare oyunları ya da tarihi olaylar. Tarihi olaylarda da elbette aristokratlar tercih edilecek, yüksek yakalıklar ve bol iç etekli elbiseler olmadan bir sahne düşünemedikleri bir zamanda yaşıyorlarmış. Fakat yine de ortak özellikleri yok değil, hepsi zamanında seyircilerin bayılmasına neden olacak idam sahneleriyle sonlanan üzücü operalar. Ülkemizdeki romantik komedilerin isimlerini çevirirken daha çok izleyici çekmek için araya aşk kelimesini sokuşturan çevirmenlerle aynı mantıkla pek de tarihi doğruculuğa yakışmayan şekilde her librettoya ayrı bir saçma aşk da yerleştirilmiş. Sonuçta Fransızlar’a hitap eden İtalyan bir besteciden bahsediyoruz, şaşırtıcı bir şey yok.

Aralarından en sevdiğim İskoç sempatizanlığımdan mı yoksa içinde dönemine göre şaşırtıcı şekilde küfürler içermesinden mi bilmiyorum ama Maria Stuarda. Mary Stuart’ın kendisi yüzünden yıllarca ülkesinden uzakta kaldığı Elizabeth’e kirlenmiş tahtın sahibi Boleyn denen seks işçisinin kızı ve hatta vil bastarda dediği sahne, sonrasında kendi ölüm fermanını imzalamış olsa da ağız dolusu hakedilmiş bir hakaret seansından sonra hepimizin hissettiği gibi büyük bir rahatlamayla gülümsemesi, sonunda -nasıl daha kibar diyebilirim bilemedim- kafası kesilirken müziğin yükseldiği her anda balta vuruşunun tekrar etmesi… Hepsi de kendim gibi drama sevenler için harika unsurlar. Operanın ilk gösteriminde ünlü vil bastarda sahnesinde Stuarda’yı oynayan mezzo üstün oyunculuk yeteneğiyle hakaretleri öyle inandırıcı bir şekilde sıralamış ki Elizabeth’i canlandıran soprano üstüne alınıp o anda tokatlı saç çekmeli bir kavga başlatmış.

Maria Stuarda bir bel canto operasında yakışır şekilde eğlenceyi elden bırakmıyor, Kraliçe Elizabeth hikayedeki kötü adam olduğu için komedi yaratma rolü çoğu yapımda üstüne yükleniyor. Stuarda’yı sade ve insancıl resmeden yapımlar Elisabetta’yı iri yapılı, flamboyan kılıklı bir cani olarak gösteriyor. Buna kıyasla Anna Bolena’da komediye yer yok, oldukça trajik. Roberto Devereux ile beraber Maria Stuarda’ya kıyasla daha az gösterilen operalardan biri olması buna bağlanabilir.

Neyse geçmişi bırakalım biraz da geçtiğimiz yüz yıla bakalım. Tudor üçlemesinin gerçekten bir üçleme olarak ele alındığı zamanlara mesela. O vakit önce Beverly Sills’i tanımamız lazım. Sills zamanında çok popüler olsa da kimsenin ilk olarak onun yorumunu arayacağı bir soprano değil nedense. Ben Sevil Berberi’ndeki Rosina’sını çok beğenirim. Sahnede olmaktan çok mutlu olan bir kadın olduğu belliymiş, rolü ne kadar trajik olursa olsun yüzünden gülümsemesi hiçbir görüntü kaydında eksik değil. O yüzden opera tutkunlarının opera buffa kimi zaman da melodrama buffa dediği komedilere daha uygun görüyorum. Fakat yeteneğinin yanında Sills’i bu kadar başarılı yapan aynı zamanda kişiliği. Bir kere Beverly Sills gerçek bir diva, orijinal anlamıyla elbette. Şimdi diva olmanın anlamı biraz değişti, salt şımarıklık ve bencillik yapanlara diva diyorlar, en son Grey’s Anatomy setinde kostümcü kızlardan biriyle karısını aldatan Patrick Dempsey’e demişlerdi. Fakat eski divaların kibir ve şımarıklığının altında sanatlarına olan aşkları ve başarı için olan hırsları vardı. Paramı alayım, şöhretim yürüsün ama tırnağımı oynatmayayım divalığı sadece günümüz Hollywood’una değil opera sahnesine de uygun. Pek popüler ve pahalı tenorlardan biri olan Roberto Alagna’nın La Scala’da sahnelenecek olan Aida’daki rolüne şımarıklığından hazırlanmadığı, kostümlü provalara gelmediği bu yüzden de gala gecesinde sesinin çatladığı gece modern opera tarihinin en ibretlik olaylarından biri mesela. La Scala izleyicisi/ dinleyicisi affedilmez eleştiriciliğiyle bilinir, Alagna’ya da gereken sertliği göstererek hep birlikte yuhlamışlar, kahramanımız da dramatik bir şekilde koşarak sahneyi terk etmiş. İşte bu tür bir divalık sevmediğimiz türden bir divalık. Sills’in divalığı, örnekleri çoklaştırmak gerekirse Maria Callas’ınkini de söyleyebilirim, çok daha ayakları yere basan, yeteneğinin sınırlarının farkında olan ve başarı odaklı bir divalık. Başrolde oynayacağı ilk büyük operası (pek çok ünlü operacı gibi o da asıl primadonna’nın hasta olması sayesinde yedeklerden bu şansı elde etmiş) yine La Scala’da sahneleniyormuş. Orijinal soprano için dikilmiş gümüş rengi elbiseyi kendi tenine yakıştıramamış olsa gerek, bana altın rengi bir elbise hazırlayın diye buyurmuş kostümcülere. Daha adı sanı bilinmeyen bu genç sanatçıyı ciddiye almayan kostümcüler “si sinyorina” diye geçiştirmişler ve bu günlerce devam etmiş. Gala gecesinde Sills soyunma odasına gidince ne görmüş dersiniz? Evet, gümüş rengi bir elbise. Derhal kostümcüleri çağırıp gözleri önünde ve sahneye çıkmasına 2 saat kala elbiseyi boydan boya makasla kesmiş ve “şimdi bana altın rengi bir elbise getirin” demiş.

Beverly Sills bu kararlılığını ve risksever yapısını bütün kariyeri boyunca sürdürmüş. Yeteneğinin sınırlarını iyi biliyormuş, çok ince notalara çıkamadığı, ajilitesinin pek de harika olmadığını sağır sultan biliyor camiada. Buna rağmen gözü yükseklerdeymiş. Kendisine çok destek olan ses koçu (galiba bildiğimiz öğretmene denk geliyor bu) ile adını duyurmak için yapılacakları düşünmüşler. İşte tam da o zaman daha Tudor üçlemesi diye anılmayan operaları toplamak ve gruplamak akıllarına gelmiş. Böylece Beverly Sills üç Tudor operasında sahne almış ilk soprano olarak opera tarihinde yerini alabilecekmiş. Aslını isterseniz çok da zekice değil çünkü birkaç yıl önce bu Avrupa’da zirveye bayrağını bir başka soprano çoktan dikmişti. Sizce kim dersiniz? Elbette milli gururumuz Leyla Gencer. Günümüzde hala en beğenilen Maria Stuarda kayıtları Leyla Gencer’inkiler. Fakat Sills’in ve hocasının pek umrunda olmamış, sanırım ki üçüncü köprümüzden ve gıcır gıcır yollarımızdan ötürü bizi kıskandıkları için bunu dikkate bile almamışlar. Asıl amaçları tek bir sezon içinde üç operada da oynamakmış, Gencer bu üçlemedeki operalarda ayrı sezonlarda yer almış, aynı şey değilmiş. Bir sürü saçmalık bana kalırsa, ama işe yaramış mı derseniz yaramış. Fikrimce çok daha yetenekli olmasına karşın Gencer Sills kadar bilinen bir sanatçı değil. Buradan kendimize de ders çıkaralım: yetenek ve çok çalışmak bir yere kadar. Zeka ve doğru strateji de başarıya giden yolda büyük yardımcılar. Bunların yanında bir de fedakarlık, neyi feda edebileceğini iyi bilmek, her şeye sahip olamayacağını kabul etmek var. Beverly Sills’in sesi Donizetti’nin ustalık gerektiren aryalarını çabasız söylemek için yeterli değilmiş meğerse. Kendisine söylenen gayet netmiş, bu operalarda oynarsa sesini çok zorlayacak ve 20 yıl sonra kariyeri tamamen bitmiş olacakmış. Sills kendisinden önce gelen Callas gibi ateşli bir karar vermiş, uzun yıllar sürecek stabil fakat sade bir kariyerdense gösterişli ama kısa süren bir sanatçı hayatını tercih etmiş. Bakın hem opera tarihini öğreniyoruz, hem dedikodulardan haberdar oluyoruz hem de yaşam dersleri ediniyoruz. Böylece Sills tarihe üç ayrı Donizetti kraliçesini tek sezonda oynayan ilk soprano olarak ünlenmiş, kariyeri de sesinin bozulmasıyla bitmemiş. Sahne önünden arkasına yönelmiş, Metropolitan Operası’nın ilk kadın yöneticisi olmuş. Fakat benim için Sills’in asıl önemi meslektaşı Pavarotti gibi operayı üst sınıf, burnundan kıl aldırmayan ve ulaşılmaz bir sanat olmaktan çıkarıp kalabalıklara götürmesinde yatıyor. Bunu yaparken adını vermek istemediğim, muhteşem eğitimini Star TV’deki programlarda Karahisar Kalesi’ni söyleyen tenor gibi ucuzlatarak değil de sanatına gereken özeni gösterip kendini ciddiye almayarak sevenlerini gururlandırıyor. Donizetti üçlemesinden sonra gazetelerdeki kötü eleştirilere rağmen televizyon programları tarafından aranan şahsiyet olan Sills Muppet Show’a bile çıktı, Miss Piggy ile diyafram yarıştırdı.

Sills’in sanatına yaklaşımı çağdaş operacılardan Joyce Didonato’yu hatırlatıyor. Kendisi soprano rolü olarak kabul edilmiş Maria Stuarda rolünü modern bir şekilde icra etti ve çok üstün bir oyunculuk sergiledi. Celladın yanına gitmeden önceki tavırları ne zaman izlesem gözlerimin dolmasına sebep oluyor. Rol seçerken sesine uygunluğundan önce bu role yeni ne katabilirim diye düşündüğü için mezzolardan beklenmeyecek karakterleri seslendiren Didonato aynı zamanda Sills gibi operanın kimsenin seviyesine indirilmesine gerek olmadığını savunarak sosyal medya ve ötesine taşıma görevini severek üstlenmiş görünüyor. Bu bir dedikodu yazısı, o yüzden eklemeden geçeneyeceğim, bir başka süperstar sarışın mezzo olan Elina Garanca isim vermeden Didonato’ya yaptığı iğnelemelerle pek çok hayranın canını sıktı zamanında. Yok efendim sosyal medyaya ne gerek varmış, sanatımız konuşsunmuş. Garanca’yı severim ama herkes güzelliğiyle reklamını yapamıyor, adil olmak lazım.

Yazıyı bitirmeden önce son dedikoduyu da New York Metropolitan operası hakkında yapayım, Donizetti üçlemesi tarihinde bir yeri var sonuçta. Sills bu üçlemeye niyetlenene kadar Anna Bolena hiç sahneye konmamış orada, Maria Callas bir kere önerecek olmuş ama sıkıcı bulmuşlar. Roberto Devereux konusunda bilgi bulamadım ama sanırım onu da es geçmişler. MET operası ününe ve bol parasına rağmen asla 12’den vuramayan sahnelerden biri bence. Yanlış konularda geleneksel, daha da yanlış konularda riskli davranıyor. Yapımları, sahneleri, temaları can sıkacak derecede geleneksel; hatta bazen librettoyla alakası olmayacak derecede. Sırf 1700’lerde geçiyor diye Sevilla’dan Kanada’ya kadar her yerde geçen operaya İngiltere kırsalında geçiyormuş gibi sahne ve kostüm hazırlanıyor. Minimalist ve modern dekorlara cesaret edemiyor ama göz kamaştıracak gösterişli sahneler de sunmuyor. Riskli davranışları ise aslında garanticilikten kaynaklanıyor. Yeni bir opera sahneleneceği zaman rollere uygun sese sahip sanatçılardansa çok bilinen, star gücüne sahip ya da hiç olmazsa genç ve güzel operacıları istiyor. Bel canto söylemesi yasaklanması gereken Renee Fleming’e Rossini’nin en zor operası Armida’yı seslendirten, koloratür rollerle aslında Maid of Orleans gibi bir operada parlayabilecek Garanca’ya ter döktürten yönetime ancak istifa diyebiliyorum.

Sona doğru en başa geri dönelim, Donizetti çok yönlülüğüyle kendini sevdiren, librettosuna göre müziğini bambaşka dünyalara çekebilen bir besteci. Maria Stuarda hadi neyse de Anna Bolena ve özellikle Roberto Devereux çok daha fazla ilgiyi hak eden eserler. Bir de tarihe ilginiz varsa ya da Elizabeth Kate Middleton’a ne demiş de üzmüş gibi şeylere merağınız varsa dinlemekten ve izlemekten büyük keyif alacağınıza eminim. Üç operadan sevilen kısımları topladığım Spotify listesini de buraya bırakıyorum.

Donizetti’nin ailesiyle ilgili başka şeylerden haberdar olmak istiyorsanız okunacak daha fazla yazılarımız var.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s